9 Ağustos 2018 Perşembe

LOZANNAME..


            Batmakla, batmamak arasında bocalayan geminin kalan tek cankurtaranı olan CHP’deki son gelişmeler, inanın bizi kahrediyor. Hemen söyleyeyim ki ben Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsaydım, elimde Kurultay isteyen 50 delege oyu bile olsa, hemen Kurultay kararı alırdım. Değil ki 580 filan istenç oyu olsun. Ve yine de gerekirse geçerli oyu alır veya alamazdım; ama bunu fazla da takmazdım. Çünkü iktidarperest değildim neticede.

            Lakin kimseye de söyleyecek söz bırakmaz ve itibarımla da tavan yapardım. Son söz de ikbal meraklısına; işte sana ikbal. Çünkü Atatürk’ün Partisi, önce de Kemalistler için her türlü kaprise, benmerkezci aidiyete kapalı ve kişisel menfaatler üstü bir milli misak ilkeleri birliğidir.

            Ve bu ilkeleri sahiplenip onları layık oldukları makama taşımak, nasıl, ne şerefli ve onurlu bir ikbal olurdu acaba? Hele de o Partinin Başkanının bunu çok hazımlı ve analitik düşünmesi gerekir ki Partisinin özeğine yakışan bir profili ortaya koyabilmiş olsun. Akşener işte tam da aklımdan geçeni yaptı; ama yine de yoğun baskıyla vazgeçilmezliği pekiştirilerek Partisinin başında yerini aldı. Ne yazık ki Kılıçdaroğlu bu fırsatı kaçırdı.


            CHP’de ahde vefa titreşimiyle, öze dönüş bağlamında yapılacak bir revizyon, Sarayın hiç işine gelmez. Çünkü halkın AKP’yi iktidardan düşürdüğü gerçeği ortada ve daha dumanı da tütüyorken, İnce’den anımsandığı üzere yeni bir reformist kitle hareketine tahammülleri yoktu şüphesiz. O halde bu nedenle Abdülhamit entrikalarının CHP’de Kurultay olgusunu engellemediğini de kimse iddia edemez.

            Ve kendiliğinden anlaşılır ki bundan böyle şaibe altındaki CHP’yi bir Kılıçdaroğlu da aklayamayacak demektir. Öyleyse biraderler ne yapmak, nereye varmak isterler. Bunun açıklaması, özellikle de Kemalist taban tarafından şiddetle beklenmektedir. Oysa ben Kılıçdaroğlu’ndan çok ümit vardım doğrusu. Öyle ya boşuna mı yürümüştük beraberce adalet yollarında. Yazık ki vallahi ne yazık.

            Yalnız tüm gelgitlere, 16 yılın kayıplarına ve AKP’yi kesintisiz tek Parti yapmalarına rağmen CHP yönetiminin yaptığı en hayırlı iş, son seçimde Parti bile olamayan Yeni Partiyi, 40 Vekiliyle Meclise sokmaktır. Ki bunun da hakkını vermemiz gerekir. Hoş tek adam statülü bir ucube kokokrasi yönetimde, bunun ne fayda sağlayacağı da ayrı bir soru nedenidir…


            §      LOZANNAME  (başlık benimdir)

İsmet Paşa Barış Anlaşması’nı sonradan Gazi’nin he­diye ettiği bir altın kalemle imzalamıştır. O dakikadaki his­lerini soran bir gazeteciye ismet Paşa şöyle demiştir: “Mektebini bitiren bir öğrencinin son imtihandan son­raki hislerini taşıyorum.”
Barışın imzası münasebetiyle Lozan’da donanma yapılmıştır. Lozan Konferansının neden bu kadar uzun sürdüğünü, Müttefik delegelerinden biri “Daily Mail” yazarı Ward Price’e şöyle anlattı: “Meramlarını yürütmek kudre­tinden mahrum bir kaç devlet, galip bir devlete; mağluplara mahsus şartları kabul ettirmek için uğraştılar.”
Ahmed Şükrü, imza merasimi hakkında gazeteye gön­derdiği bir yazıda şöyle diyor: “İmza dakikasında Venizelos son derecede yeis içindeydi. Gözlerini bir noktaya dikmiş, kendi kendini yiyordu. Napoleon, ‘Neden Mos­kova’yı alıp Kremlin Sarayı’na girdiğim zaman ölmedim ve bütün bu acı günleri gördüm...’ demişti. Ben eminim ki Venizelos da Sevres Muahedesini devletlere ve Damat Ferit’e imza ettirdiği gün ölmediğinden dolayı azap duymuştur.”(Ahmet Emin Yalman – Yakın tarihte gördüklerim ve geçirdiklerim C. II s. 868-869)

Lloyd George ve balıkları

 Lozan’da sulh imza edilir edilmez, eski İngiliz Başbakanı Lloyd George, bize hücum etmek ve sakat politikasını savunmak için şiddetli bir yazı yazmış ve bu yazı Daily Telegraph gazetesinde ve sonra bütün dünya basınında çıkmış, tartışmalara yol aç­mıştır. Vatan. 3 Ağustos sayısında “Llovd George ve Balıkları” başlıklı bir yazısında şöyle diyor: “Eski İngiliz Baş­bakanı bizim Lozan’daki zaferimizden kendine göre za­rarsız bir surette bahsetmenin yolunu bulmuştur. Bizi balıkçı, büyük devletleri büyük balık, küçükleri küçük ba­lık diye tasvir ediyor. Biz Lozan’da Leman Gölü’nün kı­yılarında balık tutmaya çalışıyoruz. Göldeki balıklar tutulmamaya uğraşıyor, fakat bizim ustalığımız, kurnazlığımız, şeytanlığımız, sabrımız eşsiz derecede mükemmel. En inatçı balıkları bile eninde sonunda yakalayacağımızı bili­yoruz, yalnız dakikasını bekliyoruz. İlk Lozan Konferan­sından sonra balıkların kurtulduğunu sananlar oluyor. Hayır, kurnaz Şarklı balıkçı, balıklara daha fazla yem veri­yor, nihayet yakalıyor. İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika gi­bi koca balıklar zokayı yutuyorlar, acz içinde karaya çekili­yorlar, kuyrukları bile oynamıyor. Pulları yaz güneşinde pa­rıldıyor. İsmet Paşa, rahat ve haklı bir tebessümle bu man­zarayı seyrediyor...

Maymun masalı

Lloyd George, kendi politika düşmanlarını aptal birer balık diye böylece güzel güzel tas­vir ettikten sonra kendisinin geçmişteki kusurları hakkın­da bahaneler bulmaya başlıyor. Zavallı adamın, iktidardan düştükten sonra kafasının içi bir hayvanat bahçesi halini alıyor. Gözü Lozan’daki bütün devletleri birer balık şeklin­de görüyor. Yılları dolduran günahlarının sorumluluğunu yüklenecek birini ararken bir maymun buluyor. Türkleri yok etmek yolundaki mükemmel planlarını berbat eden, Türklere yeniden yaşama imkânı veren sebep, kendince, Yunan Kralı Aleksandr’ı ısıran ve ölümüne sebep olan may­mundan başka bir şey değildir. Lloyd George bu maymu­na çok kızgındır. Onun hakkında diyor ki; ‘Doğu, belki de Batı tarihinin bir maymunun bir adamı ısırması yüzünden değişmesi, her büyük facianın sayfalarına rast gelinen tuhaf tesadüflerin bir oyunundan başka bir şey değildir...’ Onun gözünde Türk azminin, Türk Milli Savaşı’nın, Gazi’nin li­derlik dehasının Yakın Doğu olayları içinde hiçbir yeri yok­tur. Akıllara sığmayan bu büyük başarılar, sırf o maymu­nun aksiliğinden dolayı hazır hazır elimize düşmüştür..
Lloyd George’un çok çapkın bir adam olması, bir İn­giliz sabun fabrikatörü ile evli bulunan bir Yunan güze­line aşkı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline sebep ol­muştur. Sonradan büyük oğlu Richard tarafından babası­nın çapkınlık hayatı hakkında neşredilen bir eser, İngilte­re’de ve bütün dünyada velvele uyandırmıştır. Annesinin, babasının çapkınlığı yüzünden çektiklerinden dolayı içi ya­nan Yazar, babasının kendi evlerini bir Doğu hükümdarının haremine çevirdiğini ve burada her milletten metresle­rin yanyana yaşadığım tasvir etmiştir. Bu kitapta bir de bir bıyık hikâyesi vardır. Lloyd George kendi bıyıklarım pek beğenirmiş, bunların bakımı da başlıca kaygılarından bi­riymiş. Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatte başına şu felaket geliyor: Orada çok iyi silah kullanan, çok kıskanç bir adamın karısını baştan çıkarmış. Koca her şeyi haber al­mış. Lloyd George’u öldürmek için takım takım silahlarıyla beraber harekete geçmiş, her köşeyi tutuyor. Yanındaki dostları kendisine şöyle demiş: ‘Bu bıyık seni ele verecek. Ya bunu keseceksin veya yaşamaktan vazgeçeceksin.’ Lloyd George meşhur bıyığını ister istemez kesmiş. Londra’ya döndüğü zaman kendisini cascavlak gören ve bıyığı ile ne kadar övündüğünü pekiyi bilen karısı, derhal hükmünü vermiş, ‘Kocam belalı bir çapkınlık macerasında yakayı ek vermiş ve canım kurtarmak için sevgili bıyıklarını feda et­meye mecbur kalmış olacak,’ demiş.”(age s. 870-871)

            Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasını içeren A. Emin Yalman hatıratından çok hoşuma giden bir bölümü yukarıda görüşlerinize sundum. Amacım son günlerde ehliyetsiz ve liyakatsiz adamlarca yapılan ve bardağı taşıran Lozan tenkitlerine, başka bir perspektiften bakmak ve sizin de bakmanızı sağlamaktı.

