6 Ağustos 2012 Pazartesi

MELANET ÜZERİNE..

           Yine şu kararsızlar mı diyeceksiniz biliyorum ama inanın fazla değil az bile konuşuyoruz haklarında. Onların yüzünden, bugün içinde olduğumuz lağım çukuruna düştüğümüzü, hep söyleyip durmuyormuyuz. Ama belki de haksızlık ediyoruz o insancıklarımıza. Öyle ya belki de hiç oy bile kullanmadılar, hatta sandıklarının bile nerede olduğunu bilmiyorlardı(!) garipler muhtemelen. Seçim gününde ise, çocuklarının ve ülkelerinin geleceğinden çok daha önemli işleri vardı. Veya çok daha ciddi(!) başka bir tuluat(!) senaryosuyla meşguldü kafacıkları herhalde. Bu durumda da artık sıkıntılarına(!) anlayış gösterip, kusurlarına bakmamak kalıyor bizlere(!!)
           
            Bütün zamanını, ahret gününe tespihlemekle geçiren ama son on yıldır ne hikmetse(!) hiçbir seçimi de kaçırmayan, şimdi SEN mütedeyyin vatandaşım. Kaldır kafanı da azıcık etrafına bak. Ve şu koca dünyada, emperyalist haramilerin üstüne oynayacağı, bir basıp bin kazanacağı, ‘benden başka da enayi kaldı mı şu dünyada’ diye bir soruver be artık. Başka adam kalmadı da şu koca dünyada, herifçioğullarının sevgili evladı(!) neden sensin(!) neden hep senin(!) üstüne oynuyorlar diye bir sorgulayıver Allahını seversen, hiç olmazsa da mübarek Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine yap bunu.
            Suriye de bile Esad’ın üstüne salınan Dolar lejyoneri, Yahudisinden, Hıristiyan’ına, Ortodoks’una hatta Budist’ine kadar bütün emperyalist köpeklerinin başında, Müslümanları da gaza getirmek adına Müslüman(!) diye tanıtılan, asılları da kuvvetle muhtemel dinsiz hergelelerin, neden acaba Allahu Ekber çektiği ve Müslümanların(!) bu köpeklerin arasında ne aradıkları da mı, seni hiç rahatsız etmiyor.
            Esadlar da Müslüman, yahu ne istiyor bizim adamlar onlardan diye, hiç mi merak etmiyorsun. O halde işi biraz daha ileriye götür, onların içinde, paralarını yok halinle emekli kasandan(!) ödediğin – ki senden gasp edilenlerle – bir sürü kendi vatandaşının da olduğunu, üstüne üstlük, yakında ordunu da aynı yolda dehleyeceklerini, bir düşünüver lütfen.
            Şayet bu sorgulamalara, emekli kahvehanende ki pişpirik partilerinden veya köşe muhabbetlerinden biraz vakit ayırabilirsen, bu dünyada neden senden başka enayi kalmadığını, geleceğini gasp eden eniştenin şimdi neden elini öpmeye kalktığını da belki anlayabilirsin ve hem kendin hem de torunlarının geleceği adına, inan ki çok da iyi edersin. Bu arada, iftar çadırlarında bile seni kafaya almak adına, artık türlü şaklabanlıklar yapmak çaresizliğinde(!) kalan, içlerinde elçilerinin bile yer aldığı, Palyaço kılıklı Amerikalı patronlarının, gülünesi garabetine de bir soru açıver istersen.
            Neticede, ‘Hayatın nedenini aradığında ölümle karşılaşırsın. Ölümü bulduğunda ise sonsuz hayatı bulmuş olursun’ demiş Sokrat. O palyaçoların bu deyişten haberleri olup olmadığını bilmiyoruz ama sen bunu da hiç olmazsa arada bir hatırlayıver istersen. Ve bağlamak gerekirse, Sokrat’ında tek ve kayyum bir tanrısı vardı, yani İslam’a aykırı İmametin hemen kondurmaya hazır olduğu gibi, o da kâfir değildi(!)

            Ve şayet bütün bunlara da hiç aklın basmıyorsa, o halde kemale ermemişsin yani gerçek Müslüman olduğun söylenemez, kusura bakma kardeş. Ama en azından aklının kabul edemediklerini söyleyenleri de, hemen kâfir ilan etme lütfen. Doğruluklarını araştırmak da erdemliliktir. İslam kitaplı bir dindir ve her şeyden önce de okuma yazma gerektirir. Okumaksa, tefekküre de başlamak demektir. Hacıdan, hocadan, hafızdan hele de yarım imamlardan vb. va’z dinlemekle de Müslüman olunamaz ve ruhanî iman kazınılamaz.
            Önce eş mertebede bir Nebi ya da ruhanî bulman gerekir. Sence kim olabilir bu(!) Yoksa eş mertebelinin Amerikada filan mı oturduğunu sanıyorsun(!) Öyle 5 şartı bilmekle, 5 vakitle, Cumalarla veya arada tespih saydırmakla, hele de bir yandan yetim ahı alarak malı götürürken, diğer yandan lütfen zekât vermekle de Cenab ı Hakkı asla kandıramazsın. Olsa olsa bütün uğraşlarına rağmen cehennemde, hemen fırının içinde veya yanında olmayan, biraz daha uzakta uygun bir yere rezervasyon yaptırmış olursun belki de.
            Önce okuryazar olmalısın. Kuranı bizatihen okuyup ama doğru yorumlayabilmeli, daha sonra da anlayabildiklerin bağlamında kendinle tefekküre dalıp, sonuçta da ruhunu arıtarak, imana ve de dolayısıyla kemale ermelisin. Unutma ki Hz. Muhammed, çöl bedevilerini bile, iman için gerekli şartları yerine getiremediklerinden dolayı, gerçek Müslüman saymayıp, onlar sadece biatkârlardır demiştir. Şimdi sor bakalım kendine, bu dediklerimiz sende var mı veya ne kadar yakınsın bunlara, en azından bir bedevi kadar bile Müslümanım diyebiliyormusun, İslamı kimlerden öğrendin ve sen kimlerdensin?
           
            Okyanus ötesinde ki büyük patron’unun ihtişam sembolü ikiz kulelerini bile kendi eliyle yaktığı ve müsebbip olarak da Terörist Müslüman’ı hedef gösterdiği bir âlemde, ‘ne oldu da medeniyet beşiği(!) bir ülkeden yeni HAÇLI zuhur ediverdi’ fikri dahi seni ısıtmadı, merakını mucip olmadı da, tek bir reaksiyonsuz ve her şeyin yolundaymış gibi hala tespihini çekmeye devam edip duruyorsun kardeşim. Bilmiyorsan söyleyeyim.
            HAÇLI seferleri, Müslüman olmayan Avrupalı ilkel haramilerin, din kisvesi altında, zengin ve medeni İslam dünyasına karşı açtıkları ve birincisi 1096 da başlayan dört tane, aslında Avrupalı ortak talan seferleridir. Sonuçta da umduklarını elde edememişler, aksine çok kayıplar vererek avuçlarını da yalamak zorunda kalmışlardı. Bu arada kendi elinle başına tayin ettiklerin ve yanlışını görüp seni uyardıkları halde, günahsız vatandaşlarının da başına musallat ettiklerin yüzünden, vatan toprağın bile altından çekilip alınırken, İslam’ının da nereye taşınmakta olduğunu ve geleceğinin de artık olmayacağını, hala görüp anlayamıyormusun.
            Heriflerin, İslamî mevcudiyetinle, kedinin fareyle oynar gibi oynadığını göremiyor da, çocuklarına süt bile dağıtamayanların, ulvî müktesebatını satarak, sırtından tavan yapanların, iki buçuk torba tedavülden kalkmış gıda ve bir o kadar da yarısı taş, paket kömür uğruna, hala peşinden gideceğim diye uğraşıyorsun. Sen bu kadar ucuzmusun. Pekiyi bu nasıl Müslümanlıktır o zaman. Yoksa kendini yedin bitirdin de, Müslümanım(!) diyerek şimdi de bizi mi yemeye kalkıyorsun kardeş.

