12 Eylül 2019 Perşembe

SATHI GÖZLEM..


            İdlib, Afrin, YPG, PYD, PKK falan derken kapımızda bekleyen kılıç artığımız teröristler, artık içimizde icraata yönelmek üzere hudutlarımızda mevzilendiler. Öyle ki emperyalistler bu birikimi,  bundan sonra ki planları dâhilinde, ülkemize karşı da bir tehdit unsuru yaparak önünün açılmasını isteyen Erdoğan’ın eline büyük bir koz verdiler.

            Hala, bu belanın da müsebbibi olan AKP İktidarının kuyruğunda kaldıkça, kapımızın önünde bu beslemelerini boşuna bekletmeyen USA haramisinin, yakında bunları içimize salmak için gün saydığını da hiç akıldan çıkartmamak gerekiyor. Bir de bunları içimizden cımbızla ayıklamaya kalkarsak, seyredin siz Dünyayı. Bu seyir de altından mı, yoksa üstünden mi olur, kişisel göreceliğe bağlıdır artık.

            Ondan sonra bir de Çekiç Güç köprübaşlarını, yol kavşaklarını vs. tutunca; eh artık en iyisi daha fazla söylemeyelim de moral bozmayalım, arkası da bize kalsın. Yalnız bilelim ki gücü, gücü yetene bir baskın senaryosunun, ana baba günlerimiz için hazırlanmakta olduğu da gün gibi ortadadır.

            Eski Roma fobisini yüzyıllardır taşıyan Yahudi, şimdilerde USA ile ittifak içinde geliştirmekte olduğu Akdeniz ve Kürdistan projelerine bel bağlayarak, aynı bağlamda yeni Roma Metropolü olarak öngördükleri İstanbul bileşkesinde, eski Roma fobisini, yeni Roma hobisi yapma gayreti içindedir. Bu zincir projeler paketinin, ne kadar elle tutulur ve açılır olup olmayacağını, nasıl olsa en yakın günler, ister istemez gösterecektir.

            Bir yanda emperyalist kulvarda hal ve gidiş bu yönde iken, İstanbul’un Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları alelacele ve elbirliğiyle gönül koyarak, gümbür gümbür mütevazı vatandaş İmamoğlu’nu, Belediye Başkanlığına atayarak, yılların AKP saltanatına da son verdiler.

            İşte bu İmamoğlu şimdilerde harikalar yaratıyor ve yaratmaya da devam edeceği anlaşılıyor. Bütün suiistimalleri tarifsiz bir ciddiyet ve sorumluluk bilinciyle ortaya koyarken, vatandaşların sevgi ve hayranlıkları, kendisine giderek katlanıyor. Demek ki vatandaş son 17 yılın yolsuzluğu ve adamsızlığında öyle bunalmış ve doğru adama hasret kalmış ki şimdi bulduğunu da neresine koyacağını bilemiyor. Yani aklı erdemin sosyal psikolojisi anlayacağınız.

            Aydınlar, doğruyu bilen, adil, ahde vefa sahibi, düşünen ve araştıran insanlar demektir. 1950 seçimleri galibi Menderes’in meclis açılış konuşmasında, bir defa bile kurucu ve kendi siyasi varlığının dahi nedeni olan yüce Atatürk’ten bahsetmeyişi, aydın kitle tarafından, karanlık geleceğini de tayin eden en büyük etken olarak kabul edilmişti.

            Şimdi ki AKP iktidarı ile - ki onlarda eski DP nin devamı olduklarını beyan etmişlerdi - 1950’lerin DP iktidarı arasında fazla bir fark yoktur aslında. Bunlar da netice itibarıyla Atatürk ve Türk kavramını inkâr ettikleri için, DP ile aynı kaderi saatleri çalınca ister istemez paylaşacaklardır nasılsa.

            Çünkü 14 Mayıs seçim zaferini en büyük inkılap olarak betimleyen ve bugün bile hala devam eden Atatürk inkılabını elinin tersiyle iten Menderes, makûs kaderini daha yolunun başında kendi eliyle yazmıştı. Ve sonunda da ceman korktukları başlarına da geldi esasen.

§ Menderes, yıllarca Halk Partisinin Halkevleri Müfettişi olarak çalışmıştır. Kendini bu işe, tam ve yürekten vermişti. Kendisi de Halkevleri kurmuş, bunların açılışında nutuklar vermişti, bu hizmeti tam 15 yıl sürdü. Meselâ Aydın Halkevinin 1950’daki açılışında şöyle konuştu.
«Milletimizin yükselmesi yolunda her ihtiyacı gören ve sezen Büyük Gazi, içtimai hayatımızda, kültür hayatımızda, çok derin bir boşluğu ve çok şiddetli bir ihtiyacı da görmüş, bu boşluğu dolduracak ve ihtiyaca cevap verecek bir tesis ve teşekkülün esasını kurmak, temellerini almak şerefini de kazanmıştır.»
Halk Partisi üyesi ve partinin Halkevleri Müfettişi iken, Menderes’in görüşü» inanışı buydu. Hâlbuki Millet Meclisinde ve 4.V.1951 de, “Başvekil olarak nutkunda Menderes, Halkevlerini şöyle vasıflandırıyordu:
«Halkevleri, Halk odaları kurmak, gençlik teşkilâtını ele almak, Faşistçe düşünce ve telakkilerin mahsulüdür. Bunlar, içtimai bünyemiz içinde tamamıyla abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv halindedirler.» (İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs – Ş.S. Aydemir s.184)

Yukarıda ki çelişki, Menderes’in iki ruhlu kişiliğini (ikircikli) gösteren çok tutarlı bir tarihi belgedir mesela ve bu da size çok iyi tanıdığınız birini anımsatmıyor mu? İkilinin, kişilik, icraat ve kader uyumlarına da ortak bir empatiyi çağrıştırmıyor mu?


Son olarak Mardin de Özel Harekât Şube Müdürünün öldürülmesi, ister istemez dikkatleri Çekiç Gücün üstüne çevirdi. Çünkü terörün giderek daha fazla dikkat çekmesi amacıyla, üst rütbeli ve liyakat adamlarımızı hedef almaya başlaması ve bunda da netice alması; bu olayların Çekiç Gücün çevreye intikalinden sonra artmaya başladığı da dikkate alınınca, ancak profesyonel bir enformasyon ve yönlendirmeyle açıklanabilir. Yoksa tetikçi baldırı çıplaklar sürüsünden, böyle organizasyonlar beklemek pek olası değildir.

Nasıl da yapay bir oldubitti darbesiyle ve hemen ardından yağmur gibi yağan KHK’larla Ergenekon’un ardından milli ordu eğitimi de iğdiş edilince ne günlere geldik değil mi dostlar. Hoş bunları daha 16 Temmuz'da da yazmıştım amma... Bedii Faik’in bile ‘bu millet bu Devlete yakışmıyor’ dediği bizim millet, Şeytanının tokadını yiye yiye sonunda ve artık mevtayı bulacağını idrak ettiğinde, aklı başına gelecek herhalde.

Teknoloji hayli ilerledi. Artık Okyanusların diplerinde bile tarihi kazılar yapılıyor. Her yerde açılan hidrokarbon kuyuları, çeşitli ve sayısız yapılar için yapılan kazılarda vb. ön Türk tarihiyle ilgili kim bilir ne bulgular elde ediliyor. Lakin bunların açıklandığını hiç duydunuz mu? Sadece bizim ülkemizde yaptığımız kazılarda ele geçen bulgularla, lütfen veya usulen ilgileniyorlar.

Şimdi düşünelim o halde! Şayet toprakların altından kendi olası tarihleriyle ilgili tarihsel bulgular ortaya çıksaydı, bizim tarihimizi bile kendilerine mal edenler, kim bilir nasıl yaygara yaparlardı. Demek ki kendi tarihimizi bile derinleştirmek ve gerçek Dünya uygarlığını da ortaya çıkarmak, yine bize kalıyor. O zaman ha gayret gardaşlar. Çünkü misakı vatan için önce sathı müdafaa, sathı müdafaa içinde de önce sathı gözlem gerekir…
                                                          
                                                                         Serendip Altındal



3 Eylül 2019 Salı

YAPAY DEVLET..