            Diğer taraftan da o dönemde itilaf güçleri lideri İngiltere ile olan ihtilaflı ilişkilerin bir numarası olan ve bize de her vesilede problem çıkarıp olası muhtemel barış antlaşmasına çomak sokmuştu Lloyd George. Aslında kendisin de tıpkı diğer emsalleri gibi ne denli çürük bir yumurta olduğuna dair fazla bilinmeyen bir bakış açısı yakalamanızı sağlayacak olan ve tarafımıza yazdıkları Lozan zaferini, emperyalist güçler safında nasıl bir ‘avanak olta balıkları’ teşbihi ile kapitüle ettiğini de ortaya koyan önemli bir belgedir yukarıda ki yazı. Belki bizim çakaralmazlarında işine yarar. Belki yapay tenkitleri dillerinden düşürmeyen o kimlik sorunlu tarih okumazlar da bu vesileyle bir şeyler öğrenirler, kim bilir.

            Lloyd George’dan bu yana emperyalist siyasada değişen fazla da bir şey yoktur. Yani emperyalist hep emperyalistti anlayacağınız. Şimdilerde liberal Globalizm hastalığına duçar olup artık küstahlık ve saldırganlık duvarını da aşmalarından başka. ABD’de ise Kara cahil bir sürünün başındaki bağnaz Evangelist Siyonist para babalarının şimdilik keyiflerine diyecek yok şimdilik.

            İyi de bakalım ne zamana kadar. Uzay zamanın değişmez devinimi koca Osmanlı Türk Devletinin mumunu 650 yılda söndürdükten sonra, onların ulus birliği de olmayan, eyaletler bileşkesi kampus Devletlerinin 300 yıldır yanan mumlarının fitilinin de sonu artık görünmüştür. Onlarda da bir Atatürk çıkacağını düşünebilmek ise eşyanın tabiatı gereği, bir üst akıl için dahi mümkün değildir.

            Yukarıda okuduğumuz gibi iyi ki insanlarımız hatıratlarını yazmışlar. Ve diğerlerinin yanında iyi ki de bütün KURTULUŞ safahatını satır satır açıklayan Atatürk emaneti NUTUK gibi müthiş bir eserimiz daha var. Yoksa gerçeklerimizle nasıl yüzleşebilirdik. Hele de Allah korusun sırf,  tarih bilmez yapay tarih korsanı şeriatçı zındıkların yazıp, çizdiklerine kalsaydık.

                                                                      Serendip Altındal



3 Ağustos 2018 Cuma

SARAY SEFASI..


            Beştepe’de ki şaibeli Saray, emperyalist koordinatörlerin, soytarıların, kuklacıların, çok sesli iştirak koristlerinin ve çeşitli menfaat figürlerinin engelsiz at koşturdukları lakin ne dışarıdan içeriye ne de içeriden dışarıya kuş uçurulmayan ve tek taraflı denetimi yapılan bir kapalı alandır aslında. Bir de buna şehrin faklı bölgelerine açılan gizli koridorları ve tünelleri de ilave ederseniz, içeriye kimin girip çıktığını da asla bilemeyeceksiniz demektir.

            Ve bilemediğiniz için de dolayısıyla orada vücut bulan plan ve aktivitelerin meşruluğunu sorgulayamayacaksınızdır da. Saray trafiğinin kontrolünde, MİT’in dahi yeterli olduğunu düşünmek bile ham hayalcilik olur. Çünkü emperyalistin herhangi bir bürokrat denetiminin yapılamayacağı bir Saray özerkliğini tercih etmesi, elbette her şeyi kendi kontrolü altında tutmayı istemesi bağlamında, asla boşuna değildi.

            Aynı nedenle de içeride kimlerin kimlerle konuştuğu, nelerin dönüp, hangi entrikaların çevrildiği konusunda da şüphesiz hiçbir malumatınız olmayacaktır kuşkusuz. İşte ayrı bir Saray yapılması da sırf bu nedenlerle elzem kabul edilmiş ve bu da millete afiyetle yutturulmuştu. Ki biz de buna daha 1947’ler de imzalamış olduğumuz Truman Doktrini ile olur vermiştik. 1950’lerden itibaren de ABD, DP Hükümetinden aldığı geniş yetkiyle, yönetim ve eğitim kontrolünü resmi olarak eline geçirmeye başlamıştı artık ülkemizde. Demek ki daha o günlerde siyasi işgal başlamıştı ülkemizde.

            Hele 1964 de Johnson ültimatomuyla da yaptığı hatanın farkına ancak varıp bunu samimi olarak itiraf eden İsmet Paşanın ikrarından sonra da, şimdi artık sızlanmaya, hiç hakkımız olmamalıdır. Ki üstüne de 1950’ler den itibaren daha ne denli tek taraflı emperyalist antlaşmalara imzalar attığımızı da anımsayınca, aynaya bile bakamamamız gerekirdi aslında. Oysa bu günler daha o günlerden belliydi. Ne ki bunu anlayacak ne tecrübe ne de deneyimimiz vardı. Olası milli muhalefetlerin de önü sinsi manipülasyonlar ve askeri darbelerle bildiğimiz gibi alınmıştı haddizatında.

            Yani ABD ile yapılan bütün tek taraflı antlaşmaları incelediğimizde, kendi Devrimimizi bile yapamaz hale getirilmiş ve ABD’ye ulusal devrimimize bile askeri müdahale yapma, ülkemizi bile kendi askerimizle işgal etme (12 Eylül veya Evren Cumhuriyeti) hakkını kendi elimizle vermiş olduğumuzu görürüz. Yeter ki bakmasını bilelim. Ondan sonra da utanmadan, sıkılmadan bağımsızlıktan bahsederiz. En hazini ise 27 Mayıs Anayasası gibi Kemalist, halkçı, ulusalcı ve çağdaş bir anayasaya, bizi daha da emperyalist bağımlısı kılan ve kurtuluş ilkelerini yerle bir eden 12 Eylül emperyalist anayasasını yeğlemiş ve bugünlere kadar da taşımış olmamızdır.

            Bugün ise ithal Başkanlık çerçevesinde ve Saray âlemlerinde son rötuşlar vurularak ABD türü bir eyaletler Cumhuriyetine geçiş senaryosu, adım adım sahneye konuluyor anavatanımızda. İşte aynı hızla çaktırmadan sürgit ortaya çıkan KHK’lar ise her defasında bu gerçeği daha bir ortaya koyuyor. Ve emperyalist destekli munzam Saray Sefası da giderek ana hedefine yaklaşıyor. Çünkü başta CHP liderliğindeki muhalefet partileri ise ne yazık ki bu gidişe tempo tutmaktan başka da bir umut olamadılar şimdiye kadar. Ve ne yazıktır ki aynı kafada yürümeye de hala ısrardalar ne hikmetse.

            Ve görünen o ki şimdi sırada CHP’nin bazı Vekilleri Berberoğlu çizgisinde işlem görmek üzere bekletiliyor. Ve ilk fırsatta onlarında şişirme dosyaları işleme konacaktır herhalde. Böylece CHP belki de kapatılmaktan daha beter olasılıkla, işlemez hale getirilecektir kuşkusu düşünceye egemen oluyor ister istemez. Muhtemelen de şimdilik bir gözdağı vermek istediler sadece. Ee ne ekersen onu biçersin arkadaş, sonuçta. Öyle ya nane ekenin patates biçtiğini kim görmüş ki???
                                             

            85.000 üstünde (yandaş) vatandaşın İngiltere de konut alabiliyor olması, 10.000 Dolar bile yıllık kazancı olmayan bireyler toplumu bileşkesinde, bu ne yaman bir çelişkidir. Yoksa onlarda emperyalist safında olduklarını ortaya koyarak birlikte, Türkiye yatırım yapmaya müsait değildir mesajı mı vermeye kalktılar acaba? Ve bu yandaşlıkla İngiliz’den yeni haklar mı koparmayı umuyorlar Türkiye den alıştıkları gibi. Yalnız unutmasınlar ki İngiliz bize benzemez, dönekliği meşhurdur, hâsılı eylemin sonu çok hüsranlı da bitebilir kendileri için.