            § Hani şu meşhur aslan kral var ya, aslında kral da değil ağadır ve miskin, tembel de bir hayvandır. Koca gününü leş yemek ve uyumakla geçirir, ailesinde bütün yük dişinindir, hem avlanır bütün aileyi besler hem de anadır, yavrularını büyütür. Ağası ise dişinin getirdiği leşten, adıyla müsemma ilk aslan payını alır, kalansa dişi ve yavruları arasında paylaşılır. Arada sırada revirinde kimin patron olduğunu göstermek adına bağırır çağırır, dişisini, çocuklarını ısırır, tok olduğu halde sanal av partileri düzenler, çevrede ki sırtlanları ve diğer et oburları da ne olur ne olmaz diye besler – ki bunlar da sana bir yerlerden tanıdık gelmelidir -.
            Şayet büyük hayvanat bahçelerine gitmişsen, belki dikkatini çekmiştir. En ağır ve iğrenç koku aslan kafeslerinden yayılır. Çünkü içi dışı leştir et obur mübareğin. Şimdi bir düşün, bir zamanlar aynı ormanların tek kralı olan et obur devasa dinozorun mağarası, herhalde gaz fabrikası gibi kokuyor olmalıydı. Pekiyi ne oldu da yumurtalı dev dinozorların yerine memeli cüce aslan, kral olabildi aynı ormanlarda. İşte bu soruda senin, yarınki muhtemel akıbetinle empati oluşturabilmene vesile olabilecektir belki de.       
            Bugün topraklarında, sana kul bile olamayanların yarın sana patron olacağını da anlarsın belki o zaman. Mademki, asla senden olmayan ve zerre kadar da ilgilendirmediklerini, başına hem de ısrarla getirmeği ve kendinle birlikte bu günahınla, hiç de hak etmediğimiz halde bizlerin de başını yakmayı biliyorsun, o halde asla bu kaderden kurtulamayacağını da bilmek zorundasın. Çünkü senin kaderini bugüne kadar hep başkaları yazmıştır. Ve bu da, aynı kafayı ısrarla taşımakta olduğun sürece, her zaman da böyle olacaktır. Bak söylemedi deme.
            Bizim de aslanları(!) öğrendiğimiz, hayvan belgesellerini, Batılı araştırmacılar neden hazırlıyor sanıyorsun. Emperyalisti kendisine öğreti çıkarsın da, insan ve hayvan davranışları arasında hiç de öyle radikal farklar olmadığını öğrensin, sömürgeler kulvarında koşanlara, daha rafine talan programları uygulasın diye.
            Ne var ki, bırakalım milli kaynaklarımızı da, en temel yaşam haklarının, ekmek, su, doğal gaz, elektrik vb. bile özelleştirildiği bir ülkede, liberal eşkıyanın(!), senden aldığı menşei belirsiz ek haraçların yanında, acınası emekli halinle, yüzü bile kızarmadan çatır çatır sana fatura ettiği, belki de yan komşunun kaçak kullandığı elektriğin haksız bedelini bile, senin adına savunacak bir devlet otoritesinin olmadığından da, aslında doğrudan sen sorumlusun. Başkaları değil. Öyle ya kapını açık bırakıp çekip gitmişsen veya evine bizatihi sen davet etmişsen, hırsızına, beni neden soydun deme hakkın da yoktur.
            Dinler, tefekkürle kendine yetemeyen, kendi yetisiyle tanrısına varamayan, bu bab da hep başkaları tarından güdülmek zorunda kalan bağnaz ve sıradan insan sürüleri için vardır. Artık otokontrolünü kaybeden İslam dünyası da, belki ilerde geçte olsa kaçırdığı reformunu yapmak zorunda kalacaktır. Ne var ki, benim iyi niyetimle öngördüğüm bu varsayım, daha o zaman 73 fırka geleceğini aynen görmüş olan ve bizim bilemeyeceklerimizi de bilen Hz. Muhammed tarafından da tespit edilmiş olmazmıydı? Demek ki, kıyamete kadar böyle bir revizyonun olamayacağını o da biliyor olmalıydı diye düşünmemiz de, o zaman gerekmez mi? Pekiyi bu da mı sana bir şey söylemiyor.
            Binmişsin freni tutmayan bir tramvaya, yokuş aşağı artan bir hızla, birlikte patlayacağın duvara doğru yuvarlanıp gidiyorsun. Bu arada kancık Amerikalıyla da artık savaşa girdiğini ama ne yazık ki aslan Mehmedinin de bundan böyle seni koruyamayacağını, zira şerefli ordusunun Hasdal’a – ki ilerde şerefli Türk tarihinin boş sayfalarında yer almak üzere – kapatıldığına ve Obama’nın sopasında ki kerametin de ortaya çıktığına dair son bir sözün var mı, bari senden onu alalım kardeş.
            Şimdi benim bunlarla ne alakam var diye hiç sorma sakın. Hal ve ahvalimizde ki birinci suçlunun, bizim meşhur kararsızlar olduğunu nasıl biliyorsak, ikinci olarak da senin sorumsuzluğunu ve Âdemî iktidarsızlığını yüzüne vurmazsak, adil olamayız, o zaman da milli müktesebatımıza, misak ı millimize, ahde vefasızlık etmiş ve kendi özümüze de açık düşmüş oluruz kardeş. §

            Buralara nasıl gelindi. Hz. Muhammedin de işaret ettiği gibi 73 fırkanın sadece kendi ve ashabından olanlarının ki kurtuluşa ereceği, diğerlerininse helak olacağına bakarsak, İslam peygamberine şirk koymamak adına, onun gibi düşünüp, helak olacakların, gerçek Müslüman olmadığını da kabul etmek zorunda olmalıyız. O halde onları da düştükten sonra dünya genelinde, kemale ermiş gerçek Müslüman sayısında, önemli bir azalma da söz konusu olacaktır. Hele bir de buna, yakın gelecekte yok olmadan önce, iyice yumuşatılacak(!) yeni yapısını da ilave edersek, hani bilmem ki daha nasıl anlatalım kardeş.
            Pekiyi o halde bu Müslüman kalabalığı da neyin nesi. Neden herkesin aklına birden Müslüman olmak fikri geldi. Yoksa hepsi birden mi hidayete erdiler(!) Daha Peygamberin zamanında, vefatından bile hemen sonra, yani 1400 yıl kadar evvel oluşmaya başlayan fırkalara, yani inanç ayrılıklarına bakıldığında, bugün bu işlere kalkmanın arkasında hidayetin değil ama bir melanetin(!) saklı olduğu kendiliğinden anlaşılıyor.

            İşte emperyalist haramilerin, yollarına çıkan veya kaynak varlığına göz diktiği bir ülkeyi talan etmek adına, uluslar arası insan hakları ve devletler hukuku yasalarına uyduk aldatmacasıyla, kitabına uydurarak tetikçi olarak kullanacağı bir genel cemaate ve de ufak işler için de paket cemaatlere ihtiyacı vardı. Bunun içinde, reform trenini kaçırmış ve ilkel kalmış İslam dünyası, biçilmiş kaftandı.
            Türlü oyunlarla ve uluslar arası kurgularla - ki terörist kamplarından, bir iki alıştırma uygulamasından, ikiz kulelere kadar uzanan bir parkurda - nasıl Müslüman(!) yaftalı, terörist bir genel cemaat(!) yaratıldığını, safahatlarıyla hep biliyoruz. Hatta geneli de yetmiyor, duruma göre paketlerini de kullanıyorlar. Hatta arada sırada kamuoyu oluşturmak adına, kendi elleriyle yetiştirdikleri teröristlerini bile, yine acımasızca kendi elleriyle telef ediyorlar. Öyle ki sünnetsiz oldukları ortaya çıkmasın diye, ölülerini bile yok ediyorlar. Öyle ya mebzul sayılarda mevcutlar nasıl olsa, seç beğen harca. Yukarda sözünü ettiğimiz ve meşhur ‘DİNLER DİYALOĞU’ adlı çocuk masalı ile başlayan ve kendi emperyalistine icazet veren, yeryüzünde ki 2000 yıllık İblis mekânı, Vatikan kurgulu MELANET işte budur.

            Gel istersen şimdi seninle, inanarak seçtiğin, kimilerinin Başbakanı, kimilerine göre patron, seninde Sultan’ın olan’a, son bir öneride bulunalım. Şimdi son zarı kullanma sırası artık ona geldi. Onun yerinde olsam, ipliğimi pazara çıkaran, itibarımı iki paralık eden, devamlı ikili oynayan ve sürekli kıvıran bu Amerikalı sahte dosta(!) artık bundan sonra hiç müdanam olmazdı. Bende onun bütün kirli çamaşırlarını ortaya döker, bizimle yaptığı gizli antlaşmaları, yurdumuzda ki melanet tezgâhlarını, birer birer açıklar, kapalı dosyalarını aleyhime de olsa herkese açar, kendisiyle dünya genelinde umuma açık adamakıllı hesaplaşır ve ben de onun ipliğini pazara çıkartırdım.
            Böylece son şansımı çok iyi kullanır, ülkemde iktidarı kaybetsem de en azından kaybolan itibarımı kazanır, adam gibi de tarihe geçerdim. Ne var ki bunu yapmaya yürek ister, bu da acaba onda varmıdır(?) Vatanında ki bütün tabansız hainlerin ve satılmışların, aziz şehitlerinin de sayısını kabarttığı bu günlerde, işte bilhassa da senin, Hz. Peygamberin ve Cenabı Hakkın aşkına, Sultan efendine sorman gereken son soru da bu olmalıdır esasen. Şayet gerçek Müslümansan, muhterem kardeşim.

                                                                                              Serendip Altındal



3 Ağustos 2012 Cuma

YAVRU GÜVERCİN..

           Son günlerde, sabahın erken saatlerinde yattığımız odanın penceresine, adeta dikkatimizi çeker gibi arada bir kanat vurmakta olan güvercinler, bende merak uyandırmaktaydılar. Zira her zaman alışık olmadığımız bu davranışlarıyla, sanki bize bir şeyler anlatmak istiyor gibiydiler. Ya da ben böyle hissettim, bilmiyorum. Ne var ki, sonunda bu değişikliğin olası nedeninin farkına varabildim. Doğal gaz kullanımı amacıyla yapılırken içine çelik boru döşenmiş bacanın, havalandırma deliğinden içeri, anladığıma göre ilk uçuşlarına çalışan bir yavru güvercin düşmüştü. Kendisine tuzak olan kaygan bacada tutunabilme olanağı da olmadığından, dışarı çıkabilme şansı da hiç yoktu.
            Herhalde son bir iki gündür o vaziyette kalmış ve gittikçe kesilen son çırpınmalarıyla, artık ümidini de yitirmek üzereydi. Aşağıdaki baca girişinden onu çıkarıp, avucumu musluğa dayayarak can suyunu içirdiğimde, yan gözle bana adeta korkuyla karışık bir minnetle baktığını hissettim. Sonra da onu, kendi eliyle azad etmesi amacıyla eşime vererek, duvarın dışındaki klima havalandırmasının üstüne bırakırsa, zekât vermiş gibi olacağını söyledim. Kendisi de öyle yaptı. Körpe hayatının ilk bağımsız uçuşlarına başladığı anlaşılan yavru güvercin, biraz dinlenip kendisine geldikten sonra dama doğru uçarak, muhtemelen de ailesiyle tekrar buluştu.
            İnanırmısınız, ondan sonra da sabahları alışkanlık haline gelen penceremizde ki kanat dokunuşları birdenbire kesiliverdiler. Bu evrende daha nice bilmediğimiz ama bir ilahi güce ve belki maddenin ruhuna da işaret eden birçok gizemin olduğunu, bir kere daha kendi kendime teyit etmek zorunda kaldım. Bir başkası değilde, olayı bizatihen yaşamamdı bu bağlamda benim için anlamı derinleştiren. Ve de inanıyorum ki, çok uzak olmayan bir gelecekte, quantum parçacıları, maddenin ruhuyla da el sıkıştıracaklardır Âdemoğlunu.