            Bana göre Atatürk inkılabının mihenk noktası, Devletçi bir milli kapitalizmdir. Çünkü bizim gibi Avrupa sanayi ve fikri kalınma devrimini kaçırmış, 150 yıllık bir uykudan sonra ancak ikinci Meşrutiyetle, modern Dünyaya gözlerini açabilmiş bir Devletin, başka da milli bir kalkınma modeline yönelme lüksü de yoktu. Dolayısıyla Atatürk de bu en doğru modeli uygulamıştı ülkesinin şartlarında.
           
            Öyle ki; bundan sonra da önce, Devlet korumacılığını yarı yolda bırakarak milli kaynak ve sanayimizi emperyalist Devletlerin tensiplerine terk eden angaje siyasilerden, sahte sanayicilerden biran önce kurtularak, Atatürk inkılabını tamamına erdirmek üzere, milli kalkınmamızın kaldığı yerden yoluna devam ettirilmesi acilen sağlanmalıdır.

            Ancak ondan sonra ve eğitilen milli sanayicilerle birlikte ve tam bağımsız bir stratejiyle, liberal kapitalist düzenden söz etmek mümkün olabilir. İşte bu doğrultuda Atatürk inkılabını terkedildiği noktadan tekrar ayağa kaldıracak sihirli ele sahip ve milli bir Hükümete hiç olmadığı kadar acilen, ihtiyaç vardır. Ve bu sayede, yeniden Dünya Devleri arasında yer alabilmemiz mümkün olabilecektir ancak.

            Yalnız bu işler için aynı bağlamda; yapay İslam paradigmasını, yani menşei belirsiz lakin Vatikan vaftizli terörist İslam himayesini terk etmiş, çevre ilişkilerinde en doğruyu bulmuş, yurtta sulh cihanda sulh zırhına bürünmüş bir Devleti elbette şiar aldığımızı, bilmem tekrar söylemeye gerek var mıydı?

            Buna rağmen hiç unutulmaması gerekense, bu yeni Hükümetin, Cumhuriyetimizin bin bir meşakkat, bühtan ve dökülen kanlarımızla yerine koyduğu tüm milli kazanımlarımızı, AKP Hükümetinin iktidar yılları içinde babalar gibi yok ettiğini de düşünürsek; bu büyük hasarı da sil baştan yerine koymak zorunda da kalacak olduğudur.
             
            Yani Devletin yeni sanayi fabrikalarını iğneden ipliğe kadar kurup, eskileri revize edip yeni olanlarıysa tam millileştirerek yeni veya eski sahiplerine nominal değerlerle ve faizsiz uygun geri ödemelerle teslim edip, usulen ve hakça vergi ödemeleriyle de, kendi hazine tahsilatını geri alması gerektiği, bilhassa vurgulanmalıdır.


             Bu bağlamda da serbest liberal kapitalist; ama yabancı sermayeye haraç ödemeyen bir milli ekonomik sistemin, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi önünün açılması gerekmektedir.

            Yani amaç, Atatürk’ün de formüle ettiği gibi Devlet desteğiyle bütün zirai, ticari ve sanayi kalkınma için gerekli tüm alt yapısal desteği sağlayarak, bütün faaliyetlerin, araç ve gereçlerin, tam bir düzen ve nizam altında o ilk inkılap ruhuyla, adil ve hakça milli ve özel teşebbüse devrinin sağlanması olmalıdır.

            Sonra da her şeyin ki sistem kusursuz, tam ve istence uygun olarak, salt milli işleyinceye kadar da Devlet kontrolünün eksiksiz uygulanması elzemdir. Şayet işçi eğitimine ve milli üretime katkı sağlayacak yabancı sermayenin de sisteme girmesi isteniyorsa; yabancı sermayenin yerli ve sözde ortak birlikteliğine, asla ve zinhar izin verilmemelidir. Dolayısıyla milli müteşebbis yabancı sermayeye ancak rakip olmalıdır, sözde ortak değil. Ve hiç yadsınmamalıdır ki ancak bu düzen, atalet uykusuna dalmış inkılap ateşini, yeniden alev haline getirecektir.

            Bu görüş ilk Cumhuriyet döneminde de savunulan lakin değeri pek kavranamayan, inkılapçı kadro hareketlerinin de özeğidir aslında. Atatürk, İnönü gibi mümtaz Devlet adamlarımızdan sonra ne yazık ki ekseriyeti vasıfsız, liyakatsiz,  idraksiz, demagog ve sadece kendi menfaat ve ikballerine yönelik siyasilerin keyfi ve başıbozuk idarecilikleri sayesinde, ne yazık ki bu günlerimiz yaşanır olmuştur. Lakin elbette bu da ülkemizin kaderi olmayacaktır. Ve bugünlerde tarih olacaktır kuşkusuz.

            Nato dâhil bundan sonra da yabancı ordularla yapacağınız ittifaklarda şayet ordu Komutanlığınız Korgeneral seviyesinde kalırsa, ordunuzun diğer ittifak Ordularının Orgenerallerinden hep emir alan durumunda kalacağını da biliyor musunuz bre Şahinler. Bu da çook düşünerek tek başınıza aldığınız bir karar mı? Yoksa başkalarına mı ait bu dâhiyane fikir. Sizin Reisiniz var, alışıksınız emir altına. Lakin Liderini de kendisi seçen Türk Milleti, acaba öyle mi?

            Muhalefetin ısrarlı konu mankenliği ve Erdoğan’ın Başbuğluğunun yakında ülkemin ipini çekecek sinsi birliktelikte olduğunu, ne zaman anlayacaksınız acaba? Ülkemiz yabancı komuta kademesi altında eyaletler bileşkesi olarak, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kimliğini kaybettiği ve YAPAY DEVLET konumuna indirgendiğinde mi?

            Devletimize o zaman Yeni Amerika da denmeyeceğine göre, ne deneceğini de bir düşünüverin bir zahmet. En iyisi siz vasıfsız demagoglar, bugüne kadar en iyi yaptığınız işi, kalan sayılı günlerinizde de yapmaya devam edin de, hiç olmazsa ballı maaşlarınızı, masallarınızla, en azından meddahlar gibi biraz hak etmiş olun.

            Kapitalist, liberalist, emperyalist üç ayrı adam gibi görünse de aslında tek bir emperyalist yumruğun bileşkesidirler. Karşılarındaki Sosyalisti şaşırtmak için üç ayrı sanal hedef algısı yaratırken yine de, ağır ve emin adımlarla hedefe yaklaşan bilge Sosyaliste, sonunda savaşı kaybedeceklerinin de bilincindedirler neresinden bakılsa.

            Feyzioğlu’na gelirsek: Bana göre kendisine Sarayda, düşündüğüm ve beklediğim konuşmayı, Cumhuriyetin bir Baro Başkanına yakışır üslupta yaparak, 30 Ağustos gününün bütün vakarı ve dik duruşuyla bir Atatürk ve Cumhuriyet çocuğu olduğunu da ortaya koyarak, bütün hukukçuları ve vatandaşlarını temsil etmek düşerdi. Ve bunu da yapmıştır.

            Esasen Saraylı hazırun ve orada ne aradıklarını bilmediğimiz Arap misafirlerin de belki duymayı pek beklemediği, ama asla da yadsıyamadığı, hukukun tarafsızlığı vurgusu da tam yerine nokta atışı oldu. Sayın Feyzioğlu, Sarayda kendisiyle birlikte kurumunu da başarıyla temsil etiği için kendisini kutlamak yakışır bize de. Ne var ki milletin Vekili geçinen birileri, Feyzioğlu’ndan Sarayda neredeyse silah çekmesini bekliyorlardı herhalde. Öyleyse bu nasıl bir etik siyaset ve nasıl bir anarşist mebus anlayışıdır.

                                                           Serendip Altındal



23 Ağustos 2019 Cuma

CEVAPSIZ SORULAR..


            Yaşamakla, yaşamamak arasındaki kılcal olgunun farkındalığından uzakta kalarak geçirdiğimiz son dönemin taşıdığı algıya göre; Türkiye’mizin Avrupa, Asya ve Amerika arasında halen de, Sevr döneminde olduğu gibi bir paylaşım ülkesi olarak kabul gördüğü anlaşılıyor.