            Kurtuluş Savaşımıza, Kemalist ulusal bilincimize daha başından beri tahammül edemeyen, Lozan Antlaşmasını tanımayan emperyalist ABD, Başkanlıkla kafaya aldığı Erdoğan Projesiyle, Cumhuriyet İlkelerimizden vazgeçmemizi sağlamaya, belden aşağı her çareye başvurarak çalışmaktadır. 24 Haziran sonuçlarıyla da göstere göstere kafamıza vurarak, bu hedefe ne kadar yaklaşmış olduğunu, aklınca ispat etmiş olduğunu da düşünmektedir şüphesiz. Hâlbuki kararın her halükarda Türk Milletinin kararı olacağını, korkusundan aklına bile getirmek istemez. Lakin korkunun ecele faydası olduğu da görülmemiştir şimdiye kadar. O halde bırakalım kendi korkusu öldürsün onu…


            İkinci Dünya Savaşından sonra Güney Amerika’da peş peşe gelen emperyalist ABD beslemesi Diktatörlerin, Erdoğan sıfatında yeni bir numunesinin, koca Atatürk Cumhuriyetinde aynı emperyalist eliyle yeniden vücut buldurulması, aslında tamamen Türkiye’nin aydın ve akademisyen kadrolarındaki milli şuur eksikliği, yetersizliği ve epikürist çürümüşlüğü nedeniyledir.

            Yani vatandaşına bağımsız milli şuur bilinci aşılayacak Atatürk hamurunda aydın yokluğudur bunun tek sorumlusu. Milli şuur sahibi aydın eksikliğinin ana nedeni ise 1947 den itibaren yurda ithal edilen şartlı ve sözde yardımlarla birlikte ABD eğitim sisteminde ve 1954 de tamamen kapatılan Köy Enstitülerinin yokluğunda aranmalıdır. Bu resme bakınca da emperyalistin Atatürk’ten bugün de hala neden Azrail gibi korktuğu, daha iyi anlaşılmaktadır esasen. Hadi sefanız bol olsun…

                                                                       Serendip Altındal



25 Temmuz 2018 Çarşamba

MİLLİ MİSAK..


            Seçilen Cumhuriyet dönemi söylemi doğru değildir. Çünkü Millet dönem seçmemiş Cumhuriyeti seçmiştir. Cumhurbaşkanı adayına ve iktidar için uygun gördüğü bir Partiye oy vermiştir sadece. Bu demektir ki, bizde de olduğu gibi Demokratik bir sistemde milletin milli iradesi, bir iktidar Partisi ve Cumhurbaşkanı için oyunu kullanmıştır aslında.

            Cumhurbaşkanı ise bütün hakları kendisinde toplamış mış, fasa fisodur. Bu da Cumhuru bağlamaz hiçbir zaman. Yani eninde sonunda millet her zaman istediğini almıştır ve de alacaktır. Aynı millet, Partisini seçmemişken Cumhurbaşkanı seçerken adayın Partisiyle göbek bağı olması nedeniyle, hiç partisini de seçmiş olma saçmalığına imza atar mı?

            Yani millet bundan sonra, seçtiği veya daha doğrusu da olur vermediği halde zorla sandıktan çıkartılan Cumhurbaşkanının, herkesin Cumhurbaşkanı olup olmadığına bakacak demektir. Çünkü kendi önlenemez gücünün de farkında olduğu için ilk aldatılmada kafasının da atacağının farkındadır ve ondan sonrası da tufandır artık.


            Çakma Kabinenin ve yapay Bakan ve vekillerin verdikleri beyan ve demeçler giderek daha küstah ve saldırgan bir görüntü vermeye başladı. Ne oldu, yoksa son seçimden sonra Reislerinin de arkalarında olduğu düşüncesi, özgüven aşısı mı yaptı onlara. Düşüncesi yerine bilinci betiğini de kullanabilirdim. Lakin bilince kapılırlarsa belki sonunda hüsranları daha vahim olabilir kendileri hesabına düşüncesiyle, yine de insaflı davrandım.

            Bu sapkın gidişe, ani değişen gündem raporlarına, çaktırmadan sessiz ve derinden alınan acil kararlara, yeni KHK’lara ve uzatmalı kara mizaha bakınca sahnenin kontrolünü elinde tutan odakların adım adım hedefe yaklaştıkları da yadsınamıyor. Çünkü her ne kadar aksini iddia etseler de Erdoğan ve ekibi profesyonel bir üst aklın sufle güdümü altında rollerini oynuyorlar. Ve aslında her zaman son sözü söyleyecek olan Türk Milleti ise, şimdilik(!) konu mankeni olarak kalıyor.

           
            Seçim günü Erdoğan ve İnce acaba neler konuştular diye de sormadan geçemiyor insan. Mutlak favori olduğu, tarafsız istatistiklerle de ifade edilen İnce, ne oldu da birden ‘10 milyon farkla adam kazandı’ deyiverdi. Bu kendi inancı mıydı, yoksa öyle demesi mi gerekiyordu.

            Bilgisayar hesabı her zaman insan hesabından daha doğrudur. Çünkü Bilgisayar doğru veriyle doğru, yanlış veriyle de yanlış çıktı verir lakin asla dört işlem hatası yapmaz. İnsan ise doğru veriyle de gerektiğinde yanlış hesaplayabilen tek varlıktır. Bu nedenle de ben bilgisayarımın hesabına daha fazla güvenirim.

            Ve aslında kendisi de bir hesap adamı olan İnce’nin verdiği sayı çok abartılıydı. Zira Erdoğan’ı, tek adam olarak çıkamayacağı ikinci tura bırakacak oy miktarı, 1,5 Milyon bile değildi. Bu farkın da, 30.000 sandıkta yapılan oy manipülasyonlarına bakıldığında, kolayca ve defalarca elde edilebilir olduğu kendiliğinden anlaşılıyordu.

            Acaba Erdoğan İnce’ye ‘bak arkadaş, durum bildiğin gibi değil. Ortalığı hemen karıştıracak olan adamlar neticeyi bekliyor. Ki bunlar benim de kontrolümde değil. Şayet bunlar sokağa çıkarsa, sınırlarda bekleyen ABD/İsrail Lejyonerleri derhal bunlarla ilişkiye girerek, ülkeyi hemen bir alev topuna dönüştüreceklerdir.’ - Mesela son Ukrayna’da yapıldığı gibi. Lakin Ruslar bunu yememişti -.

            Mealinde bir konuşma mı geçti aralarında da İnce, 360 derecelik bir ani dönüşle, bende dâhil, kendisinden umutlu olan milyonların sorumluluğunu, hemen üstünden kirli çamaşırı gibi çıkarıp bir anda kirliler sepetine mi fırlatmak zorunda bırakıldı. Çünkü böyle bir olasılık, böyle bir sonuçta bence en kabul görenidir düz mantıkla.

            Keşke verdiği sözü yutmasa da milyonlarıyla sokağa çıksaydı. Varsın bizim de kanlarımız dökülseydi, lakin yine de şahsen ben karşımdakilerin arasında olmak istemezdim doğrusu. Çünkü ayağa kalkan Türk Milletinin alacağını koparmadan yerine oturmayacağını, gökteki sazanlar bile bilirdi. Bana öyle geliyor ki Erdoğan, ‘olaylar kontrolümüz dışında gelişiyor’ diyerek İnce’nin yardımını bile istemiş olabilir.

            Şimdi ne oldu, bu sapkın durumun düzeltilmesi ise gecikecek ve yeni bir bahara sarkarken, kaybedecek vakti kalmamış olan ülkemin de çok değerli bir zamanı daha boşuna harcanacaktır. Ne ki mevcut durumun, böyle fazla gitmeyeceği de kesindir. Ne var ki İnce de filmin sonunda Erdoğan’la bu olumsuzluğun ve de sorumsuzluğun hesabını birlikte vermek zorunda kalacaktır. Ki işte bu fenadır.

            Öyle veya böyle şu anda yegane gündem, Erdoğan’ın tek adamlığıdır. Ve bu gündem de bizi sonunda nereye ulaştıracaktır, bu da nasılsa yaşanacaktır. Şu anda ülkemin içeriden işgal altında ve zorbalıkla idare edilmekte olduğu bildiğimiz tek doğrudur. Bu da göreceli bir dönemdir ve Türk Milleti adına uzun vadeli olacağı da düşünülemez.