            Bu arada önce ülkem ve sonra da kendi adıma, bana ümit vererek sevindiren bir hususu daha belirtmeden geçmek istemiyorum. Bu yazıyı okumakta olduğunuz blog sayfam, görüldüğü gibi yazılarımdan başka, reyting oluşturmak amacıyla, arkasında sürpriz yumurtaların gizlendiği çeşitli bağlantılar içermiyor. Yani, sayfama bağlanan siz okurlarım sadece fikrî gönüldeşlerim olarak bunu yapıyorsunuz demektir. Yazıtlar okunmasaydı neye yararlardı. O zaman da bu durum, gönlünü bir şişeye boşaltıp belki birisi okur diye Okyanusa fırlatmaya benzerdi.
            Bu fikrî paylaşımlarımız her şeyden önce mütefekkirler içindir. Bu paylaşımlar ve iştirakleriniz aynı zamanda, yurdumuzun bekası ve ulusal yüceliğimiz adına da asla vazgeçilemez, bir ahde vefa mecburiyetimizdir. Bu nedenle de çok sağ olun. İşin nedeni de budur zaten. Sayfam bütün tevazuuna rağmen, bayağı da hatırı sayılır bir izlenme oranına erişti, sayelerinizde. Beni müşterek geleceğimiz adına, daha da ümitlendiren bu ilginize, lütfen teşekkürlerimi kabul buyurun. Hal nedeniyle, bana bir kere daha farz oldu, çünkü bu sayfayı artık birlikte yapıyoruz da demektir.

            Yurdumun en sıkıntılı döneminde, ortak kaderimizi de paylaşarak gönül koyduğum bu fikrî iletişimin, bana manevi bir hazdan başka hiçbir getirisi de yoktur. Ramazan ayında hele, torunlarına dahi – ki bugün küçük olanı üç yaşına giriyor - harçlık veremeyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin demeye dilim varmıyor ama intibaksız bir Tayyip Erdoğan emeklisi(!) – ki bu aslında her şeyi anlatmaya yeterlidir(!) - olarak, özüne uygun yapabilmemim imkânı olamayacağına göre, ayrıca zekât vermiş gibi de hissediyorum kendimi, tanrı affetsin.

            Yukarda ki güvercin anımı neden anlattım. Herhalde ateisti dâhil, hiç kimsenin tanrısıyla arasında üçüncü şahısların yerinin olmadığını savunan yapım ve buna karşı olmanın da, insanı insan yapan erdem’in antitezi olduğunu vurgulamak amacım olsa gerekir. İnsanî tevhid ve inançlar külliyesi, insanı insan yapan tefekkürün de – insanî erdem - olmazsa olmazıdır esasen.
            Âdemden – Homosaphien – beri bir tanrı, kendini ruhanî(!) ilan etmişler istediği için değil ama matlup olan ve Âdemle birlikte var olmuş tefekküre göre de bırakın evrenin oluşumunu, her insan’ın, hatta ateist, putperest kabul edilenlerin bile, bir ‘tanrısı’ olması gerektiği için vardır. Zira tanrısız, insan denen beşer, bu evrende çıplak ve de bütün bütün yapayalnız kalacaktır. O nedenle de esasen, insan tanrısından, tanrı da insandan arî değildir.
            Ve kabul etmek gerekirse de, Tarih öncesi Türklerinin ‘Gök Tanrısıyla’ dinler tarihine resmedilenden başlamak üzere, yeryüzünde varit olan bütün dinler bağlamında da en büyük günah ve şerefsizlik, asal olan bu Âdemi gerçeği yok sayarak, kendisi gibi düşünmeyenleri kâfir ilan ederek aşağılamaktır.
            Unutulmamalıdır ki ilk yaratılışlarında, Âdemi tefekkürle birlikte, bütün insanlar, kırmızı veya beyaz, acı veya tatlı, erkek veya dişi, cismanî veya ruhanî vb. tek bir yaratıcıya, öyle veya böyle varmış veya da eninde sonunda varacaklardır. İşte iman dediğimiz de aslında budur. Bu da varit olan hiçbir dinin tek başına inisiyatifinde tutabileceği bir husus değil, aksine Âdemî evrensel bir gerçektir. Laik veya seküler nasıl kabul edilirse, güncel yaşamında diğerlerinin dini inançlarının pazarlamasını yapmadan, onuruyla ve kendi tanrısıyla aracısız yaşamak istemek de, asla kâfir olmak demek değildir.

            Anti milli hedefinin yanında, çocuksu ve ilkel olan bu safsataları bir kenara bırakıp, yol yakınken ve de yok edilmeden önce, seküler gerçeğimizle bir an önce yüzleşmek ise erdemlilik ve akılcılıktır, Âdemoğlunu birey yapan da işte aslında bu akil davranışıdır. Büyük devletlerse buna göre yaşadıkları için büyük olmuşlardır. Yani dinle devleti asla bir araya getirmemiş, her zaman LAİK kalarak büyümesini bilmişlerdir.

            Bir de bu doğruları, kutsal ikilinin (İnsan-Tanrı) arasına giren üçüncülerin, kutsal ikilinin sırtından sağladığı dini rant bağlamında ele alırsanız, insanoğlu tarihinin, bırakalım antitezini de, en büyük şerefsizliğiyle karşı karşıya olduğunuzu da itiraf etmek zorunda kalırsınız. O zaman da, bu kirli rant’ı alışkanlık ve hayat felsefesi olarak kabul eden harami kafalıların, neden böylesi - ömür boyu aylık gelir - avantalarını, fetvaya dayalı anayasal sistemlerle pekiştirmek ve garanti altına almak temayülünde olduklarını da anlıyorsunuzdur herhalde.
            Yeni Osmanlı ümmet kültürünü, AKP eliyle yeni devlet anayasasına dönüştürürken, bunu topluma da yedirmek bağlamında, neden türlü manevralar yapıldığı, halk kitlelerinin sanal ama bölücü Demokrasi masallarıyla nasıl uyutulduğu, bir kere daha anlam kazanıyor da olmalıdır herhalde o zaman. Bunların, Kissinger zihniyetli Amerikalı sahiplerinin de, bu yeni ve yumuşak İslamî anayasadan(!) dolayısıyla nasıl hoşnut(!) olabileceğini de, tahmin edebiliyor olmalısınız aynı zamanda.

            Eğer bütün bu varsayımlar tutuyorsa, mesele yok. O zaman da artık millet halinde uyanmışız ve milli reaksiyona, yeni revizyonlara da hazır hale gelmişiz demektir. Öyle değil mi? O halde bize takılmaya hazırlanan prangaları da sahiplerinin kafalarına çarpacağımız günler de yakın olmalı o zaman, ne dersiniz?

            Genel çözüm önerimiz ise sadece, İstiklâl harbi döneminde Kuvayi Milliyecilerin önce kendi içlerinde ki pesimist ve pasifistlerden arınmakla işe başladıklarını anımsatmak olacaktır. Bundan daha iyi bir reçete de olabilir mi?
            Hem de, Henry Kissinger adında, eski Amerikan devlet adamlarından, şişirilmiş bir insan müsveddesinin; “Biz Amerika olarak neden çok güçlüyüz, biliyor musunuz? Bizler, aramızdaki vatan hainlerini hemen öldürürüz! Dünyanın diğer birçok ülkesindeki vatan hainlerini ise kahramana dönüştürerek, ülkelerinde önemli mevkilere getiririz!" diyen sömürgeci Amerikan zihniyetini, dünya vatandaşlarının suratlarına, sanal gücünün(!) böylesi küstah da yaptığı ve karşısındakini adam yerine koymayan bir asosyal siyasinin, bangır bangır çarptığı bir âlemde.

            Bu çarpığın bilemediyse, güçlü Amerikası(!) ilk havarileri olan Avrupalı asosyallerin, daha hayallerinde bile kurulmaya başlamadan çooook öncelerinden beri, sayısız dünya imparatorlukları kurmuş Türk’ün, binlerce yıllık şerefli tarihinde, bunu hep yaptığı ama düşmanlarının şerefsizlerini de asla adamdan saymadığıydı.

                                                                                             



            2.8.2012 tarihli Sözcü gazetesinde yayınlanan aşağıda ki resmin bana göre açıklaması:

            Anlaşılan köşeye sıkışan ve sabrı da taşan Yahudi lobisinin, sonunda Obama’nın münasip bir yerine parmağı geçirip, bizim Erdoğan’a göstersin diye de eline sopayı verdiği, onun da bunu yaptığı anlaşılıyor.

         Bu hareketi, Türk Ulusuna karşı yapılmış bir aşağılama eylemi olarak asla göremiyorum. Çünkü bunun aksi, Obama kıptisinin kişisel otonomisini çok aşmış olurdu. Ama ne yazık ki, - Türkiye Cumhuriyeti’ni tenzih ederek - Başbakanın(!) veya BOP’ un büyük eşbaşkanının(!) kişisel olarak alması gereken bir durum daha(!) ortaya çıkmıştır. Ve ilerde çok uluslu sahnelerde güldürü tuluatı oluşturacak olaylar(!) dosyası da, bizim eşbaşkan(!) adına giderek, artık bayağı da kabarmaya başlamıştır.
         İşte belki de asıl utanmamız gereken durum budur veya devşirme olduğundan ciddiye alınmayan bir hükümetimiz olduğu için ya da bu belanın başımıza silahla değil, bizatihen kendi karar özürlü aymazlarımızın oylarıyla geldiği sebebiyle, belki de daha fazla utanç duymalıyız. Ne dersiniz? Yoksa Reuters’in ısırmayan köpeği de olduğumuz için mi utanalım. Hangi biri, hangi biri! Seçim sizindir artık. Hadi gel de şimdi yine bizim sevgili(!) kararsızların kulağını çınlatma(!).