            Baksanıza, en değerli gücümüz olan ordumuz ve milli kaynaklarımız bile birkaç besleme ve emperyal planlı ayak oyunuyla saf dışı bırakılmadı mı? Bu demektir ki, milli müktesebatımız bağlamında bundan sonra karar verme hakkına sahip olacakları ilhamını da bizden almış olanlar, ne isterlerse bize yapabileceklerini de düşünüyorlardır şüphesiz artık. Ne ki Atatürk döneminde aynı ilhamı kesinlikle almamış olduklarını da, asla yadsıyamazlar.

            Hele aynı bağlamda, Erdoğan iktidarını başımıza süs olsun diye getirmediklerine göre! Herhalde böyle düşünmekle de yerden göğe kadar haklı olmalıdırlar. Öyle ya biz onlara bütün yolları açıp, imkânları yaratıp, ne istedilerse de vermedik mi? Ve böylelikle de biz hasımlarımıza; daha başından itibaren milli müktesebatımız üstünde oynanan ve oynanacak olan bütün entrikaları, sineye çekmiş bir görüntü vermiyor muyuz?

            Sıkıntılarımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de üstüne yangın belası çıktı. Ülkemizin en değerli orman alanları, peş peşe yakılmaya başlandı. Aynı paralelde ise Demokrasi tramvayı içinde Güneydoğumuzda, demokrasi nimetlerinden(!) aşırı nemalanan HDP’li Belediyeler, kendilerine tanıdıkları otonom iradeye dayanıp, eyaletleşmeye doğru ilk adımları atarak, milletin parasını ve rızkını sorgusuz, sualsiz, onun kanına susamış emperyalist lejyonerlerine, peşkeş çekmeye başladılar. 

            Daha BOP projesi yola çıkarken ve ‘çok güzel şeyler olacak’ denirken, bir gün bunların olacağı da belli değil miydi? Kuruluşundan itibaren bölücü teröristle işbirliği yaparak, esasen anayasaya karşı gelen bir Partinin, serbest seçim hakkı dahi kurucu Anayasamıza göre yasal olmazken, sandıktan çıkanların da azledilerek yerlerine kayyum atanması da aynı şekilde bir yasal ihlaldir.

            Yani şimdi Devlet haklı olduğu halde; ama iki defa yasa ihlali yaparak, Dünya kamuoyu önünde haksız duruma da düşmüştür. Böylesi ahmaklık ise ne görülmüş ne de duyulmuştur. Oysa bu Parti daha yolun başında kapatılsaydı, şimdi adı bile çoktan unutulmuştu. Gel de Stalin’i anma şimdi. Bölücülerin alayını temizlemiş olan Kafkas Moğol’u, ülkesinde bölücü amaçlı bir Partiye, seçilme hakkı verecekti ha! İşte buna sadece gülünür. PKK bölgesinden oy umudunuz, bakın sizi ne hale düşürdü Efendiler! Yalnız bilin ki sadece sizler kendinize güldürmüyorsunuz.

            Bu kaotik durumdan, muhalefetin can damarlarına kadar kuruyan mefkûre anlayışının ve inkılapçılığının da aynı hazin iflası, birlikte sorumludur. O halde milli insan kaynağımızın bu kahredici ataletinin ana nedeni nedir. Yoksa sadece tek neden, kaynağın, 1950’lerden itibaren, bugünde tavana vuran ve eğitim mucizesi olan Köy Enstitülerimizden başlayarak; gün be gün yok edilen milli eğitimi midir sadece! Ne oluyor, nereye gidiliyor, ne yapılmak isteniyor!

            Yoksa hepsi, bütün yaşanan Kurtuluş mucizesi hayranlık uyandırıyor ve hala mazlum Devletlerin de ideali oluyorken; ülkemizde Atatürk’ün yüce onur mücadelesi ve inkılaplarına ne oldu? Hepsi buraya kadar mıydı? Ki hiç sanmıyorum. Öyleyse nerede benim aslan yürekli yiğit vatandaşlarım, Emmioğullarım. Çünkü bu sorunun cevabını, sadece onlar verebileceklerdir.

            Böyle evham yazıları mı yazmak zorunda kalacaktık bu güzel vatanımızda. Emperyalist İngiliz bir zamanlar sömürgesi olan Çin’e, ülkeyi terk ederken de afyon savaşları vs. gibi müdahalelerle, çok zarar vermiş; ama yine de kovulmaktan kurtulamamıştı. Tarihçileri H. C. Wells bile bunun nedenini; ‘Çin şartlarını ve idealini bilen bir İngiliz’e karşın,  herhangi bir İngiliz’in bütün bildiklerini bilen 100 Çinli vardır’ sözüyle ifade etmiştir.

            Bütün bu insanlık özürü müdahalelerle, provokasyonlarla, uyuyan ve bir zamanlar, bugün Türkistan denilen, Doğudan Batıya bütün orta Asya’yı işgal eden Göktürk bayrağı altında, bugünkü topraklarının da sahibi olduğumuz ve o zamanlar büyük Göktürk Devletini, Saraylarına ajan kadınlarını sokarak, çeşitli entrikalarla Doğu ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye bölen Çin, uyandırılmış ve şimdilerin haşmetli konumuna yükselmiştir.

            Bugün artık İngiliz’in değil; ama bütün AB’nin gücü bir Çin’e yetebilir mi? Peki biz Türkler bugün onların da üstünde Dünya’nın en büyük tek gücü olabilecekken, bugün neden bizi, bir zamanlar Türk’ün vasalları olanlar bugün fersah fersah geçtiler. Sizin de anladığınız gibi, işte hep bu zaaflarımız ve ikbal düşkünlüğümüz yüzünden.

            Bakın alıcı gözlerle çevrenize, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Aynı ikbal ve kadın entrikaları, Batıda Atilla önderliğindeki Hunlarımız ile Roma arasında da yaşanmıştır. Bütün Avrupa Kıtası Türk vasalı olmuşken, önce Atilla ve kardeşi Bleda arasına sokulan ve bazı Hun – Hun adını Romalılar takmıştır - Komutanlarına ikbal dağıtan Ortodoks entrikalarıyla, Hunların – ki asılları Deşti Kıpçak’ın Kıpçak Türkleridir - hızı, giderek ordunun ve birliğin dağılmasıyla kesilmişti. Bugün de aynı şeyleri yaşamıyor muyuz acaba? Yoksa Türk’ü kim durdurabilir ki?

            Atatürk’le bir emperyalist Kurtuluş savaşı veren Türkiye, Atatürk’ü de örnek alan Çin’le bir tutulamazsa da, Çin’in bizi fersah fersah geçtiği de yadsınamaz. Biz de ise doğru başlamış lakin maalesef yarım bırakılmış Atatürk inkılap devrimi tamamlanmadan, özgün ve bağımsız bir kalkınma mümkün olamaz.

            Diktatör denilen ve iki milyon insanı telef eden Stalin bile rejime sağdık bir milliyetçi olduğu için ülkesini, senelik %20 üstünde istihsal ve milli hâsıla artışıyla bugünkü erişilmez konuma taşımıştı. Ve şayet Stalin olmasaydı, bugün Rusya da bir AB sömürgesi veya tarih olacaktı muhtemelen. Öyleyse böyle diktatöre can kurban.

            İlk Çağların genetik Türklerinin provokasyonlara karşı ne kadar hassas, alerjik ve iş bitirici olduklarını belgeleyen sayısız örnek vardır. Buna rağmen neden Çin olamadıkları ise ancak, Çinliler gibi dar bölgeye yerleşik lakin bir gün patlamaya hazırlanan bir bomba olmadıklarıyla izah edilebilir. Çünkü Türkler asla yerinde durmaz göçer, dar alanlara sığamaz ve sürekli yeni topraklar keşfeder onları sahiplenirlerdi.

            Yani ehil olmayan bir lider emrine asla giremeyen mental ve özgür ruh yapılarıyla elbette Çinli de olamazlardı. Beğendikleri bir mekânda kalınca da zaten çok büyük Devletler çıkmıştır hep ortaya. Sonuncusu da 650 yıllık Osmanlıydı. Bakmayın Osmanlı adına. Osmanlı da, iğneden ipliğe, çıradan çöpe Türkoğlu Türk bir Devletti aslında. Her ne kadar bazı ansızların işine gelmese de. Ne var ki tarih hep gerçekleri söyler.
             
