12 Aralık 2018 Çarşamba

LATİN PARADOKSU..


            Tarih kimsenin malı değildir. Dolayısıyla da hiç kimse tarihi kendi soyu, sopu ve şeceresine mal edemez. O halde tarih bütün kişi ve kurumlar tarafından bağımsız olarak, sadece bulgu ve belgelere dayanarak ele alınmalı ve uluslararası ortak aklın görüşleri çerçevesinde, tarihsel özeğine sadık kalınarak toplumlara adil biçimde aktarılmalıdır. Çünkü her ulus kendi gerçek özünü tanıma hakkına sahiptir. Ve ancak bu sayede insana da uygar denilebilir.

            Ya da bazı tarih yazarlarının yaptığı gibi çeşitli tarihçilerin subjektif görüşleri alınarak ana fikir okura bırakılmalıdır. Ancak bu doğrultuda tarihsel kaynaklar hakkında gerekçeli bilgiler oluşabilir ve yine gerekçeli kararlar adil biçimde öze sadık kalınarak alınabilir. Öyle ki özne her ne ve hangi hususta ise geçmişle alakalı bir bilgiye bilgi diyebilmemiz için bu perspektife, azami itina ile sahip olmak zorundayız.

            Mesela bazı Batılı tarihçilerin Osmanlı Rumeli’de kuruldu deyişiyle, Osmanlı İmparatorluğunu bile kendilerine mal ettikleri de asla unutulmamalıdır. Aslında Oğuzların Kayı boyundan olan Osmanlı’lar, diğer göçebe Türk boylarını, yerleşik olmadıkları için Türkmen başlığı altında dışlayarak lakin ordularında kullandıkları Hristiyan devşirmelere (Yeniçeri) ve paralı Bizans askerlerine rağmen, Ordunun tamamına yakını olan Türkmenler (Türkler) sayesinde yüzyıllarca Dünyanın en uygar ve güçlü Devleti olarak ayakta kalabilmişlerdir.

            Hâlbuki Osmanlılar Türklerin göçebe değil kendileri gibi göçer konar olduğunu ve ancak yerleşke olmaya müsait habitat ve stratejik olanaklarıyla gelecek vadeden topraklarda, derhal ve geleceği Dünya İmparatorlukları olacak Devletler kurduklarını da iyi biliyor olmalıydılar. Ne yazık ki kendileri de kurucu boy beyleri Osman’a ve Türk ilkelerine tamamen sadık kalmamışlardı.

            İşte alfabelerini bile uygar Türklerin tamgalarından; anlamlarını çözemedikleri için de sadece sembollerini kopya ederek telif hakkını bile yok sayarak aşıran Latinlerin gözünde, Türk tarihinin Osmanlısı bile Rumelili sayılırken, Osmanlı monarşisini devirdikten sonra Dünya tarihini yeniden değiştirerek, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türklerin Asya Devleti olduğunu iddia etmek, Latin paradoksu değil de nedir. Hadi gel de şimdi kendi tarihini bir de bu sözüne güvenilemez sahtekârlardan, öğrenmeye kalk! Aman ha, denemeyin bile sakın. İşte yeter ki bu bilinci ceman sahiplenmiş olalım...

            Böylece Devletler hukuku ve insan hakları masalcılarıyla, muhtelif vesilelerle Saraylarda, Şatolarda ve tarihi konaklarda verilen en seçkin ziyafetlerde bile altın tabaklarda önümüze sunulan ve ne olduğunu bilmediğimiz yiyecekleri bile yemeden önce, en az iki defa düşünürüz belki.

            Yani özetle: Konu özellikle de kendi tarihimiz ise bunu yabancılardan değil, öncelikle hayatını ve tüm mesaisini tarihine adamış ve otorite kabul edilen 39 Türkçe lehçeyi bilen rahmetli Kazım Mirşan ve diğerleri gibi milli tarihçilerimizden öğrenmeliyiz. Bağlamında kendi yorumlarımızı oluştururken, tarafsız diğerleriyle de karşılaştırırsak, daha geniş ve detaylı perspektiflerde kazanabiliriz kuşkusuz.

            Mesela birisi eliyle bana, karşı dağları işaret ederek onların kendisine ait olduğunu söylüyorsa; ben orada gözüme ilişen bir iki kulübenin içinde kimlerin oturduğunu, nasıl yaşadıklarını ve çevrelerine nasıl baktıklarını (görelilik) düşünürüm ilk önce ne hikmetse. Aslında karşıdaki dağların sahibi olduğunu söyleyen, onları bana işaret ederken, o ana kadar görmediğim ve varlığının dahi bilincinde olmadığım bir düşünceyi kafamda oluşturmuştur gerçekte. 

            Suriye’nin Kuzeyinde cebelleşmekte olduğumuz Coni de bizi aynı Latin ninnisi ile uyutmaya kalkıyor. Biz uykuya dalarken Kıbrıs’ı da elimizden alma hesapları yapıyor aynı paralelde. İslam Federasyon Devletini hedefleyen bir cephe Güneydoğu hudutlarımızda açılmışken, Türk bölgesini bile yok sayan bir diğerinin, Kıbrıs da oluşturulduğu görülüyor. Bizimki ise uzatmalı İslam ninnisini ha babam, uyumaya hiç niyeti olmayan milletin kulağına fısıldayıp duruyor…

                                                                       Serendip Altındal



3 Aralık 2018 Pazartesi

DEVRİM Mİ, EVRİM Mİ..