         Ve sopanı yesinler senin Obama emi! Hani elinden ziyade, onun daha da yakışacağı yerin de aklımıza geliyor ama...



                                                                                                                                 
                                                                                                                    Serendip Altındal





30 Temmuz 2012 Pazartesi

RAMAZAN DUASI..

           Bir Hükümet daha yolunun başında ufalma masalıyla, aslında tam özelleşmeye kalkmışsa, devletini yok etmeye niyeti olduğunu da açıkça ortaya koymuş demektir. Anımsayın, Türkiyemizde de böyle olmadı mı? ‘Babalar gibi satarım’ diyen birisi vardı hani. Un mu seriyordu yoksa akıtıyormuydu neydi. Hepimizin sırtından ailece köşeyi döndü ve önce kendisi toz oldu, hatırlarsanız. Ne ki o zamandan bu zamana, her şeyimiz sahiden satıldı ve un ufak da olduk herhalde.
            Bir ülkeyi silahla işgal etmeden de, kara para ve özelleştirmelerle işgal edebilir, ordusunu da aynı araçları ve üstüne tramvay demokrasilerini(!), kurgu senaryolarını da devreye sokarak kafese kapatabilir, elini ayağını bağlayabilirsiniz, hani şu sahtekâr eski dost(!) Amerikan şerefsizinin, din taciri AKP’yi kullanarak tıpkı da bize yaptırdığı gibi. Başımızda ki devşirme hükümetin neden, ufalıyoruz palavrasıyla bütün kaynaklarımızı hatta milli ordumuzu bile özel sermayeye peşkeş çektiğini ve aslında da bu nedenle, bizim de bu hükümetin ilk gününden beri iddia ettiğimiz gibi, içimize oturtulmuş bir Truva atı olduğunu, İnşallah geçte olsa anlamışsınızdır artık.
            Birde ısrarla söylenen ‘milli sermayedar’ aldatmacası var. Sanki doymak bilmez para hırsının dini, imanı, milliyeti ve de Allahı varmış veya olurmuş gibi. Sanki milli sermayedar’ın bütün mal varlığı, aslında 7 X 24 saat Dolar basan sinsi emperyalistin elinde değilmiş gibi.

            Şöyle bir etrafınıza bakın, kalkınmış lider ekonomilerde de özelleşme var ama makul ve devletin her zaman patron olduğunu, ülkesinde ki liberalistinden, sosyalistine kadar bütün kafalara yerleştirdiği bir ölçüyle orantılı olarak. Şayet böyle olmasaydı büyük devletler dedikleriniz, büyük olabilirlermiydi. Şimdi çaresizlikleri, kişiliksizlikleri tavan yapmış birileri çıkıyor, bizatihen üstüne tüy diktikleri devletimizin de büyük olduğunu, bir de yüzleri bile kızarmadan iddia edebiliyorlar. Ama harp sonrası, cumhuriyetin ilk yıllarında ki yoklukta bile Türk Ekonomi Mucizesiyle devleşen, Atatürk’ün bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, gerçekten de işte böyle bir büyük devletti bir zamanlar.
            Bugün başımızda, vatanını ve vatandaşını temsil eden bir Hükümet yok ki, öyle büyük bir devletimiz olsun. Bizim Truva atımız ötekilerin yanında, olsa olsa başta kendisine olmak üzere, hempasına da hazineyi soyma hakkı tanıyan, tarih öncesi UCUBE bir haramiler sultası(!) olarak kalacak ve öyle de tarihe geçecektir.

            Yukarda, un seren vatandaşın alelacele yok edildiğini söylemiştik, oysa yakında, kendisini yok eden patronunun da kendisiyle aynı kaderi paylaşacağı aşikâr gözüküyor. Zira alelacele sahneye çıkarılan Mister Kurtulmuş, bunun en güncel işaretidir. Şimdi bu Kurtulmuş hazreti itinayla mercek altına alın. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, ‘milliyetçi bir Erbakan’a’ bile tahammülü olmayan Amerikalı İblis, Kurtulmuş adlı zat ı muhteremi boşuna öpmeyecek ve hiç kuşkusuz da yanlış ata oynamayacaktır.
            Kurtulmuş’un, Erdoğan’dan daha mutedil, daha itidalli, akım derken kakım demeyen, çok daha kültürlü, lisan bilir, daha geniş kitlelere – ki bunların içinde hala kararsız(!) ve tufaya gelmeye hazır(!) ulusalcılar da maalesef fazla olacaktır – hitap edecek ve en az da Erdoğan kadar gerçek milliyetçi(!) olduğu – ya da Erbakan gibi olmadığı - ve yumuşak İslami yapısıyla da boşuna intisap edilmediği anlaşılacaktır. Bu vatandaşımızın nasıl yetiştiğinin veya devşirildiğinin(!) de kronolojik olarak araştırılması, milli geleceğimizin bekası adına ve milli gençliğimize de ibret olması bağlamında, herhalde elzem hale de gelmiştir.

            Burada dikkat edilmesi gereken bir hususun, nereden bakılırsa bakılsın artık bütün yolların muhalefetin lideri CHP ye dayandığıdır. Kararsızlar buna de itiraz ediyorlarsa, unutmasınlar ki serbest iradeye sahip olabilmeleri, hatta kararsız ama en azından özgür kalabilmeleri için dahi, düz mantığa göre de başlarında ki AKP hükümetinden biran evvel kurtulmak zorundadırlar.
            Ondan sonra da esasen, yeni kurulacak CHP hükümetinin kendilerine tekrar sağlayacağı adil, laik ve sosyal düzen, temeline oturtulmuş anayasa ve özgür iradeyle, istedikleri gibi düşünüp, bağımsız kararlar alabilmeleri, yeniden özgürce yazıp, çizebilmeleri de sorun olmaktan çıkacaktır. Son kurultayıyla da başta Halk’ı olmak üzere diğer beş okuna da verdiği değeri bir kere daha ortaya koymasıyla, daha da ne olsundu ki. İşi artık desteğinizle iktidar olmaya kaldı. Kusur aranıyorsa, peygamberde de vardır. Yoksa daha faziletli ve dört dörtlük bir ortamda yaşadıklarını mı düşünüyorlar. Yoksa bu karasızlar başka bir dünyada yaşıyorlar da bizim mi haberimiz yok.
            Ayrıca Amerikalı İblis dostlarının(!) Suriye meselesini bahane ederek ve ya tutarsa diyerek, baştanbaşa darı eker gibi PPK tohumu serptiği 800 km üstünde ki Güney hududumuzda, BOP bağlamında bugün Suriye’ye, yarında bize dönük işleteceği, Dolar lejyoneri hem de iki bölücü cephesinin ve alenen, önce bizi Suriye’ye karşı üçüncü bir cephe olarak kullanıp, sonra bizi de sinsice paralama uyanıklığında(!) olduğunun farkındalar mı, bizim muhterem kararsızlar(!) acaba.
            Emperyalistin gözüne kestirdiği bir ülkeye direk olarak müdahale etmeden önce, uluslar arası kamuoyu oluşturmak üzere sebep üretmek için, toprağına provokatör ajanlarını yerleştirerek hıyanet tohumu ektiğini, önce kendisinden yardım talep edecek sahte bir azınlık yarattığını tarihten öğrenememişlerse, peki burunlarının ucunda ki Arap baharından da mı öğrenemediler bu akıllı(!) kararsızlar acaba. Önce manevra yeteneği kaybettirilen ve devşirme komutanlarıyla adeta acemiler mangasına dönüştürülen ordumuza, her gün yapılan baskınların, bu zeminin oluşturulması nedeni olduğunu, hala anlayamadı mı bu çitlenbik beyinli karasızlar acaba.
            Oysa bu başımıza ilk defa gelmiyor ki. Özellikle de Türk’e yapılan oyun hep budur, tarihi bununla doludur. Korku ve saygısından, kimse Türk’ü karşısına almak istemezdi. Bu nedenle de esasen bütün tarihinde, kendisinden başka da ciddi ne bir dost ne de bir düşman tanımamıştır. Her zaman mazlumların koruyucusu ve zalimlerin düşmanı olmuştur ve bu ebediyen de böyle olacaktır. Asla unutulmaması gerekende, ulusunun üstüne çöken kara belayı, her seferinde bizatihen Türk Ulusunun temizlediği ve her zaman da temizleyecek güç ve imana sahip olduğudur.
            İnsan ebleh bile olsa bu kadar enayilik yapmaz. Yoksa Amerikalıyla ikili mi oynuyor(!) bizim hükümet, yani tavşana kaç tazıya tut misali, diye de sorgulamıyorlar bu kararsızlar anlaşılan. Ya işte böyle, ibret için bakıp görsünler, demek ki kilit kararsızlar, nasıl bir acınası ülke haline getirmişler vatanlarını. İnşallah bu aymazlıklarından, sorumsuzluklarından da ders almayı bilmişlerdir.
            Şayet bunları da benimsetemediysek, artık onlara Allah yardımcı olsun, zira önlerinde ki son şanslarını da olumlu kullanamazlarsa, normal ve sağlıklı akılla, eylemlerinin tutarlı bir tarafı da artık kalmamış olacaktır. Veya tarihe Türk düşmanlarının, ajan provokatörleri olarak geçeceklerdir.
            Kendileri vatanlarının bekası ve çocuklarının geleceği adına kilit bir sorumluluk taşıdıklarından ve katkılarıyla da başlarında ki iktidara ya tamam ya da devam diyebileceklerinden, kararsız ama her şeye rağmen ahde vefa sahibi olduklarına inanmak istediğim aydın olması gerekenlerine de, bu kadarcık bir anımsatmada bulunayım istedim.