            Ve bir gün ülkemde, neden Erdoğan mefkûresinin bitmek zorunda olduğunu açıklayacak bir insan bile bulunamayacakken, Erdoğan mefkûresiz ligini açıklayacak sayısız tarihi belge bulunacaktır her yerde.

            Doğumuzda kurularak ve Hopa’dan Karadeniz’e çıkması planlanan büyük Kürdistan(!) projesine, bırakın bizi; ama önce Rusya’nın alışılmışın da dışında bir itirazının olması gerekir. Çünkü bu yeni durum, Batı emperyalinin Ukrayna’yı bile aşan büyük bir manipülasyonunun göstergesidir. Rusların ona nasıl cevap verdiği ortadadır. Ve bu durum en fazla da Rusya’yı tehdit eder. Buna rağmen itirazı olmayacak bir Rusya’nın ise artık Devler sofrasında yeri de kalmamış olacaktır.

            Arada sırada bir takım cüceler Kralın soytarıları gibi her fırsatta ortaya çıkıp, boylarına bakmadan koca Dev Atatürk’ü, Menderes, Özal, Demirel vs. gibi çapsızlarla mukayese etmiyorlar mı? Hani teşbihte hata olmaz; ama altın evlilik yüzüklerini geri dönüşümsüz hurdalığa fırlatıyor sanki bunlar. Ne diyelim, artık çok geç olsa da, Allah bunlara da biraz akıl versin. Zira sonları çok karanlık gözüküyor.


            Feyzioğlu’nun vaktiyle Erdoğan’la yarım kalmış bir hesabı vardı. Bana göre Sarayın davetine bütün Barolar Birliği adına icabet ederek, bütün hukukçuları temsilen Saraylılara ve vatandaşlarına duymaları gereken mesajları vermesi çok yerinde olacaktır. Şimdi artık bu beyanların bir milli misyona tekabül edip edemeyeceğini bekleyip göreceğiz. Öyleyse top artık Feyzioğlu’ndadır.

            Birbirinden farklı ve uzak noktalarda neredeyse otomatik bir zamanlamayla çıkarılan orman yangınları, ortalıkta fazla da tetikçi gözükmediğine göre, sanki havadan dronlar ve yüksek teknoloji ürünleriyle yapılıyor intibaını veriyor. O halde soru şu olabilir: Kullanılması bile profesyonel bir eğitim gerektiren bu araçları, terörist çapullara kim veriyor veya daha doğrusu da, kim bizatihi onlar hesabına kullanıyor. Bu meyanda ise hani rüzgârın getirdiğini de hesaba katarsak; acaba Çekiç Güç ne işe yarıyor(!) dostlar…

                                                           Serendip Altındal














17 Ağustos 2019 Cumartesi

KAOS KAVŞAĞINDA TARİHİ MİSYON..


            Tanrı bile Evren üzerindeki hakkını izhar etmiyorken; bazı ölümlü iki ayaklıların, ne badireler geçirmiş şu Dünya ya sahip olma sapkınlıklarına ise ancak gülünür. Binlerce yıllardır bu emeli hiç ardına koymayan Homosapien, sonunda her zaman başını taşlara vurmak zorunda kalmış ve tarihin gayya kuyusunda yok olup gitmiştir. Ne ki her zaman da bir yenisi çıkmıştır ortaya.

            Ve yeni sapkınlarda aynı temayül ve ihtirasları doğrultusunda bok yolunda helak olup gitmişlerdir. Lakin insanoğlu denen Şeytan/tanrı yine de bu kayıplardan hiçbir şey öğrenemez. Hey tanrı, ne salak şeydir aslında, şu insan denilen mahlûkun. İyiki bir de akıl vermişsin ona. Ya bir de vermemiş olsaydın ne olacaktı kim bilir.

            Akıl dediğimiz kafamızın içindeki tutanak mübaşirine, sormadan, ona danışmadan alelacele yaptığımız işlerin hep elimizde patladığı da tecrübeyle sabittir. Buna rağmen o mübaşire danışmadan rastgele yaşayanlar, acaba nasıl yorumluyorlar kendi hayatlarını diye de hep sormuşumdur kendime.

            Öyle ya bakın, USA markalı Çekiç güç tam tekmil Şanlıurfa da. Oysa bizim bu çekiç gücü, çok iyi analiz etmiş olmamız gerekmiyor muydu? Hele de Irak, Libya ve Suriye felaketleri daha sıcakken. Eh artık şimdi o bölgemizden başlayarak Batıya doğru, Türkiye Eyalet bayrakları da yavaş yavaş dokunmaya başlayacaktır artık.

            Öyleyse ‘sabrımızı test etmeyin’ diyen birilerinin avazları, Batı rüzgârına kapılıp Ağrı dağında buhar olup yok oldu anlaşılan. Esasen iktidar yaftalı iktidarsız beyinlerden, daha fazlası da beklenemezdi. Arkadan gelecekleri avucumun içi gibi öngörebiliyor olsam da, onları yazmaya inanın, ne elim ne de gönlüm yetiyor.

            Madenler meselesi, yabancı ve farklı görüşler, anti milli yorumlar kervanına kaptırılmayacak kadar ciddi ve bağlamında milli bir meselemizdir. Kaz Dağları veya Ördek Bahçeleri, ormanları falan derken, dikkat edilmesi gereken ilk hususun; milli madenler istihsalinden elde edilecek ana gelirin, önce kimin Devlet hazinesine akacak olduğunun, biran bile gözardı edilmemesi olduğudur.

            Kara gün rezervimiz olan Hazine altınımızı bile, kuyruklarına tutunarak yol almaya çalıştığımız beslemeler, İngiliz’e – ki kimdir bu İngiliz – teslim ettiler.  Yani ciğerimizi bile kediye teslim etmediler mi bunlar? Biz de oturmuş milli madenlerimizden bahsediyoruz hala. Amma da abesle iştigal hani yaptığımız. Yalnız unutulmasın ki yaptıkları yapacaklarının asla garantisi değildir Türk milletinin. Çünkü sağı, solu hiç belli olmaz anlayacağınız.

            Sözün özü; bizim milli kaynağımız bizim milli hazinemize akıyorsa mesele yok.  Yoksa derdimiz daha da artmış demektir kısaca. Amerika’nın güçle korkutma siyaseti artık ölüm uykusuna yatmıştır. Şimdi sırada kalbi tekleyen Doları vardır artık. Yakında o da tedavülden kalkınca, Amerika için hala Dünya liderliği, birinci temayülü olarak kalacaksa, bundan böyle bütün varlığını ortaya koyup, total bir savaşa girmekten başka bir çıkar yolu kalmayacaktır. Bu da esasen en son hatası olacaktır bu Dünyada.

            Ya da yine aşağıdan alıp, birinci Dünya Harbinde olduğu gibi hazırlanabilmek üzere zamana oynayacak ve yeni bir Baharı bekleyecektir. Yalnız bu dönemde ise Liberalleriyle tek parça halinde kalabileceğinin de hiçbir garantisi olmayacaktır artık. Yani nereden bakılsa durumu pek iç açıcı değildir yakın gelecekte biraderin.

            İşte ister istemez bir gün Dünya insanını yeniden düzene sokacak olan tarihi devinim, yine icraatını yapacak ve bu Dünya’nın toprakları, tüm hayat varlığı yine gelecek nesillere, dolayısıyla da sadece tanrıya kalacaktır. Yani ‘vay gidene mi’ dersiniz, yoksa ‘bak şu konuşana mı’ bu da size kalmıştır artık dostlar.

            Yalnız bu arada insanoğlu da kendisiyle kavgalı olmamalıdır. Çünkü bu Dünyadaki gerçek dostu aslında yine kendisidir. Bir misal verelim; Şayet milli halterci Naim Süleymanoğlu kendi rekorlarını peş peşe kırmaya kalkmasa, sadece başkalarının rekorlarını egale etseydi, muhtemelen kalbini genç yaşta bu kadar zorlamayacak ve hala şampiyon olarak bugün de yaşayacaktı şüphesiz. Ve şimdi kendisi gibi başarılı olabilecek milli sporcularımızı da yetiştiriyor olacaktı. İşte bu da kendisiyle statik mücadele halinde ve ihtiraslarına dur diyemeyen bütün muhterislere kapak olsun.