            Tıpkı aynı metotların tarih boyunca defalarca denenmiş ve hiç tutmamış olduğu gibi. Yalnız bu vadenin sonunda ülkenin bölüneceğini hesap edenler Türk Milletinin geleneğinde yabancı zorlamayla hiçbir bölünmenin yaşanmadığını ve yaşanmayacağını yine görüp anlayacaklardır.

            Sözün özü demek gerekirse: Bu ucube gidişatın sonunda kabak yine hesap vermek zorunda kalacak olanların başında patlayacaktır ki artık gerisini de onlar düşünsünler…


            Bahçeli ne demeye Akşener’in Partisine geri dönmesini istemiştir. Yoksa kendi başına gelecek olanı gördü de yeni MHP, Yeni Parti bileşkesinde yeniden Başkan olmayı mı hesaplamaktadır. Boşuna zahmet olur. Unutmasın ki bundan sonra Yeni MHP nin başında yine bir Bahçeli görmeyi, sade Partililer değil; ama hiç kimse arzu etmemektedir. O halde hangi seçmenden oy beklemektedir. Yoksa manipülatör seçim düzeneğinin hep böyle devam edeceğini mi zannetmektedir.


            3 Milyondan fazla Suriyeli neredeyse bir gece de ülkemize sığındı ki bu bir işgaldir aslında. Bu durumsa sosyal dengeyi altüst etti. Bitmedi, daha bunların yarın bir de ülkemizi bölmeye çalışan emperyaliste, PKK vs. yerine yataklık etmeleri endişesiyle yaşamak zorunluğu da, katladıkları taşeronluğun yanında ayrı bir yüktür bu milletin sırtında. Yani dert bir değil ki.

            İşte tam da bu Milli Beka sorunlarından ötürü, yeniden Kuvayı milli bir cephe de toplanmamız artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Tek Parti döneminin kapanmış olması da bir şanstır bu bağlamda. Çünkü Kuvayı milli duruş, esasen partiler üstü bir milli birlik ve beraberlik içinde, Milli Misak ile yekvücut olmak demek değil midir? O halde kişisel Parti ve ikbal meselelerinden arınma mecburiyetinin önemine de, elbette söyleyecek sözümüz olmalıdır.

            § “Kongre'de vatan ve milletin mutluluk ve kurtuluşundan başka hiçbir kişisel çıkar gütmeyeceğime, vatanın bugün uğradığı bela ve felaketlere sebep olan ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin canlandırılmasına çalışmayacağıma ve mevcut partilerden hiçbirinin politik emellerine hizmet etmeyeceğime vallahi billahi...”
“Dışarıdan yapılan propagandaların uğursuz etkisini gidermek amacıyla, Kongre'nin, İttihat ve Terakki çıkarı, ya da bu örgütün canlandırılması amacıyla çaba harcamadığımı kamuoyuna kanıtlamak için yukarıda belirtilen yemin biçimi çerçevesinde sayın üyelerin ant içmeleri Komisyonumuzca uygun görülmüştür.
Öneri Komisyonu Başkanı                                                                                                         
Mustafa Kemal”

            Vatan Bekası adına zorunlu Milli birlik oluşturulurken, herhangi Parti, Cemiyet ve kurumlara aidiyeti olan tüm üyelerin, yukarıda ki Mustafa Kemal'in Sivas Kongresinde uyguladığı esaslar çerçevesinde ant içmeleri de gerekmektedir. Öneride ki o dönem şartlarında uygun düşen ‘İttihat ve Terakki’ ifadesi ‘tüm Parti, cemiyet ve kurumlar’ şeklinde değiştirilebilir. Böylece de eski ruhla yeni bir Milli Misak olgusu, vatanımıza, milletimize hayırlı olur…


                                                                       Serendip Altındal




17 Temmuz 2018 Salı

YATIRIM..


            Yabancı veya yerli yatırımcıya, zararını millete ödetmek pahasına çok uygun şartnamelerle aslında kıyak yapıyorlar. Nedeni ise önce kendi avantalarını güven altına almak. Bu alış şekli ise uygun taksitlerle veya liyakatsiz yandaşların açılacak iş yerlerinde ballı pozisyonlara atanması şeklinde oluyor.

            Genel olarak da bu ülkeye en büyük zararı, yatırımcıdan önce işte bu liyakatsizler veriyor. Çünkü liyakatsiz insan kaynağı nedeniyle giderek batma potasına giren yatırımcıların bilhassa da yabancı olanları, son bir hamle ile ülkeyi dolandırıp zararını misliyle sırtımıza bindirerek, selameti ülkeyi terk etmekte buluyor. Kabahatli de hep şu hırsız yatırımcı oluyor arkasından. Ve kimse de gerçek suçluyu içeride aramıyor. İşte işin bir de bu boyutu var maalesef.

            Aslında giderek zarara uğramakta olan böylesi işyerlerinin, yatırımcılarına ödün vermeden, kalifiye kadrolar ve gerektiğinde kurtarıcı sübvansiyonlarla yapılacak rehabilitasyonlarla rantabiliteleri sağlanıp, ömürleri uzatılırken iş yerlerinin güvenliği de sağlanmalıdır. Kalkınmış ülkelerde de vardır, dış kaynaklı yatırımlar. Lakin oralarda dış yatırımlardan, söylediğim şekillerde azami kazançlar sağlanır. Yani sonuçta alan da satan da kazançla ayrılır bu mübadeleden.

            Bu da nereden bakılsa yerli ve milli ekonomiye fayda sağlar. Çünkü bazı sanayi dallarında uygun şartlarda ve milli ekonominin zarar görmeyeceği antlaşmalarla yerleşecek olan daha ileri seviyede ki bir dış yatırım, milli refahın ve eğitici olacağı nedeniyle, ortak rekabet havuzunda milli müteşebbisin de önünü açacaktır.

            Kalkınırken tam bağımsızlık, ham hayaldir. En azından bir süreliğine yabancı teknoloji ve yatırıma da ihtiyaç vardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bizde de böyle olmuştu. Ne ki asla kendi cebini düşünmeyen sadece ahde vefa gibi özeğine ve ruh asaleti değerlerine tutkun Atatürk fazlalığımız nedeniyle, milli ekonomi de kurulabilmişti.

            Lakin bunların yapılması için önce kendi cepi için yaşamayı dışlayan ve milli düşünen siyasiye ihtiyaç vardır. İşte bugüne kadar ve yüce Atatürk’ten sonra en büyük eksiğimiz bu oldu hep. Ve bu durumun en azından yakın gelecekte de pek değişmeyeceğini, mevcut resme bakınca ne yazık ki üzüntüyle görüyoruz.


            Gerçek ve milli bayramlarımız unutturulmaya çalışılırken, yapay olanlarının önü açılıyor ve sahte bir tarih millete yutturulmaya çalışılıyor. Eskiler şerbetlidir; ama yeni nesiller yani geleceğimiz, anti millî eğitimle şimdi ciddi bir tehlike altındadır. Ve neye yanıyorum biliyor musunuz? İsyan gerekçesiyle iğfal edilerek, zorla silahlandırılıp emir üzerine de sözde isyancı(!) sivillere ateş açtırılarak, sonra da kaçınılamaz olan ölümler nedeniyle de aslında hiçbir günahı olmayan askeri talebelerin geleceklerinin karartılmasına.

            İşte sizlerin ve ailelerinizin acıları üstünde inşa edilen yapay 15 Temmuz bayramı da böyle bir sinsi emperyalist proje ürünüdür sevgili çocuklar. Yoksa Mister Binalı yutkunarak bunu mu söylemeye çalıştı da beceremedi. Unutmayın ki ülkenizin nasıl olsa kocaman yürekli amazon kadınları da vardır. Ve bizim milliyetçi aydın geçinen lakin nedense şimdi sesleri kesilen bazı çakaralmaz delikanlılarımız, yine o koca yüreklerin arkalarında yerlerini alacaklardır şüphesiz.

            Umuyorum ki çok uzak olmayan bir gelecekte tıpkı Ergenekon, Balyoz senaryolarında olduğu gibi taşlar yine yerine oturunca bu günahsız körpelerinde hakları ortaya çıkacak ve kendilerine ömür boyu yetecek tazminatlar ödenecektir. Ne var ki hiçbir ödül, kahırlı kayıp yıllarını tekrar onlara geri kazandıramayacak ve kendilerine işlenen tarifsiz günahın bedeli olmayacaktır.