            Şimdi gelin ahval ve şeraiti Hükümetin çok saygın uzmanlarına(!) bırakalım da, bekleyelim bakalım sepetlerinden kuş mu, civciv mi çıkacak. Üstüne de hep birlikte kısa Ramazan duamızı yapalım ve yürekten Âminlerinizle de, hiç olmazsa birlikte sevap kazanalım isterseniz!

Ey bütün varlıkları bir anda yok etme gücünün sahibi Allah’ım! Kulları öldürmek de, Sen’in kudret elindedir. Ey büyüklerin büyüğü olan Rabbim! En yüce ve en büyük Sen’sin. Ey zatı ile kaim olan Rabbim! Doğmamış, doğrulmamış Allah’ım! Sen’in eşin ve bir benzerin yoktur. Ey misli olmayan Rabbim! Sen duyan ve herkesin görmediği gizliliklere vakıfsın. Sen ne güzel bir Mevla ve ne güzel bir yardımcısın. Ey yüce Rabbim! Güç ve kuvvet ancak senin yardımınla mümkündür.
Yüce rabbim şimdi Sana niyâz ediyoruz, gel de şu İslamın askeri Türk Ulusunu, misak ı millisini ve vatan müktesebatını küffara satan melun fitnenin sahibi AKP belasından, içinde bulunduğumuz bu mübarek ayın yüzü suyu rahmetine bildiğin gibi kurtar Allahım. Ufunet haline dönüşen bağrımızda ki AKP çıbanının daha fazla şerrinden de azad eyle bizi yarabbim. Âmin.!


            Son’un sözü: Bu dua asla çaresizlik nedeniyle değil, olaya biraz da ilahi duyarlılık katmak amacıyla kullanılmıştır. Unutmayalım ki İBLİS bile,  gönül kapımızı açık tuttuğumuz sürece içimize girebilir. Kaderimiz ancak bizim için vardır ve bizimle birlikte biter. Ve onu da üç buçuk sırtlana değiştirtmeye, hiç de niyetimiz yoktur. Yukarda ki duamıza ilk sırada Âmin çekmesi gerekenler de, işledikleri büyük günahtan öncelikle nadim olması gereken ama aynı zamanda günümüzü de karartan, işte bu kararsızlardır.

            Ve sözün özü: Şimdi, dünya lideri cengâver Başbuğların asil ulusu, son Başbuğu yüce Atatürk’ün büyük Türk güneşinin yeniden doğup, giderek kararmakta olan dünyayı aydınlığa boğarak, kaderini değiştireceği zamanı beklemektedir. Ve tarihi ihtişamının nurlu anısına, yeniden doğacak güneşini beklerken de, yelesini rüzgârlara savuran ve cenk alanına patlamaya hazır küheylanı gibi, yerinde de duramamaktadır artık.

                                                                                                             Serendip Altındal

  
Karadenizli az ve öz konuşur…






23 Temmuz 2012 Pazartesi

OLASI DEVİNİM SONUCU..

            Küreselciliğin arkası, önce egemen olmayanların köleleştiği bir dünya olacak, arkasından da kaçınılamaz uzay kolonileri evrimi gelecektir. Bilişim dünyasında 40 yılın üstünde görev almış birisi olarak, vaktiyle tasavvur etmekte bile zorlandığımız teknolojiye, bugün minimal rakamlarla sahip olduğumuza bakınca, Âdemoğlunun geleceğinin beni de ürküttüğünü itiraf etmek zorunda kalıyorum. Bir anımsayın, daha 2 yıl önce kim, e-devlet üzerinden bütün resmi işlemlerinizi halledeceğinizi söylese, inanırdınız. Bu durumsa, çok uzak olmayan bir gelecekte, chip’leneceğinizin de müjdesini(!) veriyor esasen.

            Yakın bir gelecekte - ki prototipleri bugün başarıyla deneniyor - güneş gözlüğünüzün arkasında, sadece size görüntü veren, karşınızdakinin hiçbir şey göremediği ve size soracağı bütün soruların olası cevaplarını, üstünde hemen bulabileceğiniz, holografik ekranlar açılacaktır.
            Daha sonra da, quantum ‘girişimcilerinin’ çalışmaları hızlandıkça, bu ekranların yerini alacak olan ve bir taraflarınıza yerleştirilecek gözle bile görülemeyecek - bir iki mikron boyutlarında -, madde transferi yapan chip’lerle, holografik ekran olayını direk olarak beyninizde yaşıyor olacaksınız. Tüm eğitim sistemlerinin bütünüyle yeni bir formasyon kazanacağını, TV kanallarının sorulu cevaplı ve ödüllü reyting programlarının da tarih olacağını, bilmem söylemeye gerek kalıyor mu?
            Daha sonra ise, dolayısıyla artık beyniniz de kontrol ediliyor olacağından, hafızalarımızın hatta bilinçaltımızın bile imajları bundan böyle, bir zamanların nüfus kayıtları gibi, devasa veri bankalarında arşivlenecektir. Özel mahkemelerde(!) adı geçen dönemlere ait kronolojik beyin kayıtlarınız, avukatlara da gerek bırakmadan, doğrudan leh veya aleyhinize delil olarak kullanılacaktır. Artık dijital karalamacılara da gerek kalmayacak, istenen imaj bir anda ve haberiniz bile olmadan, devletinizin bilgi bankasında mışıl mışıl uyuyan dijital hafızanıza işleniverecektir.
            Tabii ya, artık hafıza arşiviniz de sizin değildir nasıl olsa. Sakın bunları son gördüğüm bir bilim kurgu filminden aktardığımı düşünmeyin. Bugün her analitikçi düz aklın, varabileceği olmazsa olmaz öngörülerdir bunlar. Ben sadece mesleki bilgi ve uzun yıllara dayanan bizatihi tecrübemi de kattım biraz içine, hepsi bu.
            Her fırsatta ‘özgür ve bağımsız aklımız’ dediğimiz, bizi birey yapan en önemli özelliğimiz de tarihe karışacak ve böylece bize egemen olanların istemediklerini, istemeden bile düşünemez hale getirilmiş olacağız.
            Şimdi bir tasavvur edin, başınızda ki Tayyipler mangası veya bir başka yerde aynı seriden oligark bir hükümet, böyle bir teknolojiye sahip olmak için neler vermezdi. Ama ne yazık ki(!) onların ömrü bunları görmeye yetmeyecektir. Ne var ki, bizimkisi gibi toplumları gütmek için, bu teknolojilere ihtiyaçları olup olmadığını da yorumlarınıza(!) bırakıyorum.
            Tabii bu teknolojilerin start alabilmesi için, eski ürünlerin, fiyatları neredeyse yarı yarıya indirilen Mediamark(!) stoklarının önce bitirilmesi, imalat revizyonlarının sağlanması ve aynı bağlamda yeni ürünlerin pazarlama organizasyonlarının projelendirilmesi lazımdır.
            Bu arada, konvansiyonel silahların hiçbir kıymeti harbiyesi kalmadığını, en önemli silahın ‘zihin kontrolü’ olduğunu, artık ürkek geyikleri bile biliyor bu dünyanın. İşte teknoloji de oraya doğru, bu yüzden koşar adım ilerliyor ya zaten.
            Belki de bilmenizde yarar var. Quantum girişimleriyle giderek hızlanan ve küçülen, ufaldıkça da devleşen bilgisayarlardan, elinizde ki bir ipad’in bile veri tabanında, dünya nüfusunun bütün özlük bilgileri – bugünkü nüfus kayıtları - tutulabilir hale geliyor. Bunun için ana bilgisayarlara da (mainframe) ihtiyaç yoktur. Onlar daha ziyade devasa ve genelde çok uluslu, çok azalı intra-extra network’larda – mesela milyonların bağlandığı Internet serverleri gibi -, aktüel (real time) işlemler, çok hassas ve çok yüksek maliyetli imalat prosedürleri, quantum ve astrofizik alanları vb. için öngörülür.
           
            Buraya kadar söylediklerimizi bağladığımızda, zannedersem giriş cümlemiz anlamını buldu artık. Ama her şeye rağmen, tek ve büyük yaratıcıdan emanet aldığımız yaratıcı aklımız, bizi özgür ve bağımsız kılmak adına, yine bildiğini okuyacak ve sonsuza kadar tez’e antitez üretmeğe devam edecektir.
            Bu bağlam da, quantumcuların kaçınılamaz başarıları, materi transferini uzaya da taşıyacak, kaderi egemen sınıfların elinde kalmış, yeniden köleleşmiş ve çağdışı Engizisyon dönemindekinden bile acınacak hale düşmüş Âdemoğlu, selameti yeni gezegenlere kaçmakta bulacaktır. Yarın nasıl olsa, bu beklenen devinimin sonucu, insanoğlu’nun kaderi olacaktır.
            Bana göre yüzde yüz tutacak olan bir öngörü ama birilerine göre de bu ‘komplo teorisini’, bırakın azıcık biz de kurgulamış olalım ve bunu yapmadık da demeyelim en azından. Nasıl buldunuz, üstünde düşünmeye biraz vakit ayırmanıza değmez mi?

KISSADAN..  H

            Bir esinti daha yollayalım ve Numan Kurtulmuş olayını Wikileaks’den okuyanlar için söyleyelim:
            Washington DC, bir numaralı toplum yönlendirme aracının ve ajanının Wikileaks olduğunu, Kurtulmuş’u kendisine empoze ederek daha önceden programladığı Erdoğan’dan sonra, AKP nin başında kimi görmek istediğini de halk’a aynı vasıtayla duyurmakla, esasen bundan daha açık ortaya koyamazdı. Tabii buda anlayanlar veya anlamak isteyenler içindir. Bir hatırlatayım istedim sadece.

            Ha! Bakıyoruz artık iyice şaşıran Amerikalı da, devşirmesi AKP gibi giderek, panik halinde kıçtan dalmaya kalkan ördeğe benzemeye başladı. Bu kadar da aleni salaklık olmaz ki be kardeşim(!)