            Bakanlıkların bir bir Ankara’dan ayrılıyor olması, giderek eyaletlere dönüşümün de habercisidir aslında. Böylece Cumhuriyet Devletimiz giderek adım adım elimine edilerek parçalanıyor. Biz ise afakla dans ediyor, önümüze atılan gündem çerezleriyle birbirimize kadeh kaldırıyor, avunuyoruz. Bu arada bozuk düzenden bir o kadar sorumlu olan muhalefet ise, içi boş rüyalarla güzellik uykusuna devamda ısrar ediyor, etsin bakalım, nereye kadar!

            Akıl taşıyan herkes kendisinin peygamberidir aslında. Lakin ne hikmetse bunu bilmez veya böyle düşünmez ve hep başkalarından bir lider arar kendisine. Belki de milletine ‘hepiniz bir Atatürk’sünüz’ diyen Atatürk, bu hususu en güzel ifade edendir…


            Erken seçim olsun mu, olmasın mı paradoksu üstünde dikkatle durulması gereken bir meseledir. CHP tarafına göre erken seçim, giderek kendi batağında boğulmakta olan AKP’ye can simidi atmak olur. Hâlbuki AKP kendi ipini çekmektedir nasılsa. Eko-politik bir kaos kavşağında ve dizlerinin üstündeki Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmak içinse ancak, yeni bir Sivas Kongresi bileşkesinde kurulmuş acil bir milli Hükümete ihtiyaç vardır.

            İş bu safhaya gelince de, gerçekte CHP içinde de ilk önce, kuruluş ilkelerine dönüşüm kaçınılamaz olacaktır. İşte bu tarihi revizyon da ülkemizin gelecek müktesebatı bağlamında, çok ihtiyacımız olan ve dört elle sarılmak, onu korumak zorunda olduğumuz tarihi bir misyonun miladı olacaktır…
           
                                                                       Serendip Altındal



10 Ağustos 2019 Cumartesi

GÖRECELİ TASAVVUF..


            Ön Türk atalarımız, güneşi tanrılaştırmakla (Tengri) ne kadar isabet kaydetmişler değil mi? Çünkü gözle görülür; ama elle tutulamaz varlığıyla güneşimiz, bu âlemde bizim varlığımızdan sorumlu tek enerji kaynağımız ve yaratanımızdır. Ve bir gün enerjisi tamamen soğurulup, o da kendi karadeliğinde yok olurken, beraberinde bütün uydularını da canlı, cansız küllen kendi karadeliğinde tanrı maddelerine ayrıştıracaktır. Ve hepimizin kaçınılamaz sonu, sönen güneşimizle ayni anda gelecektir. Yani kader yazgımız aslında birdir.

            Meğerki bir başka güneş sisteminde o zamana kadar bir koloni kurabilmiş olalım. Tabii oralardaki güneşleri de sonunda ayni akıbet beklediğinden, anlaşılıyor ki insanoğlunun bu evrende sonuna kadar var olabilmesi, ancak sistemden sisteme sıçramakla (kaçmakla) mümkün olabilecektir. Ne acıklı bir durum, kendini dev aynasında gören zavallı insan adına!

            İşte bu durumda da bizler için, artık bizimkinden başka güneşlerin, uyduların, evrenin veya tüm kâinatın herhangi bir kıymeti harbiyesi kalır mı o zaman. Yani bizim güneşimizden ya da varlık nedenimizden sonra, ondan sonrası ise artık tufandır bize dostlar. Acaba bu tespitlere, Sam Amcanın torunu ve dağ eşkıyası ile metres hayatı yaşayan Trump ne derdi. Hele de kadim dostu(!) Türkiye’nin hudut güvenliği için, 32 kilometreyi bile çok gördüğü bu günlerde.

            Demek ki ön atalarımız bilim kurgusal ve uhrevi varlıklara, peygamberlere pirim vermemekle, onları varlık nedeni görmemekle bilimsel, determinist ve bizden çok daha ileri ve akılcı insanlarmış. Onlardan bir şeyler öğrenemediğimize göre, bunca yıl boşuna yaşamışız meğer. Bundan belki milyonlarca yıl sonra da, bir takım pozitivist yaklaşımların dışında ilk yaratıcı hakkında, vaktaki başka sistemlerde de onu arıyor olsak da, Tengriden öğrendiklerimizden fazla bilgi sahibi olamayacağımız, belki de bu evrensel özlemin değişmez tek kuralıdır.


            O halde doğru olanın sahibi Türk’ü yok etmek değil, yüceltmek gerekir ki insan nesli de birlikte yücelebilsin. Harp en mazlum insandan bile sırası geldiğinde gözü kanlı barbar bir vahşi yaratabilir. Çünkü nefsi müdafaa ateşi sizi teslim aldığında var kuvvetinizle önce canınızı sonra da cananınızı kurtarmak zorunda olduğunuza iman etmişsinizdir artık. Çünkü cananınızın canı da, ancak sizin ki kurtulmuşsa var olacaktır. Hâlbuki toplu mekânımız olan evrenimizde, daha öğrenecek olduğumuz o kadar çok şey var ki.

            Mevcut paradigmalar bolluğunda Ortadoğu’ya baktığımızda, aslında şimdilerde onunla yatıyor, onunla kalkıyor olsak da, iştirakçilerin hepsinin gerçekte birbirlerinden çekindiğini ve içlerinden birinin önce kesin bir çözüme yönelmesini beklerken; ama nedense turbo-siyasetin de kilitlendiğini anlamakta zorlanıyoruz. Ve bu durumda ani kararsızlık veya ani bir ters kararın, neler getirip neler götüreceğini bilemiyoruz. Hatta bakarsınız çok şeyler beklerken, total bir atalet sessizliği sarmalında sükûtu hayale uğramamız da pekâlâ mümkündür.

            Hani kavgada nasıl ilk vuran kazanırsa, taraflar için öyle bir durum da söz konusudur. Ve bu bileşkede en sıkıntılı ve tamamen nefsi müdafaa durumunda olan bizim, ilk yumruğu vurma hakkımız da bakidir laf aramızda hani. Ve kimse de neden vurdun diyemez aslında bize. Lakin Ortadoğu’nun bir sokak kavgası mizahını aşan çok ciddi bir konumu olduğu da asla unutulmamalıdır. Çünkü yanlış kararlar ve eylemlerin arkasında yeni bir Dünya harbi sorumluluğu veya sorumsuzluğunun da gizlendiğini kesinlikle yadsıyamayız.

            İşte bu nedenle de Ortadoğu’da, bütün oyuncular top çevirip duruyorlar ya zaten. Tamam, da bu işin sonu nereye varacak o zaman. Dolayısıyla bu konuda şimdilik kesin öngörülerde bulunmak hatalı olur. Herhalde sadece birinin bile hatalı pas vermesi, topu kendi kalesine sokacak gibi gözüküyor. Bakalım önce kimin sabır taşı çatlayacak.


            Kıbrıs gazı konusunda ise Türkiye ile antlaşma sağlamayan Yunan’ın; anlaşıldığına göre emperyalist ittifakçılar yine başını yiyeceklerdir. Tıpkı vaktiyle Yunan Ege’si vaatleriyle başını yedikleri gibi. Yalnız bu da sonunda Yunan’ın, tekrar aklını başına devşirerek dost ve düşmanını daha iyi tefrik etmesiyle sonuçlanır elbette yine.

            Bölgenin teknik, ekonomik, siyasi ve stratejik özelliklerine girip kafalarımızı fazla karıştırmadan, çözümün salt sebep sonuç ve önce de bölgesel Devletlerin yararı, zararı bileşkesinde ele alınarak, bölge halklarının anlayacağı nitelikte açıklanması da, belki de bu yüzden çok önemlidir aslında. Tabii şayet milletimizi de arkamızda görmek istiyorsak. Ki bütün var olmuş ve olacak zaferler için de bu husus kaçınılamazdır.