           
            Şirket profili ile ve umutsuz vaka olarak kabul edilen bir kabine seçkisiyle kurulan, uluslararası para babalarınca yönetileceği ve asalda emperyalist mandacılığın egemen olacağı, bu yeni Devlet de, Başkan Erdoğan’a sadece mandacı kararlarına son ve tek adam olarak imza atmak düşecektir. O halde yeni görevi hayırlı olsun. Allah memleketime de zeval vermesin. Bilmiyorum bunu da nasıl yapacaksa bundan sonra artık!

            Ne yazık ki bugünkü kabine kadrosu tam bir çadır tiyatrosu görüntüsü veriyor. Esasen bir işe yaramayacaklarından, yani bütün komuta tek bir otokratın ağzındayken, aslında en azından repliklerini kendi yorumlarıyla ifade edebilen çadır tiyatrosu sanatçıları bile bizimkilerin yanında, çok daha özgür kalacaklardır.

            Bizim kabineci biraderler ise sürekli sufleyle idare edilmek zorunda kalacaklarından onların hallerine, mahallenin sokak çomarları bile gülecektir. Gel de şimdi ceman bunlara, dolu dolu yaşanmışlardan bir ağıt yakma…
 
§  Efendiler,
Maddî ve manevî çöküş, korku ile âciz île başlar. Âciz ve korkak insanlar, herhangi bir felâket karşısında milletin de hareketsizliğe sürüklenmesine ve bir kenara çekilip kalmasına yol açarlar. Âciz ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız. Biz varlığımızı kayıtsız şartsız bir yabancının eline bırakalım. Balkan Savaşı'ndan sonra milletin, özellikle Ordu'nun başında bulunanlar da, başka biçimde, ama gene bu zihniyeti izlemişlerdir. Türkiye'yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek...  (Atatürk, Nutuk II, s. 637)



            Ne oldu da, siyasi ve ticari burjuvanın zevk ü sefa âlemlerinin ruhani Prensi Adnan Oktar Efendi, geri kazanımsız hurdalar arasında çoktan hak ettiği yeri aldı. Hiç kuşkunuz olmasın ki eskinin kullanma süresi dolunca yenisi sessiz ve derinden çoktan sahneye sürülmüştür, biline. Ne ki biz henüz yenisi ve/veya yenileriyle tanışma şerefine nail olamadık. O halde bekleyelim biraz.           



            Bunalımlı günlere rağmen beni sevindiren ve biraz teselli eden husus: Dünya Kupasında Yugo’ların (Hırvat) ülkelerini parçalayanlara, onların karşısında dimdik ayakta kalarak verdikleri cevaptı. İkinci bir Tito’ya ihtiyaç duymadan yeniden tek yumruk halinde Yugoslav Birliğini oluşturacakları mesajıydı sanki verdikleri. Şampiyonluktan değerli ikincilikleriyle sırtlanlardan daha iyi olduklarını da ortaya koydular, onlara ders verdiler. Ve ayakta alkışlandılar. Ne diyelim darısı bizimkilerin de başına…


                                                                       Serendip Altındal




11 Temmuz 2018 Çarşamba

YAFTALANMAK..


            Milli Birliği her şeyin üstünde tutarak, fırka, cemiyet, dernek ve diğer kurumları dışlayarak, milli olan tüm insan kaynağı, araç ve gereçle emperyalistin karşısına dikilen Atatürk’ün bile arkasında, önce ana yürekleri yer almıştı. Atatürk’ün Kuvayı milli görüşlerini de ilk önce Anadolu kadınları sahiplenmişti. Bugün de mevcut şartlarda ve en fazla ihtiyaç duyduğumuz sırada, umut tomurcuklarını her olumsuzluğa rağmen yeşerten kadın yüreklerine bakınca, milli birliği, bütünlüğü yücelten kadının kutsal varlığı ve hem de akılcılığı, dolu dolu anlaşılıyor.

            Çünkü milli beraberlik olmazsa vatan (yuva), vatan olmazsa da millet (gelecek nesiller) olamaz. Bu nedenle de kadınların yuva yapıcı dişi kuş nitelikleriyle vatan mefhumuna daha fazla sahip çıktığı ve vatanın bekası için partilerin değil sadece milli beraberliğin, bütünlüğün esas olduğunu, erkeklerin genelinden daha fazla idrak etmiş olduklarına bakılınca da, kadın/erkek paradoksu yine ilk plana çıkıyor nedense.

            Bu konuda iki görüş vardır: Birine göre erkek önce yaratılmıştı, ikincisine göre de kadın. Şayet erkek önce yaratıldıysa kadın neden sonra yaratılmıştı. Çünkü tanrı imalatın eksik olduğunu görerek yarım kalanı, daha mükemmel olan diğer yarısını da yaratarak tamamlamıştı. Şayet kadın önce yaratıldıysa, tanrı yaratan olarak önemsediği doğru olan tarafı önce imal etmiş ne ki ufak bir revizyonla da erkeği temsil eden geri kalanı, ilave etmiş olmalıydı.


            24 Haziran’dan sonra, beklendiği üzere Başkanlık oldubittisi de gündeme yapışınca; ülkemin uluslararası değeri Yerebatan sarayından bile daha ucuza pazarlanmaya başladı böylece. Sıra artık ülkenin resmi adını ve Bayrağını da değiştirmeye, sonra da bavullarımızı kağnı arabalarına doldurup Asya’da çorak bir bölgeye geri postalanmamıza geliyor herhalde.

            Valla bilmem, birileri öyle diyorlar ya hani, bende bundan bahsediyorum. İşte bu düşüncelerle Türkleri ait(!) oldukları topraklara geri postalama mealinde ardışık hayaller kurarak, senaryolar yazarak bugünlere programlayan o birileri, herhalde bugünlerin de hesabını yapmışlardı mutlaka. Öyle ya bakın yeni Sevr de masaya yatırılmayı bekliyor. Bunu yadsımak mümkün mü hiç?

            Bundan sonra Başkanın ‘van minit’leri de kurtaramaz bu vatanı. Meğer ki… Türk Ulusu tehlikeyi görmüş, düşmanı karşısına almış ve sathı kuvvasını kurmuş olsun. İşte beklenmedik radikal nitelikli ve Hitler dönemini anımsatan seçim sonuçları, Erdoğan’ı ülkenin 1. otokratı yaparken, Demokrasi tramvayının da son durağa vardığını ortaya koyarak beraberinde yeni bir olguya daha imza attı.

            Şimdi artık AKP logosunu da kullanmaya, atıp, tutmaya da gerek kalmadan, asıp, kesmeye de başlanabilir. Demek ki emperyalist nihayet, ülkemizi illaki manda eyaletlerine bölebilmek çerçevesinde son kozunu da artık masaya yatırmış ve Türk Ulusuna da ‘yersen’ demiştir. İkinci olarak da, giderek tahammül hudutlarını zorlayacak ve ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirecek olan otokrasiye geçişi planlamıştır. Yukarıda bahsi geçen olgu işte tam da budur.

            Bunun için de, yarın arzu ettikleri duruma müdahil olmak üzere 100 bin kişilik PKK gücüne ilaveten, ABD askeri güçlerinin de kapımızın önünde beklemekte olacağı ise hedefteki mizanseni tamamlamaktadır. NATO Gladyosunun da o zaman ne yapacağı, Karamanın Koyunu gibi sonradan çıkartacaktır marifetini ortaya. Ne ki emperyalistin hedefi bellidir. Durum analizi, neresinden bakılsa sonuçta, bu imajın oluşacağı fikrini ister istemez veriyor her sağlıklı insan aklına.

            Bizi bugünlere programlayanlar, seçim sonucunun böyle olabilmesini; dikkatler tek tek sandıklarla uğraşırken, nihai sonuçların alınacağı ana sunucuda (AA) 1,5 Milyon oyluk sayısal birinci tur barajını sağlayacak bir manipülasyonla, daha önce de bundan korktuğumu belirttiğim gibi istedikleri algoritmayla bize yine yedirdiler sonuçta. Halk ise neticede mağdur ve günahsızdır. Bunu yine sineye çekmek, hazmetmek zorunda kalan ise muhalefettir. Ve bu da onların aczini, yokluk derecesindeki çaresizliğini ortaya koyar.

            Böylesi bir zorbalığa bile sessiz kalan muhalefetin bilhassa da inanmış CHP kanadının yaptığı bütün çalışmalar, binlerce özverili ve gönüllü vatandaşın canla başla ortaya döktüğü bütün çaba ne yazık ki hiçleşmiştir. Bundan sonra artık seçimlerin bile bir daha yapılıp yapılamayacağı tartışılır hale gelmişken, muhalefet partileri bundan böyle artık boşuna gelin güvey olmamalı, boş laf üretmek yerine çözüm üretmeli ya da siyasadan çekilmelidirler. Ki her şeye rağmen seçmenlerini ikna edebilsinler. Yoksa onların da sıfatları bundan sonra ‘götürücüye’ yaftalanacak ve muhalifi olduklarıyla eşitleneceklerdir.