            Birde unutmadan söyleyelim hani, burnunuzun dibinde ki Esad’ı geçin de, bir zamanlar van minit postası(!) çektiğiniz küçük İsrail’li, ta oralardan kalkıp da kendi vatanınızda gözünüzün üstüne yumruğu çaktığında, aynaya nasıl bakabileceksiniz biraderler, siz ona bakın önce. Bakın da, askerlerinizle uğraşmayı yol yakınken bırakın. Yoksa yanan hamamdan peştamalsız kaçmak zorunda kalanlarınkine dönüşüverir, birdenbire hal i pür melâliniz. Bizden uyarması.
            Ve asla unutmayın ki bu vatan sadece sizlerin değildir. Büyük denizin diğer tarafında ve Johny Walker’in himayesinde, kendisininkini kurtardığı anlaşılan hoca efendiniz, dikkat edin de sizin başınızı yakmasın.

            ‘Bugün İslamcı kesimden bile homurdanmalar başladı. Bugün 66 yaşındayım ve AKP'nin yıkılışını göreceğimi umuyorumdiyebilen Ertuğrul Özkök’e, ‘Aramıza hoş geldin. Ne oldu kardeş, satılmış medyanıza vahiy indi de, eski sahibinizden ümidi kesip, şimdi de muhtemel yeni patronlara doğru mu gerdan kırmaya başladınız(!)’ diye sorası geliyor insanın. Ama değmez diye düşünüyorum, ne dersiniz? Şayet kendisi ve avanesi lider gazeteci Sedat Simavi’nin erdemli hamurundan azıcık nasiplenmiş olabilselerdi, belki de Türkiyemiz bugün içinde bulunduğu, Cumhuriyet tarihinin en sıkıntılı dönemini yaşamıyor olacaktı.
            Dönmelerden ne köy ne de kasaba olamayacağını, vaktiyle bunlara oynayan AKP de anlamıştır artık ve iyi de olmuştur laf aramızda. Doğru yoldan ayrılanı her zaman cin çarpar diyen eskilerimiz meğer ne kadar da doğru söylemişler.
           
            Bu arada, şarjöründe ki son mermisini gerektiğinde kendi şakağına sıkmaya hazır bir kuvvacı olarak, bir türlü hazmedemediğim bir mesele daha var. Meslektaşlarının bile bugün çıkıp ‘Şerefsizler! Ordumuzun itibarını düşürdüler’ dediği hani şu çuval giyen meşhur, sanal komando(!) onbiri. İyi de, o zaman da yazdığım gibi, birilerinin çıkıp daha önceden Amerikalıya tüyo vermediğini, ‘oraya asal çocuklarımızın yerine, 11 tane her şeye müsait(!) liboş koyuyoruz, gidin onlara ne isterseniz yapın’ demediklerini de bilmiyoruz. Öyle ya Wikileaks(!) bunu yazmıyor. Şayet böyleyse, o zamanda ordumuza gıyabında, yeni bir haksızlık yapılmış olmuyor mu?

            Şayet bir gün, kendilerine İNSAN GİBİ İNSAN - özgür, bağımsız ve adil - denebilecek İNSANLAR için, yaşanamaz hale gelecekse bu dünya ve başı yukarda özgür dolaştığı her zaman, hâkimi olduğu diğer uluslara bile adaleti eşit dağıtmış olan Emmioğlu, şayet evrensel adaleti tek başına sağlayamayacaksa, iyi bilin ki bu dünyadan uzaya transfer olacakların öncüleri, yine TÜRKLER olacaklardır. Ve ondan sonra da bu eski dünya artık kaderine terk edilmiş olacaktır. Çünkü içinde TÜRK’ün yaşamadığı mavi planet, grileşmiş, fakirleşmiş, yeniden klanlaşmış ve diğerleri için de gerçekten artık yaşanabilir bir dünya olmaktan çıkmış olacaktır.
            Emmioğlu şayet başına geleceği vaktiyle anlayıp da, bu defa da Edebali’lerinin akıl gücüyle silkinip, kendini revize ederek uygarlık savaşını da kazanırsa, mesele yok. Ki neden olmasın, Almanların çok uluslu endüstri kurmayında (MRP sonra ERP) alanlarında, yıllarca projeler, programlar üretmiş ve kendisi gibi, dünyanın lider ekonomilerinde, hem de bizi sömüren bilim ve endüstri alanlarında sorumluluk sahibi binlerimizin olduğunu ve ne zor şartlarda harikalar yarattıklarını bilen bir bilişimci olarak, bu potansiyelin kendi geleceğimize odaklandığını bir düşünüyorum da! Yoksa Emmioğlum, bir zamanlar Amerika’ya göç eden Avrupalıların başındaki İngilizler gibi, sadece dünya göçmenlerinin liderliğine soyunmakla iktifa etmek zorunda kalacaktır.

            Bütün, özellikle de kitaplı dinlerde ki ‘tanrı birdir’ veya ‘La ilahe illallah’ ortak paydasıyla bilindiği gibi de, imanla tanrıyı kabul edenlerin ve kitaplarına göre şer’i yaşayanların sonraki mekânı cennet, imansız ama biatkar olanların kümeleneceği Sırat, diğerlerinin yani tekfir edilenler(!) ve günahkârların ki de cehennem olacaktır. O halde cennet ideal olduğuna ve herkes de oraya kapağı atmak istediğine göre, oraya girenlerin de ancak eşit ve adil yasalara uyarlarsa ebedi huzura erişeceği biliniyorsa, nedir o halde bu insanların yeryüzünde ki salakça telaşı, birbirleriyle bitmeyen kavgaları, neyi paylaşamıyorlar ki o zaman.
            Hem de cennette, liberalizm veya küreselci emperyalizm olmadığına, hak, hukuk gaspı yapamayacaklarına, sabıkasız kalmak zorunda olacaklarına, fazla mal mülk sahibi de olamayacaklarına, her kafalarına eseni de yapamayacaklarına, birbirlerinin ayaklarına dahi basamayacaklarına ve de egemenlerin olmayacağı öylesi bir mekânda nasıl olsa hepsi de ister istemez sosyalist(!) – daha da ilerisi, belki de komünist - olacaklarına göre.
            İstermisiniz şimdi birileri, böyle dedik diye cennete bile gitmekten vazgeçsinler. Hiç kuşkusuz onların başında da küreselci liboşlar(!) olur ve tanrılarıyla pazarlığa oturur, kendilerine ayrı bir cennet ayarlamaya(!) kalkarlar, muhtemelen de o cennetin anahtarlarını yeniden satmaya başlarlardı.
           
                                                                                              Serendip Altındal

  

18 Temmuz 2012 Çarşamba

LOZAN'A KADAR VE KURULTAY İZLENİMLERİ..

            Türklerin ilk yurdu olan batık kıta MU’ nun son dönemleri ve kıta batmadan önce en son göç eden Türkler hakkında bir film çevrilseydi, kimbilir ne kadar enteresan ve düşündürücü olurdu diye soruyorum kendi kendime. Öyle ki bu film aynı zamanda binlerce aksiyon, tarih ve macera senaryolu film dünyasının da bir ilki olarak tarihe geçerdi. Ne var ki içi boş kafalı Hollywood, manipülatif Amerikan(!) hamaset filmlerini daha ilginç buluyor anlaşılan.
            Öyle ya, batık kıta Atlantis’e bile defalarca el atan Batı film dünyası insanoğlu’nun evrimiyle ilgili bu çok daha eski tarihe neden el atmasındı. Muhtemelen altından çıkacak olan ve bir türlü kabullenemedikleri, bir yandan kendi tarihlerinden de çok eskilere dayanırken diğer yandan, kabul edilen kitaplı, kitapsız dinler tarihinden de çok öncelere uzanan, Türk uygarlık tarihi, korkutmuş olmalıydı onları.
            O halde bu teklifi bizimkilere yapalım, bu konuda, bilinen tarihten uyarlanmış, Azteklerden, Amerikan Kızılderililerine, Orta Asya’ya, piramitlere, oradan da Avrupa tarihinin kurucusu Etrüsklere kadar uzanan çok amaçlı bir tarihi belgesel, güzel yurdumuz için de önemli bir turizm yatırımı olur ve aynı zamanda yüce Atatürkümüzün de ruhu şâd olurdu. Yeni yasa ayarlarıyla(!) birdenbire azad edilen eski çocuk katilleri nedeniyle timsah gözyaşları döküp, ambiyans yeşertmeye kalkan, çok Sayın kültür Bakanı, ne buyururlardı bu konuya acaba.

            Geçen gün Mudanya’da, Mütareke binasını ziyaret edip bir kere daha ruhumuzu yıkamak istedik. Mütareke odasında ki sanal mankenlerin oturduğu masada, hasımlarının karşısında tek başına oturan İsmet Paşayı temsil edenine hitaben, yüksek sesle ve kendisiyle konuşur gibi; ‘Paşam emperyalist eşkıyadan söke söke koparıyorsun ya, helal olsun sana’ demek ihtiyacını hissettim birdenbire. Orda bulunan diğer ziyaretçiler ne dediler, hakkımda ne düşündüler bilmiyorum. Ayrıca bu da beni hiç ilgilendirmedi işin doğrusu.
            Sonra da ‘fotoğraf çekmeyin lütfen’ diyen yöneticiye, ‘neden çekmeyelim, bunları bağrımızda saklamalıyız, yok edersek bizde yok oluruz. Bakın, bugünkü şişirmelerin yanında ufacık kalan bir adam, yurdundan gasp edilenleri yumruğuyla nasıl söküp almış, hem de o şartlarda’ derken, bugün kimliği olmayan aymazların, tarih kitaplarından silmeye kalktığı ama aslında tarihe yüce Atatürk’le birlikte daha da bir perçinlediği İsmet Paşayı, karışık duygularım ve hicranla ama minnetle yâd ediyordum.
            Bu arada orada bulunan yaşlı bir zat da bana, ‘siyah saçıyla başladığı Lozan’ı beyaz saçıyla bitirdi’ demişti. Bende kendisine; ‘Mecliste, kimi Lozan’a yollayalım diye soran vekillerine, ben İsmeti yollamak istiyorum diye cevap veren yüce Atatürk’ün, elbette bir bildiği vardı’ dedim. Esasen de, en yüce rahmetlimiz ne zaman yanılmıştı ki.