            En samimi dileklerimle, bütün okur ve dostlarıma, mutlu gönül aydınlığında Bayram günleri yaşamalarını, yürekten temenni ediyorum…

                                                                       Serendip Altındal



3 Ağustos 2019 Cumartesi

27 MAYIS ÜZERİNE..


            Milletin milli, uhrevi duygularıyla ve müktesebatıyla oynayarak iktidarda kalma düşüncesinde olanlar her zaman açık düşmüş ve bu günahlarının kefaretini çok acı ve elemli biçimlerde ödemişlerdir. Bu nedenle uzağa gitmeye, çözümü ve bilgiyi yabancı ellerde ve kaynaklarda aramaya hiç gerek kalmadan, kendi zengin tarihimizin en yakın kaynaklarında bile bu konuda istediğimizden fazlasını bulabiliriz.

            Bugün yaşadıklarımızla benzer olaylar bileşkesinde, 27 Mayıs ihtilalinde darbe olarak betimlenen askeri müdahaleyi, aslında bir ihtilal olarak meşrulaştıran, hoş bugün nesilleri kurumuş olsa da, aşağıdaki gibi adil ve mukaddesatçı anayasa hukukçularımızda vardı bir zamanlar. O nedenle bu Saygın büyüklerini genç kuşak hukukçularımızın dikkatle okumalarında yarar vardır.


«Millî Birlik Komitesi ve Türk Silahlı Kuvvetler Başkumandanlığı tarafından yeni bir Anayasa ön projesi hazırlamak üzere Ankara'ya çağrılarak görevlendirilmiş olan İstanbul Üniversitesi Rektörü ve Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Ord. Profesörü Sıddık Sami Onar, İstanbul Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İstanbul Hukuk Fakültesi Esas Teşkilât Hukuku Profesörü Hüseyin Nail Kubalı, İstanbul Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Profesörü Ragıp Sanca, İstanbul Hukuk Fakültesi Esas Teşkilât Hukuku Prof. Tarık Zafer Tunaya, İstanbul Hukuk Fakültesi Doçenti İsmet Giritliden kurulmuş olan Komisyon, Rektör Sıddık Sami Onarın başkanlığında toplanarak, aşağıdaki esasları tespit etmiş ’ve Millî Birlik Komitesi Başkanlığına sunmuştur.

            Bugün içinde bulunduğumuz durumu adi ve siyasî bir hükümet darbesi saymak doğru değildir Devlet, hukuk, adalet, ahlâk, amme menfaati ve amme hizmeti fikrini temsil etmesi ve amme haklarını koruması gereken siyasî kudret maatteessüf aylardan, hatta senelerden beri bu mahiyetini kaybetmiş, şahsi nüfuz ve ihtiraslarla zümre menfaatini temsil eden maddî bir kuvvet haline gelmiştir. Her şeyden evvel hukuka bağlı sosyal bir kuvvet olması lazım gelen devlet kudreti, bu hırs ve etkinin gerçekleşme vasıtası haline getirilmiştir.

            Bunun içindir ki siyasî güç, asıl devlet kuvveti olan ordusuyla, adliyesi ve barolarıyla, üniversiteleriyle, kamu efkârının mümessili olan basını ve öteki sosyal kuruluş ve kuvvetleriyle her türlü manevî bağlantısını kaybederek devletin öz ve ana kuruluşlarına ve Türkiye’nin dünya devletler camiasında medenî bir devlet olarak lâyık olduğu yeri muhafaza etmesi bakımından olağanüstü değer ve önemde olan Atatürk inkılâplarına karşı yapılan baskı, üniversite gençliğine ve üniversitenin, 30 ve hatta 40 senelik meslek hayatını idrak etmiş eski hocalarına ve büyük bir istikbal vaat ederek yetişmiş ve yetişmekte olan yeni öğretim üyelerine ve yardımcılarına ve öğrencilerine karşı harekete geçmiştir.

            Şöyle ki: Kendi menfaat ve ihtirasına bağlanmayı kabul ederek meslek ve vazife şuurunu ve bunun kutsiyetini kaybeden birtakım idare âmirlerini ve polislerini veya polis kıyafetine sokulmuş meçhul kimseleri üniversiteye saldırtmıştır; hiç bir hukuk ve idare ilminin ve hukuka bağlı devlet rejiminin kabul etmeyeceği sahalarda silâh kullandırarak masum üniversite gençlerinin ölümüne, ağır yaralanmasına ve bir kısmının sakat kalmasına sebep olmuştur. Öğrencisini korumak ve vazifesini görmek isteyen üniversite hocalarını, dekanlarını ve rektörünü dövdürmüş, yerlerde sürükletmiş ve yaralatmış ve bunlara medeni bir memlekette en kötü insanlara yapılmayacak muameleleri yaptırmak suretiyle siyasal etkisini sürdüreceğini ummuştur.

Hak ve hukukla, devlet fikriyle hiç bir alâkası olmayan bu gibi hareketleri yaptıran bir zümre, artık sosyal bir kuruluş özelliğini yitirmiş bulunuyordu. Bu vakıa hükümetin sosyal ve milli bir kuruluş olmaktan çıkarak şahsi bir nüfuz ve ihtiras âleti haline gelmiş bulunduğunu göstermektedir. Meşruiyet bakımından da durum aynıdır: Bir hükümetin meşruiyeti sadece menşeinde, yani iktidara gelişinde değil, iktidarda, kendisini bu mevkie getiren Anayasaya riayeti ve millet efkâr, ordu, yargı ve bilim kuruluşları gibi kuruluşlarla işbirliği yaparak, hukuk nizamı içinde yaşaması ile ve devamı ile mümkündür. Hâlbuki hükümet ve siyasî iktidar, bir taraftan Anayasayı ihlâl etmiştir; kanunsuz icraatta bulunmuştur. Diğer taraftan hükümetin bir muvazene, sükûn ve huzur amili olması gerekli olduğu halde hükümet, devlet kuruluşlarını, politik ve sosyal kurumlan ve hatta bunların içinde yaşayan insanları birbirine düşürmek, halka ve dış âleme karşı bunları kötüleyerek bir anarşi amili yapmak suretiyle meşruiyetini kaybetmiştir.

Milleti temsil etmesi gereken Büyük Millet Meclisi de siyasî iktidar taralından hakikî bir teşri organı olmaktan çıkarılarak, şahıs ve zümre olmak suretiyle fiilen münfesih hale gelmiştir. Böyle bir durum karşısında devletin ordusu, idaresi ve her çeşit kurumlan kendilerine temel olacak devlet fikrini temsil etmek vasfını ve adı geçen kuruluşlar arasında denge amili olmak hürriyetini, siyasî kudretini, çoktan kaybetmiş eski iktidar bulunuyordu. İşte bugün ve bu sebeplerle devlet kurumları, siyasî kudreti ve meşru hükümeti yeniden kurmak mecburiyeti hâsıl olmuştur.

Millî Birlik Komitesi hareketini yani devlet kurum ve kudretlerinin idareyi ele almasını bu mecburiyetin, yani Devlet nizamını bozan, halkı birbirine düşürerek anarşiye yol açan, sosyal kurumlan işleyemez hale koyan ve bu kuruluşların dayandığı ahlâk temellerini yok etmeye çalışan fiili bir durumu önleyerek meşru ve sosyal nizamı tekrar kurmak ihtiyacının bir neticesi sayıyoruz.

Bu durum karşısında ilk olarak alınması gereken iki tedbir vardır.
Birincisi: Amme hizmetlerini, gerçekleşmesi istenilen ve milletçe özlenen demokratik icaplara şimdiden uygun yürüyecek ve insan hak ve özgürlüklerini koruyacak, kamu çıkarlarını gözetecek fiilî ve geçici hükümet kurarak idareyi devam ettirmek.

İkincisi: Devletin ihlâl edilmiş ve işleyemez bir hale gelmiş Anayasası yerine bir hukuk devletinin gerçekleşmesini sağlayacak devlet organlarını kuracak ve sosyal kuruluşların hak ve adalet prensiplerine, demokrasi esaslarına dayanmasını sağlayacak bir Anayasa hazırlamak, ayrıca milletin gerçek iradesinin ifadesine imkân verecek, bir çoğunluk istibdadına mâni olarak, siyasi kuvvetin soysuzlaşmasını önleyecek esaslar dâhilinde bir seçim kanunu meydana getirmek.