            Sivas Kongresinden itibaren İstiklal Savaşının başlangıç yıllarında, dava arkadaşlarının birçoğunun Mandacı yanlılıklarına rağmen aynı davaya birlikte yürüyen tam bağımsızlıkçılarının ve topunun arasından, gökteki Çoban Yıldızı gibi tek başına yükselip, parlayan Atatürk’ün verdiği görüntü, nasıl bir insanlık onuru, nasıl bir liyakat ihtişamıydı Yarabbi. 600 yılın Osmanlı enkazı arasında böyle bir insan şeceresi yetişebilmiş olması bile, akla durgunluk veriyor. Gerçi o dönemde de birçok aydın milliyetçi ve vatansever vardı lakin bunların birçoğu Atatürk’ün dizkapağına bile yükselememişti.

            İşte o zor günlerin lideri olabilen, elbette bugünkü zor şartların da üstesinden gelebilirdi. Ne ki savaş dahi olmadan aynı şartların oluştuğu bugün, ne zamanın Mandacı İstanbul Hükümetine muhalif bağımsız milliyetçi dava arkadaşları ne de Atatürk vardır ortada. O halde milli birlik mi? Yoksa muhalefet birliği mi?


            Hiç unutmayalım ki işgal altında bile değişken birkaç bağnaz şeriatçı ve bizatihi mandacı eliyle aynı tehlikeyle karşı karşıya bırakılan ülkemiz, bugün ezik ve neredeyse havlu atmış muhalefete kurtarıcı gözüyle bakarsa, maalesef bölünmekten kurtulamaz. Ve hiç vakit yitirmeden ve daha fazla kaybeden olmadan, Kuvayı Milli Birlik yoluna acilen girilmesi milli bekamız bileşkesinde olmazsa olmazdır.

            Atatürk ocağında mandacıların kemikleri kaynatılarak oluşturulan Sivas Meclisinde alınan kararlar ortadadır. Bugünde içimizde olan mandacı çürükler asla unutmasınlar ki Türk topraklarını istila etmek öyle binlerin, yüzbinlerin işi değildir. Milyonlar gerekir. Kâzım Karabekir Paşa’nın ‘özgürlük ve bağımsızlığımızı alacak sermaye, bizim için ateştir’ tabiriyle de Mandanın ne olduğu, esasen daha açık da ifade edilemezdi. O zaman neyse bugün de özellikle ABD mandacılığı, ülkemizi param parça etmeyi tahayyül eden bir eski rüyadır.

§ «Amerika liberal bir devlettir, Hıristiyan’dır. Ermeni kırımından bütün Türklüğü sorumlu tutmaktadır. Eğer onun mandası altına girsek, Amerika'dan Doğu Anadolu'ya bir Ermeni göçüne engel olacak mı idi? Hayır. Kürt otonomicilerini susturacak mı idi? Hayır. Hıristiyanların elinden ekonomik ve tarım egemenliğini zorla alıp sâdece ırgatlık, askerlik ve memurluk yapan Türklere devredecek mi idi? Hayır. Demokratik yolda medreseciler ve şeriatçılar eğitim ve yönetimini durdurup devrimci bir yol mu tutacaktı? Hayır. Nice misyonerlerin o vatanın dört köşesinde okullar açıp Türk olmayan unsurları yetiştirdikleri böyle bir mandadan sonra Türklüğün hâli ne olacaktı?» (Falih Rıfkı Atay)

§ Misyonerler ve din adamları, dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye'deki kadar emperyalizme hizmet etmemişlerdir. (Prof. EARLE)

                İşte 1920‘lerde Kurtuluş Savaşı öncesinde Amerikalı ve Türk aydını görüşleri bu merkezdeydi. Ki bugün de o görüşlerde hiçbir şey değişmemiştir. Yani öncelikle de ABD ile İngiltere’yi bir çuvala koysanız. Türkler için vatan toprağından, özü içinde bir çuval buğday kadar bile değerleri yoktur, inanın. Türk’ün Vatan Savunması seçim sandığı değildir ki manipüle edilebilsin. Bu son oyun açık oynanır ve olmak veya olmamak üzerine her şey ortadadır artık. Yani yiğidin malı meydandadır anlayacağınız. Ve işte ancak o zaman belli olur kimin el, kimin Bey olduğu. Haydi varmısınız…


            Göçmenler gelmesin diye kapılarınızı mıhlayın. Geri dönenlere de Türkiye baksın. İyi de aymazlar! Kör olası ihtirasınızla emperyalist parmağınızı sokup ülkelerinde sessiz sedasız yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan insanların evlerini barklarını başlarına yıkıp, çoluk çocuğunu katlederek, geriye kalanları ser sefil sokaklara döken kimdi. Çaresizlikle yollara düşüp, insan olarak yaşamak için yaşamsal çareler arayan bu insanları sonra da şehir eşkıyaları, teröristler seviyesine koyup bir de üstüne suçlayan kimdir. Durumlarının tek sorumlusu olanlar karşılarında sinsice sırıtırken, insan olma haklarını kimden soracaklardı ki.

            Bir zamanlar emperyalist Malta’ya sürüyordu milliyetçi aydınlarımızı, ta ki Atatürk gelinceye kadar. Şimdi de Ergenekon’u icat etti aynı emperyalist. Tasarruf yapıyor, Öyle ya kendisine muhalif aydını kendi ülkesinde etkisiz hale getirmek nereden baksanız daha ekonomiktir. Hem masrafını da milletine ödetirsiniz. İlk toplananlar arasında bazı eski tüfekler de vardı. Hepsi yeni eğitimleri bitinceye kadar içeride tutuldular. Şimdi ise artık tık bile çıkmıyor onlardan. Bilin ki bunları ben yazmıyorum. Kaderime olan isyanım yazdırıyor bana…

            Size gelince efendiler: ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla kurulmuş olan o yüce Meclise, yüzleriniz bile kızarmadan nasıl girecek, neyin(!) üzerine yemin edecek ve neyinizle(!) koruyacaksınız bundan sonra o aziz Türk Milletinin hak, hukuk ve istiklalini. Türk meselesi ‘ya istiklal, ya da İstiklaldir’. Çünkü İstiklali olmadan ölmeye bile hakkı yoktur, ölümsüz Türk Ulusunun. Zira vatanının eş anlamda mezarı olacağını da iyi bilir. Ve bundan ötürü de ölüme şerbetlidir ya zaten. Belki ekilir çünkü gömülmez gerçekte; ama bilelim ki ölümle ittifak yapmıştır. Ölmemiştir aslında o, tıpkı da Atatürk gibi…

                                                                       Serendip Altındal



3 Temmuz 2018 Salı

KOLTUK SAPLANTISI..


             Son günlerin bunalımlarını biraz olsun unutalım amacıyla, Dünya Futbol Şampiyonası adı altındaki turnuvada, sıradan takımların ortaya koyduğu kalitesiz futbolu ve üstüne üstlük yıldız yaftalı futbolcuların sapır sapır döküldüğünü de izlerken, bizimkilerin bunların bile aralarında olamayışı ise bütün bütün, olan moralimizi de aldı götürdü. Tek olumlu yanı ise favorinin olmadığı, her takımın her takımı yenebileceği bir görüntü vermesiydi. Biz de mesajı aldık ve darısı Türk siyasasının başına dedik.


            1950 yılı seçimlerinde Demokrat Parti (DP) dahi İnönü ve CHP’nin özenle oluşturduğu adil seçim düzeninde iktidar olabilmişti. Bugünkü AKP’nin ise her ne pahasına yeğlediği uzatmalı iktidar şartlarında oluşturduğu kendini seçen düzenini, şimdi o dönem de, yılların tek partisi olan CHP’nin, bilhassa oluşturduğu adil düzenle mukayese edin bir de. Nasıl evlere şenlikti değil mi???

            O zaman da DP yönetiminin söylediği gibi, bugün de CHP, ‘adil seçim düzeni kurulmazsa biz seçimlere iştirak etmeyiz’ kararı almalıydı. Bu saatten sonra alsa da bir işe yaramaz artık. Diğer taraftan da yine göstere göstere yapılan oy gaspı göstermiştir ki artık bu ülkede adil seçim dönemi bitmiştir.

            Doğru lider özlemiyle İnce’nin arkasında toplanan milyonlar da ortaya koymuştur ki bu millet saati çalınca, nasıl olsa kendi sandığına artık her ne pahasına olursa bizatihi kendisi el koyacaktır, biline.