            Biz bunları yazdık mı, yazmadık mı? Şimdi birileri çıkıp da Mütareke binasını da umumi ziyarete kaparsa şaşırmamak gerekecektir artık. Şayet bu da olursa, bu ülkenin vatandaşı olduğunu iddia edenler, daha iyi anlarlar artık ülkelerinin hal i pür melâlini, anlarlar da önlerinde ki seçimlere daha bir konstüriktif(!) bakarlar belki de. Daha ne diyelim artık yüzde ellisi böylesi kararmış, pardon kararsız(!) kalmış vatandaşa, bundan başka.

           

  


            Türkiyemizin makûs ortamında, milli ümitleri ziyadesiyle yeşerten CHP kurultayı beklenin de üstünde ışıldayarak, iktidar yolunda olduğunu, çok açık, çok seçik ortaya koydu. CHP Kurultayında, en olumlu bulduklarımızın başında gelen, Sayın kardeşimiz Atagünyılmaz’ın dünkü konuşması, çoktan yapılması gereken ve bütün gerçek CHP lilerin duymak istediği, iştiyakla beklediği ve de yüreğini yansıtan türdendi.
            Ne yazık ki ekranda da göreceğiniz gibi, arkadaşlarının sözlerini anladıklarından geçtik de, dinlemeye bile sıcak bakmayan ve olmadık çıkışlarla, olmadık pasajlarda bu kısa ama çok anlamlı konuşmayı kesmeye kalkan partililerde vardı aynı kurultayda. Kendilerini, bu yüce partinin vakarına yakışan bir ciddiyete davet ediyoruz.

            Kurultay genelinden ve Kılıçdaroğlu liderliğinden beklediğimiz hiç şüphesiz yeni sürprizler değil ama kendi çizgisinde, altı oku kulvarında ve asal ekseni doğrultusunda seyreden CHP’nin olumlu revizyonu ve ümit taşımamızı sağlayacak yeni adaylarıydı. Açılım maskaralıklarından arınmış, misak ı milli müktesebatından ve Kemalist perspektifinden santim taviz vermeyeceğine, bünyesinde Kemalizm’in bir eğilim değil ama özü olduğuna inandığımız bir CHP’ydi beklentimiz hiç kuşkusuz.
            Yeni arayışlara asla gerek yoktur. Zira KEMALİZM dünya tarihinde, daha Cumhuriyetimizin kurulma aşamasında bile, kendisini TÜRK EKONOMİ MUCİZESİ tanımıyla ispat etmiş bir numaralı BAĞIMSIZ, LİBERAL SOSYAL BİR MİLLİ EKONOMİ MODELİ ve bir ilktir. Hele de YENİLENMEK derken iki defa dikkatli olmak gerekir. Çünkü YENİLENMEK şayet yanlış yorumlanırsa(!)ki öyle olmaya da çok müsaittir – beraberinde YOK OLUŞU da getirir.

            Her geçen gün yürümesi gerektiği hedef yolunda, imzasını daha da belirgin attığını sevinerek gördüğümüz Kılıçdaroğlu, giderek CHP gibi Türkiye’nin en derin ve merkezi olan partisinin de lideri olma yolunda, çok emin ve kararlı adımlarla ilerliyor. Bu da beni kendi adıma ziyadesiyle memnun ediyor, bunu da itiraf etmek zorundayım. Kılıçdaroğlu liderliğinde ki CHP’yi, bizi fazlasıyla ümitlendiren örnek kurultayından ötürü kutluyor ve artık iktidar olduğunu görmek istiyoruz.

            Sayın Atagünyılmaz’ı da canı yürekten kutluyor, kendisini ileri devlet görevlerinde de görmeği bekliyor ve sevgiyle gözlerinden öpüyoruz.

                                                                                                          Serendip Altındal




12 Temmuz 2012 Perşembe

KARA İŞGAL..

            Ülkemizi silâhsız işgal edeceğini daha ilk gününden beri bildiğimiz ve üstüne bir hayli de yorum yaptığımız gizli düşman, aslında yurdumuza sömürgecinin yer altından pompaladığı KARA PARA’ dır. Bazı yumuşakçaların ve akrobat aydınların(!) tanımladığı gibi sıcak değil ama düpedüz KARADIR bu para.
            Yani kaynağı bilinmez, kendisi hesap bilmez, vergi ödemez, adres sormaz ve önüne geleni, gideni, uçanı, kaçanı satın alan namert paradır bu para. Bu para’nın devşirdiklerine, Allahlarını bile satın aldıklarına bakıyorum da, aslan yürekli Türklerin yurdunda, meğer araya sokulmuş(!) ne kadar da kanı bozuk, şerefsiz varmış diyorum, ister istemez.
           
            Geçen akşam, Ulusal Kanal da kara para’nın olumsuz faziletlerinden(!) uzun uzun bahseden ve bu yazı adına da esinlendiğim Sayın Ufuk Söylemezi dinlerken, ‘nihayet sizde de gündem oluşturdu’ deyivermişim. Sağ olsun hem de ortanın sağında, ayrıca kapitalist hummaya hizmet etmiş bir devlet adamı sıfatıyla da, çok doğru kelamda bulundu. Kapitalistlerin - doğru Türkçe ile de tüccarların -  vicdansız olduğu ifadesini çok tuttum ama yetersiz buldum.
            Zira vatanımızın etik varlığını, milli müktesebatını yok etmek üzere, vagonlar dolusu pompalanan kara paraya, AKP lilerden önce bizim kapitalistlerin(!) balıklama atladığını biliyorsak, vicdansız kavramının en azından kanı bozuk ile yer değiştirmesi gerekmektedir. Ufuk Söylemez, menşei belirsiz ve organizasyonu çeşitli yorumlara açık kara paranın, nasıl geldiği konusunda ki görüşlerinde de çok haklıydı.
            Ayrıca, bu analizleri yapabilecek vasıftaki aydınlık ve ahde vefa sahibi kişilere, kara paranın satın aldıkları tarafından her fırsatta yapılan, klasik komplo teorisyeni atıflarının, artık havada kaldığı konusunda da, kendisiyle tamamen hemfikiriz. 
            Soyusopu belli olmayan(!) ve türünden başka da bir emsali olmayan AKP motorlu devşirmeler teknesini, rotasında tutabilmek için içeri pompalanan bu paralar, tarihin cari açığı olarak diğer taraftan yine dışarıya çıkıyor nasıl olsa, tut tutabilirsen. İçeride kalanlarsa, örtülü ödenekler halinde, satın alınmış hükümetin kadrolaştırdığı, hukukçusu, askeri, memuru, tüccarı, yandaş ihalecisi, medyası ve torbacı seçmeniyle oluşan ümmetsel cürufu, yeni seçime hazırlıyor sadece. Yoksa o paralardan yurdumuzda, ne köy, ne de kasaba olacağını, bu ülkenin kör tavukları bile biliyor artık.

            Milli güçler içinde, halkın yanında olduğunu tarihte defalarca ispat etmiş delikanlı bir Mafya da vardı bir zamanlar. Ne var ki bugün, kara paraya vatanını satmış içi kokuşmuş tüccarın haracını yediği için, maalesef kendisi de anavatanını satın alan kara para rantına bulaştı ve kendi ruhunu da sattı. Oysa bir zamanlar kara para kendisinden sorulurdu ve bu parayı da efendi gibi, hiç olmazsa vatanına harcardı. Şimdi ise delikanlılığını, onun da çiviye asmış olduğu görülüyor.
            Birde Misak ı Millisine sımsıkı sarılmış ve Atatürk’le omuz omuza İstiklâl harbine katılmış, Hz. Muhammed ashabından gerçek Müslümanları vardı bu toprakların. Hani şu kurtuluşa erecek, helak olup gitmeyecek fırkadan olanlar. Ne oldu onlar, yoksa hepsi birden mi YUMUŞADI. Onları da yok sayarsak, o halde hattı müdafaa yine biz kuvvacılara kaldı desenize.
            Bakın aşağıda yüce Atatürk bunların topuna birden ne güzel söylemiş ve bize de söyleyecek fazla bir şey bırakmamış. Tabii ki adam evladı olanlar için(!)

§ Misak-ı Milli Hazırlanıyor
Efendiler, milletin emel ve gayelerinin kısa bir programın temelini oluşturacak şekilde topluca ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi`nde bu ilkeler gerçekten toplu bir şekilde yazılmış ve tespit olunmuştur.

Efendiler, görüştüğümüz her şahıs veya bütün şahıslar, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Fakat İstanbul Meclisi`nde,  `Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu` diye bir grubun kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün cevap isterim!

Çünkü Efendiler, bu grubu kurmayı vicdan borcu, millet borcu bilmek durum ve kabiliyetinde bulunan efendiler inançsız idiler... Korkak idiler... Cahil idiler...

İnançsız idiler; çünkü millî dâvânın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu dâvanın dayanağı olan millî teşkilâtın sağlamlığına inanmıyorlardı.

Korkak idiler; çünkü millî teşkilâttan olmayı tehlikeli görüyorlardı.

Cahil idiler; çünkü tek kurtuluş dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişah`a dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelerin gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı
.
(Mustafa Kemal - Nutuk)

         Akacak kan damarda durmaz. Vacip olan olur. Hak yerini nasıl olsa bulur. Kan yerde kalmaz. Bir kere delikanlı doğan (kızlar, oğullar) ebediyen delikanlıdır. Vatanını satana Müslüman da denmez.