Kısa bir zaman zarfında başarılacak ve hazırlıktan sonra seçimlerle, demokratik kuruluşlar vücuda getirilecek ve hukuk devleti yeniden, gerçek ve tam manasıyla kurulmuş olacaktır. İşte Komisyonumuz bu Anayasayı hazırlamak üzere vazifeye çağrılmıştır. Bu, bir ön proje olacaktır. Bu vazifeyi en büyük ve şerefli bir millet, memleket ve meslek vazifesi olarak büyük bir şevkle geceli, gündüzlü çalışmakla yerine getireceğiz.

Komisyonumuz ilk olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden davet edilen görevli öğretim üyeleriyle, Ankara üniversitesinden davet edeceği avretim üyelerinden mürekkep bir hazırlayıcı küçük komisyon olarak çalışacak, hazırlayacağı projeyi Yargıtay, Devlet Şurası, Sayıştay, Askeri Kaza Hâkimleri gibi en yüksek kaza kuruluşlarından, basından, barolardan ve benzeri sosyal kurumlarla, uzmanlardan meydana getirilecek daha geniş bir heyetin ve Millî Birlik Komitesi tarafından kurulacak hükümetin tetkikine arz edecektir; Bu Anayasa projesinin hukukî şeklini alması için takip edilecek usul de ayrıca tespit edilerek umumî efkâra arz olunacaktır.

Müstakbel Anayasanın hakikî hukuk devleti fikrini gerçekleştirmesi, insan şeref ve haysiyetini, fert hak ve hürriyetlerini olduğu kadar sosyal hakları da güvence altına alması, devlet organlarını sosyal kuruluşların kuran ve koruyan bir denge amili olması, kanunların Anayasaya uygunluğunu sağlayacak kuruluşlara yer vermesi, bunun için de iktidarı teşkil eden bir Meclis çoğunluğunun meşru hak ve yetkilerini aşarak yarının iktidarı olabilecek bir Meclis azınlığını ezmemesi, demokrasinin en esaslı varlık şartı olan siyasi hayatı felce uğratmaması için gerekli bütün esasları ihtiva etmesi lâzımdır.

Bu prensipler üzerinde Komisyon üyeleri kendi aralarında olduğu gibi, Millî Birlik Komitesi Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetler Sayın Başkumandanlığı ile tamamen müttefiktir.
28 Mayıs 1960           Başkan: İstanbul Üniversitesi Rektörü,
                                    Ord. Prof. Sıddık Sami Onar
Üye                                                                Üye
İstanbul Hukuk Fakültesi Dekanı               İstanbul Hukuk Fakültesi Medeni
Ceza Hukuku Prof. Naci Şensoy                Hukuk Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu

Üye                                                                Üye
İstanbul Hukuk Fak. Anayasa                    İstanbul Hukuk Fak. İdare Hukuku
Prof. Hüseyin Nail Kübalı                           Prof. Ragıp Sarıca
Üye                                                                Üye
İstanbul Hukuk Fak. Anayasa                    İstanbul Hukuk Fak. İdare Hukuku
Prof. Tarık Zafer Tunaya                             Doçenti İsmet Giritli

            Şayet milli tarihimiz içinde sadece kendi çözümlerimizle bile yetiniyor olsak bize yeterli olurdu. Lakin bunun için her şeyden önce o çözümleri üretenlerinki gibi tertemiz bir vicdana, ahde vefaya, sosyal bilince, adalet etiğine ve aydın bir düşünce yapısına sahip olmak gerekir. Esasen aydın bir düşünce sermayemiz varsa bu diğer öğeler için de yeterli olurdu aslında.

            Aydın hukukçumuzun dün var olan sesi, bugün aynı hudutlar içinde neden duyulamıyor acaba? Kabahat iktidarın mı, milletin mi, hukukçuların bizatihi kendi yetersizliklerinde mi acaba?

            Şayet 27 Mayıs 1960 İhtilali, milli inkılabın devamı yapıda ve bir lidere de sahip olsaydı. Bugün Atatürk devrimini de sonuçlandırmış olacak ve muhtemelen bu günleri de yaşamamış olacaktık. Demek ki her eksik yeni bir öğreti fazlalığı oluyor insan aklı için. İşte bu fazlalıklarda gelecek nesillerimize mihmandar olacaktır artık.

            Yani 27 Mayıs, aslında bir ihtilal olduğu halde Milli Birlik Komitesinin iç ihtilafı nedeniyle ki daha önce komiteden ihraç edilen Türkeş liderliğindeki 14’ler ve daha sonra da Albay Talat Aydemir bileşkesinde iki darbe teşebbüsünün de - ki bunlar İnönü sayesinde akamete uğramıştı – eklenmesiyle, hatta bugün bile hala, siyasa ansızları ve muhterisleri ağzıyla darbe olarak vasıflandırılmaktadır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu yüzden de belgeli tarihin ne kadar önemli olduğu, bir kere daha görülüyor ya zaten.

            Aslında 27 Mayıs İhtilalini hazırlayanlar, başta Cemal Gürsel olmak üzere çok vatansever ve iyi niyetli askerlerdi. Bütün gayeleri, siyasi rejimi tıkanmış ülkeyi, yeniden yapılandırarak birliği ve bölünmezliği perçinlenmiş anayasa şemsiyesi altında, bir geçici milli birlik Hükümetiyle yeniden, demokratik ve tarafsız bir genel seçime hazırlamak ve iktidarı, vatandaşın seçtiği Hükümete derhal devretmekti. Öyle de yaptılar esasen. Ve şayet 1961 Anayasası olmasaydı, belki bugün Devlet bile değildik. Bu anayasa da özünde gençliğimize diğer; ama ibretlik bir armağandır esasında.

§    «Yeni Anayasanın başlangıç metni»
«Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan; Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları ile meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak, 21 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk milleti; Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, millî şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin, eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak Millî Birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinin, millî mücadele ruhunun millet egemenliğinin, Atatürk devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak; insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini, bütün hukukî ve sosyal temellerle kurmak için;
Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclis tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilân ve onu; asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile hürriyete, adalet ve fazilete âşık evlâtlarının uyanık bekçiliğine emanet eder».
     
      27 Mayıs sonrası darbe teşebbüslerinde Harbiye’nin itici rolü olması nedeniyle uykuları kaçan bugünün iktidarının, neden önce Harbiye’den kurtulmak istediğinin gerekçesi de ortadadır artık. Yalnız bilmek zorundayız ki, Ordusuz bir Devlet nasıl Devlet olamazsa; Harbiye siz bir orduya da ordu denemez.

Maalesef o dönem tek parti olarak iktidara gelemeyen; ama DP artıkları ve nemadaşları nedeniyle iki defa ancak koalisyon Hükümetlerinde yer almak zorunda kalmıştı CHP. Başvekil İnönü’ye rağmen daha fazla etken olamayınca ve bu Hükümetler savsaklamaya başlayınca da mevcut durum, iki darbe girişimine ve hazır sular da ısınmışken, bir an önce dinamik kalkınmayı arzulayan bazı askerlere (Albaylar cuntası) ışık tutmuştu.

            Ne var ki içinde bulunduğu, destek vermeyen; ama aksine köstekleyen şartlara rağmen İnönü, yine de her şeyi tersine döndürebilecek bu iki darbe macerasını, daha başlarken engelleyerek, ileri yaşında yine ülkesine ve bizi biz yapan Atatürk inkılabına, değeri ödenemeyecek en son hizmetlerini de armağan etmiştir.

            Aşağı da, affedilemez bir haksızlıkla Menderes ve arkadaşlarının ölümlerinden de sorumlu tutulan İnönü’nün, bu konuya da, cezaların açıklanması sırasında verdiği cevabı, yine kendine has yorumundan okuyacaksınız. Son karar da sizindir artık Sayın okurlar. Lakin tarafsız; ama lütfen adil (aydın) kalalım.

§          İNÖNÜ’NÜN İDAMLARDAN ÖNCE MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNE            GÖNDERDİĞİ MEKTUP

«Millî Birlik Komitesine»
«Siyasî suçlardan dolayı ölüm cezası bugün dünyada kalmamış gibidir».
«İnfaz meselelerinde düşündüklerimi şimdiye kadar muhtelif vesilelerle size ve temas edebildiğim Millî Birlik Komitesi üyelerine tam bir açıklık ve kesinlikle söylemekte kusur etmedim. Şimdi resmî vazife olarak son karar vereceğiniz anda Millî Birlik Komitesine bu konudaki düşüncelerimin resmen bildirilmesini sizden niyaz ediyorum».