            Parti reyimi AKP’ne; ama Cumhurbaşkanı reyimi İnceye verdim diyen aydın ve kendi branşında saygın bir arkadaşım bile kendisine tevcih ettiğim ‘şayet İnce Başkan olarak aday olsaydı, partisiyle birlikte ilk turda seçilirdi değil mi’ sorumun cevabını da ‘evet’ diyerek elimi sıkarak teyit etmiştir.

            Bu durum, AKP’nin aynı seviyedeki aklı başında seçmenlerinin partileriyle yaptıkları, her ne pahasına ve de soluksuz bir ittifakın, Erdoğan’la süremeyeceğini ve sonunda rey vermekten başka günahı olmayan AKP seçmenlerinin bile kaybeden tarafta yer alacağını, anlamış oldukları için olabilir mi? Çünkü sonuçta fazilet yerine zillet, yine bu seçimin de millet dışında tek kazananı olmadı mı, milli şuur da yine küfelik yapılmadı mı?


            Görünen o ki herkes tarafından şaibeli varlığı nedeniyle stepne olarak işlem gören Bahçeli, her nedense elle tutulur bu gerçeğe rağmen, inanıyorum ki Türkiye’nin bölünmesinde aktif rol alanların kara listesinde tarihte yer almak istemeyecektir. Bu nedenle de yakın gelecekte aynı bağlamda daha aktif rol alması gerektiğini de muhtemel göz ardı etmeyecektir. Esasen kendisine her şeye rağmen bu umutla verilen milliyetçi reylerine de borcunu ödemek zorundadır.

            Yeni Hükümetin yapacağı ilk iş çeşitli kalemlerle Meclis mutfağından(!) başlamak üzere toplu restorasyonla ve yandaş ihalelerini hızlandırarak yandaşla güven tazelemek olacaktır. Öyle ya 16 yıldır alıştığımız doğrultuda aynı kafalardan, bundan sonra daha başka olasılıklar ve hayırlı mucizeler beklemek mantıklımıdır.


            Zaman ruhsuz, zevksiz ve renksiz oldu artık. Akıllı geçinen Âdemoğlunun bile ihtirasıyla kendi kuyusunu kazdığı ve beşerin artık sapkınlık derecesinde şaşırdığı bu dünyada, ilk fırsatta tecelli edecek bir nükleer mahşerden sonra, tanrı geride kalacak olan sakat nesillere yardım etsin demek düşüyor bize de.

            Hele atomdan sonra sıra Kuantları (Quant) da patlatmaya geldiğinde, artık sakat nesiller filan da kalmayacaktır, şayet Dünya da kalmışsa geriye. Sonunda kendi nesliyle birlikte Dünyasını da kurutabilecek tek canlıdır. İşte insan denilen Şeytan/Tanrı. Ne eseftir ki bu türün ıslahı da yoktur.


            ABD = Para Babaları Hükümdarlığı eşitliğini yadsımadan, ABD siyasasını analiz etmek gerekir. Bu nedenle de ABD, güvenlik(!) harcamalarını AB için de yapmışsa veya bundan sonra da yapacaksa bu durumdan da şikâyet etmeye hakkı yoktur. Çünkü AB Devletleri de ümüğüne çöküp bunu zorla kendisine kabul ettirmemişlerdir. Dünya liderliğine soyunmak ise öyle ucuz iş değildir ve şüphesiz risklerini de taşımalıdır. Öyle ya neticede kimse kendisine, Dolarını basıp hepimize yutturuyorsun dememiştir.

            AB Hükümetleri de Trump’ı fazla ciddiye almıyorlar esasen. Bilirler ki bu Okyanus ülkesi, kendi doymaz ihtirasları bileşkesinde, kuruluşundan itibaren dış dünyaya karşı şaşmaz bir tek taraflı emperyalist siyaset algoritmasını uygulamış ve sonuna kadar da uygulayacaktır. Trump da bu kulvarda yer almış daha önceki Başkanlar torbasından bir seçkidir sonuçta, fazlası değil.


            CHP’de ki rotasyona gelince; anlaşılıyor ki Erdoğan bu ülkenin başında durdukça, Kılıçdaroğlu Başkanlığında ki bir CHP’nin de emperyalist desteği kesilmeyecektir. Çünkü emperyalistin bağımsız ince sapmalara bile tahammülü yoktur. Yani Erdoğan koltuğunu boşaltmadan CHP de sadece Kemalist tabanın değil bütün Türk milletinin özlediği rotasyon mümkün değildir. Bunu daha fazla tartışmak da abesle iştigaldir.

            Çünkü bu resmi daha fazla açarsak, Türk siyasasının seçilmiş aktörler vasıtasıyla emperyalistin çizdiği planlar dâhilinde yürüyor olmasının tek nedeninin, içimizdeki çürükler olduğu ortaya çıkar. Bunların partiler içine monte edilmişleriyle ancak bağımsız, korkusuz liderler baş edebilir. Emperyalist fonlu STK’ndaki beslemelerini ise uyanık halk teşekkülleri temizlemelidir. Çünkü içimizdeki bu çürükler olmasaydı, bu kokuşmuş oyun asla bu denli uzayamazdı ülkemizde.

            Mevcut kadrolara bakıldığında İyi Partinin, kısa zamanda CHP den daha fazla oy potansiyelini arttıracak bir konumda olduğu anlaşılıyor. Bu da bizi CHP adına üzüyor ziyadesiyle. Şimdi bir düşünelim isterseniz. Şayet CHP, İnce’nin de belirttiği gibi %25 dahi toplayabilseydi, şimdi bunları konuşmuyor olacaktık. Ne ki İnce beklenenden de fazla layıkıyla milli görevini yapmıştır ve bununla da tarihe geçmiştir. O halde zaman artık şapkaları asıp, yakın gözlüklerini takma zamanıdır…

§
IRK, DİN VE MEZHEP AYRILIKLARINI SÖMÜRME...
Yalnızca çaresiz bir savunma silâhı olarak bu İslâm Birliği ve Dayanışması çağrılarının ve karşı fetvaların, Halife'yi tamamen avuçlarının içine almış olmalarına ve «Milliyetçilerin katli vaciptir» fetvalarına dayanmalarına rağmen, İngilizleri bolşeviklik kadar korkuttuğu ve din istismarcılığına daha çok yönelttiği anlaşılmaktadır. Büyükelçilik Baştercümanı Ryan, 25 Aralık 1919 tarihli raporunda bu korkuyu dile  getirmekte ve hizmetlerindeki satılık iktidarların aşırı müslüman görünmesini önermektedir:
«...Milliyetçiler Şimdi iki yol kullanıyorlar. Milliyetçi ol, çünkü islâmı kurtaracak tek yol odur. İslama bağlı ol, çünkü senin millî varlığını kurtaracak tek yol" odur.
»«Bâzı kuvvetler ezilebilirse de, bolşeviklik ezilemez. Bu fikirlerin her ikisi de İslâm Dünyası'ndaki İngiliz
egemenliğini yok edebilir. Biz, gerçek ideali din imiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu yönetici olarak sunmaya çalışacağız.»
«Panislâmizm’i ezemeyiz, bu tıpkı Batıdaki, milliyetçilik gibidir. Bizim şimdiki hedefimiz, bölmek, arkadaş gibi davranıp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır.» 155
Bolşevikliğe ve Türkiye'ye karşı Kafkasya'da bir set kurmakla görevli İngiliz diplomatlarından Stokes da sûnnî-Şiî bölümcülüğünü geliştirmeyi ileri sürmektir:
«Sünnîler ve şiîler arasındaki karşıtlık büyüktür, biz bu karşıtlığı daha da geliştirebiliriz.» 156
Gerçekten İngilizlerin tutumu, bölme ve parçalama politikasına uygun biçimde olmuştur. Bu bölme ve parçalama çabası yalnız dinsel planda kalmamış, etnik gruplar arasında da uygulanmıştır. Bu, emperyalizmin sömürge milletlerde her türlü direnci kırmak için başvurduğu değişmez kuraldır. Nitekim Türkiye'de de, emperyalizm, dinsel bölücülüğün yanı sıra, yalnız Ermeni, Nasturî, Rum gibi hıristiyan unsurları kışkırtmakla yetinmemiş, Çerkez, Kürt ve hatta Laz gibi bölünmeler bulmaya ve bunları sömürmeye çalışmıştır. Örneğin Lord Curzon, Şubat 1920 Londra Konferansında Erzincan'ı dahi kapsayan bir Ermenistan kurulmasını ileri
sürerken, Ermenistan mandasında bir Lazistan kurma önerisinde bulunmuştur! İngilizler, Batum çevresinde bu yolda hayli çaba harcamışlar, ama Laz sorunu diye birşey olmadığı için çabaları ters tepmiştir.