         Ne güzel ve doğru sözler değil mi bunlar? İşte bunların bilincinde ve de kimliğinde olarak, bu resme girmeyenlerin tümünü ‘b o o o oş ver, biz bize yeteriz diyerek sahiplerine iade ediyoruz. Onlar ki, nasıl olsa günü ve saati geldiğinde, paralarıyla geldikleri gibi defolup gideceklerdir de.

                                                                                                 Serendip Altındal



6 Temmuz 2012 Cuma

BİNLERCE YILIN DERSİ..

            Hattı müdafaası olmayan devletler yok olmaya mahkûmdur. Hattı müdafaa için de, Ulus katmanlarını birbirine kaynatan milli fundamentin sağlam ve tek parça olması gerekir. Bizi bugün ayakta tutan Atatürkçü, laik, ulusalcı milli kimliğimiz, işte bu nedenle emperyalist sırtlanlar aracılığıyla, Ergenekon’dan başlayarak, Atatürk’ümüze, milli bayramlarımıza, bölücü kripto Kürt açılımlarına, özel mahkemelere, dörtlü eğitimlere, sözde bağımsız(!) yeni anayasalara kadar genişleyen bir maskaralıklar panayırında, içimizdeki hainler ve ajan provokatörler tarafından, var kuvvet dumura uğratılmaya çalışılmaktadır.
            Anavatanımız bugün tarihinde hiç olmadığı kadar, milli özüne karşı, emperyalist sırtlanlar tarafından, yukarda sayılanlar gibi çeşitli Gladio faktörleriyle içinde oluşturulan, bir kontr darbe eylemi altındadır. Israrla var olduğu söylenen darbe(!) ise, işte aslında budur.

            Savaş tanrısının çocukları ya da Allahın askerleri olan Türkler, ne demeye çalıştığımızı doğaları gereği zaten ezbere bilirler. Zira binlerce yıldır kendilerine güçleri yetmeyen düşmanlarının, onları içerden yıkmak adına içlerinde oluşturdukları entrikalarla da başa çıkmayı bilmişlerdi.
            Geçmişlerinde hazır ordu bile beslemeyerek, belirli zamanlarda özel kamplarda aldıkları eğitimlerle – bugün AKUT vb. derneklerin yaptığı gibi -, harp zamanları, görevlerinin önceden bilincinde sivil milis gruplar teşkil edip, takım ve kıtalar halinde bir araya toplanırlardı. Ve anında, milletin tek yüreği ve yumruğu olup, ulusu tek parça halinde temsil eden milli bir halk ordusu oluştururlardı.
            Başbuğları ve bölüm liderlerinin komutasında, çeşitli ve şaşırtıcı harp oyunlarıyla, her türlü düşmanı çabucak derdest edip helak eden, savaş makinesi gibiydiler. Emsalsiz hattı müdafaa ve savaş tekniklerinin yanında, faziletli, devlet gibi bir devletin nasıl olması gerektiğini ve milli şecaatin ne demek olduğunu, yedi düvele binlerce yıldır öğretmediler mi? Çok iyi bilinsin ki, ebediyete kadar da bunları öğretmeye devam edeceklerdir.
            Bunun en son örneği de, Ulusuna has özelliklerin fazlasıyla bilincinde olan, Başbuğ Atatürk’ün liderliğinde ki, Kurtuluş savaşımız olmadı mı? O zaman, geceden sabaha asker yaratma şartlarında kalan ve silahı bile olmayan Atatürk’ün ordusunda, bugünkü koşullarda hazır eğitim almış kaç tane asker ve subay olduğunu düşünebilirsiniz acaba.
            Ne var ki yüce Atatürk, asker doğduğunu iyi bildiği tüm evlatlarına ve uçan Türklerine sonuna kadar güvenmiş ve dünya tarihinde emsali de olmayan bir askeri mucize gerçekleştirmiştir. Boşuna olmayan bu güvencinin karşılığını, kendisiyle birlikte şerefli ulusu da, fazlasıyla almıştır. Şimdi ise, seçme hakkına sahip olduğu halde, bir türlü seçmen kimliği taşıyamayan ve halen de millet olmakla ümmet olmanın farkına varamayanların azizliğine uğrayarak, 10 yıldır binmekte olduğumuz Demokrasi tramvayı(!) artık son durağa gelmiş ve bundan sonra yine Türk’ün savaş tanrısı sahne alacakmış gibi görünüyor doğrusu.
            Bu bağlamda da, filozofi’nin kronolojik olarak teolojiden, başka ifadeyle de, tefekkür’ün, şeriattan önce var olduğunu biliyorsak ve işin ruhsallığını da bir kenara bırakırsak, bu öngörümüzün bilimselliğini de yadsıyamayız.

            Geçen yazımda belirttiğim gibi, Allah’ın askeri Türkler için bugün dünya genelinde, Atatürk’ümüzün döneminden çok daha kolay bir ortam mevcuttur. Herkesin bildiği gibi, kalabalık bir orduya da ihtiyacı yoktur aslında Türklerin. Ordumuzun bugün ki adet fazlalığı da kendimiz için değil NATO için öngörülendir. Öyle ya, Türk çocukları olmazsa, Avrupalı hanım evlatları nasıl huzurla uyuyacak, onları kim koruyacak ki. Esasen Türkoğlu anasından asker doğar ve görev anını iple çeker, - eski Türklerde oğul sayılan ve aynı safa konulan - kızlarımız da buna dâhildir. Baksanıza bugün karşımızda, o da sadece belden aşağı vurabilen teröristinkinden başka bir cephemiz yok ki, hoş buna da cephe denemez.
            Tek ciddi düşman sayabileceğimiz, bütün bu bel altı melanetlerinin uzmanı küreselci sırtlanların lideri ABD bile, bırakın İstiklal harbindeki Anzakları, İngilizler kadar bile vuruşamadığını, son Irak savaşıyla da ortaya koymadı mı? Herifler oturdukları yerden ülkelerini yerle bir ettikleri Iraklılardan, neredeyse daha fazla kayıp verdiler. Harp bittiği halde hala da veriyorlar. Ama tema Hollywood filmleriyle beyin yıkamak(!) olunca, hepsi ne hikmetse birer Rambo(!) ya da Mambo(!) ne bileyim.

            Bugün Amerikan gençliği, oradan oraya sürgün yemekten, uzman askerleri zorunlu teskere bırakmaktan ve dünya haritasında yerini bile gösteremeyeceği bölgelerde silâhaltı olmaktan bizar olmuş, canı burnunda ve önünde ki iki yılını dahi planlayamaz duruma gelmiştir. Ve demokratik(!) ümmeti olduğu, emperyalist para babalarının, tatmin olmaz hırsları yüzünden, aile bile kuramaz bir konumdadır. Bu durumda herifler, neredeyse bizim çocukları ordularına paralı asker yazıp, üstümüze sürmeye kalkacaklar.
            Hoş başımızda ki, öz kaynaklarımızı bile onlara peşkeş çeken bu hükümet, yakında çocuklarımızı da onlara satmaya kalkarsa hiç şaşmam. Söylemedi demeyin. Öyle ya, Okyanus ötesinden ve içimizden, tüm vatansever, Atatürkçü, ulusalcı, ahde vefa sahibi aydınlarımıza, askerlerimize oturdukları yerden, bilgisayar oyunlarıyla(!) anlamsız köşe zırvalarıyla(!) satılmış TV’ kanallarıyla(!) kaynaksız WEB sayfalarıyla(!) aslında her gün biraz daha fazla içine gömüldükleri, kendi pisliklerini bulaştırmaya kalkan bu kadar kanı bozuk, nereden fırladı.
            Devşirme diyoruz öyle olanlara kolayca ama ancak aslı çürük olanın devşirilebildiği de asla akıldan çıkarılmamalıdır bunu söylerken. ‘Devşirme’, salt yazı formundan, aslında çok daha fazla derinlik içeren bir sıfattır.
            Dikkat edilirse, lise mezunu gençlerimizden hanidir işçi almaya başladı bile ABD, herhalde bundan sonra ülkelerine hiçbir faydası olmayacak ve belki de yurtlarına bile geri dönmeleri engellenecek olan bu çocuklarımızın geleceği ise, yakında Amerikan ordusunda devşirme(!) – bize karşı Amerikalı Yeniçeri - askerlik olacak gibi geliyor bana. Çocuklarımızın özünden, önce sizler sorumlusunuz anne ve babalar, para her şey değildir, gereken önce birey olabilme kimliğidir, ona göre. Dikkat edin, sonunda hesap doğruca sizlere yazılır ve vebali sizler ödersiniz.
            Vaktiyle bir başka habis hastalık olan İngilizler ve diğerleri de sömürge askerlerini, kendi anavatanlarına karşı kullanmamışlar’mıydı. Esasen bunu Osmanlı da yapmamış’mıydı. Belki de Osmanlıdan öğrenmişlerdir hepsi, kimbilir. Şimdi o adamların, artık şapkalarıyla birlikte burunları da düştü. Ama eski kulağı kesikler oldukları için, şimdi de bizatihen Amileri (‘Amerikalı’nın Nazilerden alıntı argo Almancası) kullanıyorlar. Ama asla şaşmaz sıra, nasıl olsa yakında o Amilere de gelecektir!

            İşte böylesi adamların bütün yapabilecekleri ya belden aşağı vurmak, yani rakibi birbirine düşürmek veya gerilla ile yıpratmak, olmazsa da teknolojik müdahale ile yıkmak, tabii o da bir noktaya kadar. Hattı müdafaanın ne olduğunu bilemedikleri – ki bu iş Türk’ten öğrenmekle de olmaz, Türk olarak doğmuş olmak lazım - ve asla da öğrenemeyecekleri için, başkalarının kuyularını kazmayı bırakıp, en az kendileri kadar teknoloji sahibi bir düşmana karşı - bugün teknolojide artık rakipsiz olmadıklarına göre - ülkelerini nasıl savunacaklarının hesabını da, acilen yapmak zorundadırlar. Belki de Johny Walker bunun için topluyordur çocuklarımızı kimbilir.

                                                                                              Serendip Altındal