«Orgeneral Cemal Gürsel
Sayın Silahlı Kuvvetler Başkumandanı ve Millî Birlik Komitesi Başkanı, Yassıada kararları tebliğ ve ilân edilmek üzeredir. Kararlar arasında ölüm cezaları bulunursa; bunların infazı Anayasaya göre Millî Birlik Komitesinin tasdikine bağlı olacaktır.
Kararın tebliğinden iki gün evvel yüksek makamınıza müracaat ederek ölüm cezalarının infazı hususundaki ciddî endişelerimin Millî Birlik Komitesine duyurulmasına tavassut buyrulmasını istirham ediyorum.
Memleketin siyasî hayatında mesuliyet sahibi olarak idam cezalarının tasdikindeki büyük zararları arz etmek için başka bir vasıtamız ve çaremiz olmadığından, müracaatımın zarurî görülmesini saygılarla rica ederim.
Mahkemenin her tesirden uzak olarak tam bağımsızlıkla karar vereceğine ve mahkemenin vereceği kararların âdil olacağına şüphe yoktur. Ancak Millî Birlik Komitesi üyeleri, ölüm cezalarının infazı için son söz sahibi olmak salâhiyetiyle teçhiz edilmişlerdir. Bu hususta Millî Birlik Komitesi üyeleri hâkimlerin kararlarına mesnet teşkil eden hukukî ve kanunî unsurlar dışındaki bazı gerçekleri ve zaruretleri göz Önünde bulundurmak mevkiindedirler. Ben bu müracaatımla, memleketin selâmeti bakımından hayatî ehemmiyette saydığım bu gerçekleri ve zaruretleri ortaya koymak istiyorum.

Sayın Orgeneralim;
Memleketimizin bugünkü halinde ne kadar az sayıda olursa olsun, ölüm kararlarının tasdik ve infazı yüksek millî menfaatlere her suretle aykırıdır. Kansız bir ihtilâl yapıldı. Böyle bir ihtilâlden bir buçuk sene sonra, geçmiş bir iktidar erkânının siyasî suçlarından dolayı idam edilmeleri, siyasî idamların bünyesinde zaten mevcut olan hak tereddüdünü azamî ölçüde artırmış olacaktır.
Suçluların en ziyade kahrını çekmiş vatandaşlar bile bu infazı aşırı bulacak ve müteessir olacaklardır. İhtilâlden bir buçuk sene sonra seçimlere gidiyoruz. Eski, yeni siyasî Parti mensupları arasında yaklaşma ve anlaşma çareleri arıyoruz. Bu çabalama içinde artık eskimiş olan siyasî suçlardan dolayı idam cezası tatbik etmek, siyasî Partiler arasında ve memlekette manen huzur teessüsünü imkânsız kılacaktır. Unutulmamalı ki yarın seçime gidecek ve seçimlerden sonra idareye katılacak siyası Partilerin çoğu, geçmiş iktidar Partisinin mensuplarına büyük mikyasta istinat etmektedir. Bunlar yalnız seçim esnasında, değil, seçimden sonra da ruhlardaki daimî bir yarayı işletmekten geri kalmayacaklardır. Ceza tatbikinin bünyesinde taşıdığı ibret ve tembih hassaları, şimdi infaz yapılmamasında daha ziyade mevcuttur. Memleket huzurunun ve vatandaş münasebetlerinin iyi yola girmesi için ümitlerin bağlanabileceği tek çare bundan ibarettir. Suçluların idam olunmaması, ayaklanma teşebbüsünde olacakların cüretini artıracağı endişesi mübalağa edilmemelidir. Ayaklanma teşebbüsünün maddî kuvveti hiçbir zaman devlet ve hükümetin kuvvetiyle başa çıkamaz. Bu teşebbüslerin dikkate alınacak tarafları daha ziyade ruhî ve manevî kuvvetleridir. Bu kuvvetler ise, idam cezasının infaz olunmasıyla artmak ve infaz olunmamasıyla zayıflamak istidadındadır. İnsanların tecrübesinin bir değeri varsa, bizim her yerde gördüğümüz sonuç budur.

Sayın Orgeneral;
Biraz da infaz meselesinin bir diğer önemli tarafına temas etmek isterim. Mahkemenin vereceği kararlara tesir edilmemesi ve mahkemece verilen kararların tatbik edilmesi, ordunun isteği olduğundan bahsedilmektedir Mahkeme kararlarına tesir edilmemesi arzusu ordu için tabiî bir ihtiyaçtır. En büyük millî müessesemiz olan ordumuzun adalet bağımsızlığı fikri ile dolu olmasını, millet anlayışının bir yankısı saymak lâzımdır. Bu arzu takdire ve saygıya lâyıktır. Yalnız, ölüm cezasının infazı ayrı bir meseledir. Nitekim Anayasa bunu, Millî Birlik Komitesinin hususî kararına bağlayarak kayıt ve şart altına almıştır. Eğer varit ise, ordu adına Millî Birlik Komitesinin idam kararının tasdikine icbar edilmesi haksız ve kanunsuzdur. Ordu adının böyle bir mevzuda kullanılması, Türk Ordusunun ebedî şerefi ne karşı saygı duygusu ile telif olunamaz. Ordu tesiriyle bir infaz muamelesi millette orduya karşı deva bulmaz bir kırgınlık yaratacaktır. Milletle ordu arasına girecek böyle bir hatıranın tepkisini düşünmek insana dehşet veriyor. Hulâsa, infaz kararında ordunun tesirini Millî Birlik Komitesince yerine getirmek, akla gelebilecek mahzurların en büyüğünü taşır ve tarih önünde, karar verenlere de verdirenlere de hesapsız vebal yükler. Ordunun böyle bir tesir yaptığına ve yapacağına asla inanmıyorum. Millî Birlik Komitesinin, ağır ve şerefli vazifesini tamamlarken, memleketin selâmeti bakımından duyduğum endişelerin üzerinde duracağını ümit ediyorum.

Sayın Orgeneral;
Türkiye bugün bir ittifak manzumesi içindedir. Her meselenin önünde, millî savunma için müttefikler arasında haysiyetli ve itibarlı bir mevkide bulunmamızın büyük ehemmiyeti vardır. Bu bizim için öyle bir ihtiyaçtır ki, bunda kusurlu olmak, hatta ittifak manzumesi içinde bizden daha kusurlu üyelerin bulunması ihtimalinde bile bizim için mazeret teşkil edemez.
Siyasi suçlardan dolayı ölüm cezası, bugün yeryüzünde hemen hiç bir medenî ülkede kalmamış gibidir. Türlü tehlike karşısında bulunan memleketimizin bekçileri ve koruyucuları olan Millî Birlik Komitesi üyelerinin ellerindeki aziz emaneti vahim bir itibar buhranına maruz bırakmayacaklarını hulûs ile ümit ediyorum.

Sayın Orgeneral;
İnfaz meselesinde düşündüklerimi şimdiye kadar muhtelif vesilelerle size ve temas edebildiğim Millî Birlik Komitesi üyelerine tam bir açıklık ve kesinlikle söylemekte kusur etmedim. Şimdi resmî vazife olarak son kararı vereceğiniz anda Millî Birlik Komitesine bu konudaki düşüncelerimin resmen bildirilmesini sizden niyaz ediyorum.
Üstün saygılarımın kabulünü istirham ederim Sayın Orgeneralim.
13 Eylül 1961 İSMET İNÖNÜ»

            Çağ dışı bir İstibdatı deviren, yedi düvele Devlet kimliğini kabul ettiren İstiklal kahramanı dâhilerimize sarhoş diyenlerin, onların doğru, berrak ve pürüzsüz akıllarına bakarak sadece kendi kafalarını değil, saatlerini de ayarlamaları gerekir aslında.

            O halde yere batsın benim kişisel ikbalim. Hele de bir tarafta Turancıların diğer yanda şeriatçıların arasında sıkışan ve biz büyüklere yardım dilenen sorgulu gözlerle bakan körpelerimizin feryatları tavan yapıyor ve karartılan gelecekleri yeni ışıklar bekliyorken…
           
                                                                                   Serendip Altındal