KÜRTÇÜLÜK YARATMA ÇABALARI...
Kürtçülük ise, İngilizlerin Mütareke'den beri Türkiye aleyhine geliştirmeye çalıştıkları bir akımdır. Prof. Toynbee'nin deyimiyle, «İngilizler, Musul'u işgal ettikleri andan itibaren Kürt milliyetçiliğini teşvike koyulmuşlardır. İngilizlerin bu politikası, Bağdad'a İngiliz mandası altında kurulmuş olan Irak'ın Arap Hükümeti tarafından da kabul edilmiştir.» 157
Fransa ile yapılan görüşmeler sırasında, 23 Aralık 1919'da Fransız Delegasyonu Başkanı Berthelot, Güney Kürdistan'ın Irak üzerindeki İngiliz mandası çerçevesinde bırakılması, geri kalan kısmın bir çeşit aşiretler federasyonu biçiminde Türk egemenliğinde tutulması görüşünü ileri sürmüştür. Ne var ki, Lord Curzon, Kürdistan bölünmesini ve Kürdistan üzerinde bir Türk egemenliğini — tamamen biçimsel bile olsa — kabul etmeye yanaşmamıştır. 158 Tek bir Kürdistan kurulmasını önermiştir. Türkiye'ye ve Bolşevik yönetimine karşı tampon devlet olarak bir Kürdistan yaratmaktan medet ummuştur. Ayrıca Türk direnmesini kırmakta, Kürtçülüğün kullanılması düşünülmüştür. Bu aynı zamanda Sadrâzam Damat Ferit'in de fikridir. Osmanlı Sadrâzamı Ferit, 17 Nisan 1920 ve 20 Temmuz 1920 tarihlerinde iki kez, İngilizlere, Mustafa Kemal hareketine karşı Kürtleri kullanmayı önermiştir. Yüksek Komiser Amiral de Robeck, Ferit'in önerisini Lord Curzon'a şu sözlerle aktarmıştır: «Damat Ferit bana geldi, barış antlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Kürt liderleri Mustafa Kemal'i sevmezler. Çünkü o bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal'den nefret ediyorsunuz. Çünkü o sizin yaptığınız antlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı birlikte kullanalım, dedi.»
Lord Curzon, Damat Ferit'in bu önerilerini, İngiliz belgelerine göre, teşekkürle geri çevirmiştir!. Fakat İngiltere, kürtleri Türklere karşı kullanma çabalarından vazgeçmiş değildir. Nitekim İstanbul'daki üyükelçilik, Dışişleri Bakanlığına, «Hükümetimizin niyeti, Türkleri ne olursa olsun zayıf düşürmek ise, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena fikir değildir. Bu da mümkündür» demektedir. 160 - Ne var ki, İngilizler, hem Kürtleri, hem de Ermenileri Türklere karşı kullanmak istemektedirler. Buda Kürt - Ermeni uzlaşmasını gerekli kılmaktadır. Yüksek Komiser de Robeck, 26 Mart 1920 de, «Kürdistan, Türkiye'den tamamen ayrılıp bağımsız olmalıdır. Ermeniler ile Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz, İstanbul'daki Kürt Kulübü Başkanı Seyit Abdülkadir ve Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa hizmetimizdedir» 161 der, ama Üçüncü Kitap'ta ayrıntılarıyla göreceğimiz üzere kökleri derinlere giden bir kanlı çatışma içinde bulunan Kürtlerle Ermenileri birleştirmek mümkün değildir. İngiliz egemenliğine hiçbir itirazı olmayan unsurlar bile, Ermeni egemenliği olasılığı karşısında, Türk egemenliğini benimsemişlerdir. İngilizler de sonunda bunun farkına varmaya başlarlar. Nitekim Baştercüman Ryan, 23 Eylül tarihli raporunda, Kürtleri Türklere karşı kullanmanın kolay olmadığını, bunun çok kötü sonuçlar getirebileceğini belirtir : «Kürtlerin birçoğunu siyasal düşünce bakımından Türklerden ayırmak zordur ve bunlar milliyetçilerin etkisi altındadır. Bir kısmı ise, çeşitli biçimlerde Kürt milliyetçiliği gütmektedir. Bunlar dağınık haldedirler. İngilizler tarafından esaslı bir biçimde ele alınırlarsa, bunları bolşeviklere ve milliyetçilere karşı kullanmak mümkün olur. Ama şunu da hatırdan çıkarmamamız gerekir ki, Kürtler şu sıralarda Kürdistan'a tanınan sınırların dar tutulması ve bu topraklardan bir kısmının da Fransız bölgesi olarak ayrılması ve ayrıca Ermenistan'la sınırların belli olmaması nedeniyle hoşnutsuzluk duymaktadırlar. Bütün Kürtleri birleştiren tek şey, bölgelerinin Ermeni egemenliğine bırakılması fikrine karşı duydukları nefret ve Amerikalılara da Doğu işlerinin acemisi ve bağnaz hıristiyan taraftarı gözü ile bakmalarıdır.» 162
Bununla birlikte Kürt Teali (Yükselme) Derneği, Hürryet ve İtilâf Partisi ve İngiliz Sevenler Derneği ile sıkı işbirliği hâlinde, Âyan'dan Seyit Abdülkadir'in başkanlığında, İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurma dâvasını sonuna kadar sürdürecek ve ayaklanmalara yol açacaktır. Daha 1919 yılı başlarında Cevat Dursunoğlu, Süleyman Nazif ile birlik-te Kürt Yükselme Derneği'nin «Vilâyat-ı İarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti'ne katılmasını sağlamak için bu derneğe gittiklerinde, Seyit Abdülkadir ve arkadaşlarından «İtilâf Devletleri bize her türlü yardımı yapacak. Sizinle konuşacak bir şeyimiz yok» cevabını alacaklardır. 163 Seyit Abdülkadir, 9 Aralık 1919'da İngiltere Yüksek Komiserliği'nin gözde danışmanı Hohler ile konuşacak, ona Damat Ferit'in yaptığı bir öneriyi anlatacaktır: Damat Ferit, tekrar Sadrâzam olunca, Güneydoğuda Osmanlı Devleti'nin kanadı altında aşiretlere özerklik verileceğini vaad etmiş, bunun karşılığında da aşiretlerin birleşip Mustafa Kemal'in milliyetçi kuvvetlerine karşı durmalarını istemiştir. Bu yolda anlaşmaya varmışlardır ama Bogos Nubar Paşa ve Ermenilerle anlaştığını söyleyen Âyan'dan Seyit Abdülkadir, İngilizlerden daha fazlasını umut etmektedir. Bu umutladır ki, Abdülkadir'in derneği, İngilizlerin başlattığı Mustafa Kemal hareketini yok etme kampanyasına bütün uşaklığıyla katılacaktır. Bu dernek, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şöyle bir bildiri yayınlayacaktır :
«— Kuva-yı Milliye'ye aldanmayınız! Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilâfet ve Saltanat'a bağlılıktan ayrılmayınız!»

«İngiltere İmparatorluğu için, Türkiye ile savaşın özel bir önemi vardı. Osmanlı Halifesi, İslâm Dünyasının başı idi. Ve İngiltere İmparatorluğu içinde, her yerden çok müslüman vardı. Ayrıca Türkiye, İmparatorluğun deniz yolları üzerinde bulunuyordu... Gidiş - geliş yolları ve Doğudaki prestijimiz bakımından, Türklerin bize savaş ilân eder etmez yenilip itibarlarını yitirmeleri çok önemli idi. Türk ordularının üç sefer yılı boyunca, eş koşullar altında bizi, arka arkaya bir takım savaşlarda yendikten sonra, ancak ezici sayıda kuvvetlerimizle sonunda yenilmiş olmaları, Doğuluların kafasında kötü bir izlenim bırakmıştır.»
(LLYOD GEORGE)
 (Milli Kurtuluş Tarihi I C.- Doğan Avcıoğlu)

                Yukarıda görüldüğü gibi İngiliz hep aynıdır. Yani dün neyse bugün de odur. Ve emperyalist sacayağı ne yapıp yapıp HDP'ni meclise sokarak, ileride bu projenin hedefi imalatında startı da vermiştir. Şimdi yavaş yavaş önce bir fedarasyona arkadan da tam bağımsız bir Küsdistan'a dönüşecek siyasi olgu böylelikle şimdilik start almıştır.

            Ne hazindir ki tarihten de ders alınmamış ve bugün de hala hudutlarımızda, ABD den bile tehlikeli olan pis İngiliz oyunlarıyla cebelleşiyoruz. Her ne kadar o dönemki İngiliz’in yerini bugün ABD almış olsa da İngiliz vesayet geleneği nedeniyle ABD’nin de akıl hocasıdır…

                                                                       Serendip Altındal