            USA Lejyoner ordusuyla kapımızda nöbet tutup fırsat kolluyor. Ve artık YPG’li İsrail Kürdistan’ını da Fırat’ın Doğusunda yapılandırırken, Kuzey ucunu da Anadolu’muza kaydırma hesapları içinde kalarak, bunu da içimizdeki Suriyeli, Işid vs. göçebe güçlerine ve PKK’ya yoğun destekle oluşturmayı hedefliyor. Aynı nedenle de müdahil olmayı meşru hale getirmek için içimize monte ettiği bu çapraz güçlerle, Ukrayna’daki gibi bir iç savaşı tetiklemenin bütün alt yapısını itinayla ha babam döşüyor.

            Buna rağmen bizler tuzağa gelip, koynumuzda ve ekmeğimizin yarısını vererek beslediğimiz bu güçlerle kapışırsak, yeni bir insan hakları martavalıyla Anadolu’da bir Kürt Federasyonu oluşturabileceğini neye göre umuyor. Yoksa bunun arkasında bizden bucak bucak gizlenen ve Beştepe dehlizlerinde oluşturduğu bir Erdoğan güvencesi mi saklanıyor. İyi de tek başına bir Erdoğan’ın şaibeli 24 Haziran seçimlerine rağmen bu güce sahip olduğunu neye göre var sayıyor.

            Oysa kendisi de çok iyi biliyor ki her an yeni bir Cihan Harbi şiddetinde patlamaya hazır olan bizim bölgede, atacağı her yanlış adım, dam kenarında dolaşan bir uyurgezer gibi kendisini de bir anda uyandıracaktır. Ve bu defa geçmiş iki Cihan Harbinde yaptığı gibi Okyanus arkasında güvenle saklanıp sonra da yeni Dünya zengini olarak yine ortaya çıkamayacağı da bir gerçektir artık. Orta şiddetli bir Okyanus fırtınasında bile ülkesi yerle bir olurken, üstüne farklı bölgelerden yağmur gibi yağacak yok edici füzelere karşı hangi tedbirleri, nasıl alacaktır bakalım.

            O halde USA nereye koşuyor. Artık Okyanusun arkasında da güvende olamayacağını kavradığı için en yakın vadede Mars da bir koloni kurup tası tarağı oraya taşıyıp sonra da Dünya’yı ateşe vermeyi mi hesaplıyor acaba? Yoksa Trump’ın uzay yatırımlarına ağırlık vermesinin ana nedeni bu mudur? Bu hiç de uzak bir ihtimal değil doğrusu. Mantalitesini enikonu bellediğimiz Coninin kendisine karşı her ulusun fırsat kolladığı bu Dünya da, artık başka da bir çaresi kaldı mı?


            Bizim akıl küpü akiller yeni Federasyon araştırmalarına start verip milletin değil; ama kendi üstlerine göre kostüm diktirmeye kalkıyorlarsa, önceden yaptıkları yumurta siparişinin de ilk teslimatı kapımıza dayanmış demektir. Böylece Sevr’den bile kahredici antlaşmanın plan safhasında, ilk işaretin verilmiş olduğu da artık görülmüş oluyor.

            Yalnız USA bu projeyi tek celsede Türk milletine yedirebileceğini, hele de bunu küçük aklı ve silah gücüyle yürütebileceğini düşünüyorsa; gökyüzünde bulutlarla dans ediyor demektir. Bu hayal gücü ile de kapımıza yığdığı Lejyoner piçlerinin, farklı bayraklar taşıdığına bakmayın. Aslında hepsi aynı ahırın tezekleridir. Ve neşetleri bellidir. Bunu defalarca yazdık. Şimdi de yazmamın nedeni, işin dönüp dolaşıp yine başladığımız noktaya gelmesidir.

            Sonunda kendimize başımız sağ olsun dememek için, herhalde milli birliğin ve bütünlüğün her hâlükârda bozulmaması gerektiğinin de farkındayız demektir. Ve yine farkında olmalıyız ki Türk, Türk’e silah doğrultmaz. Bunu yapsa yapsa içimize sokulan menşei bozuklar yapacaklardır. İşte tam bu noktada ve tarihte de defalarca olduğu gibi kurşun geçirmez, kesilmez ve asla yolda bırakmaz Türk çeliği zırhının önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor…


            Bu kara günlerimizin sorumlusu olan geciken milli kalkınmamızdaki ana etken: CHP döneminin devrimden saparak, toprak reformu ve Köy Enstitülerinin beklenen yapıcı sonuçlarını göremeden çok partili sisteme geçmesidir. Çünkü kalkınmış Batı da bile halk Devrimleriyle, toprak reformları yapılmış ve feodal sistemler tarih olduktan sonra ancak çok Partili Demokratik sistemlere geçilebilmiştir.

            Unutulmamalıdır ki bizdeki gibi erken devir çok Partili sistemlerde, hep karşı devrimi oluşturan hazır kıta tutucu bir güç olduğu ve olacağından, halk Devrimi gerektiren milli kalkınma, asla sağlanamaz. Zira artık tren kaçmıştır ve her şeye yeniden başlamak gerekmektedir. İşte kalkınmasını bizdeki bu geri bırakılmışlığın üstüne inşa eden emperyalist Batının, istenci de hedefi de budur esasen.

            Ne ki Devrim gecikse de evrim nasıl olsa şaşmaz doğruyu bulacaktır sonuçta. Lakin bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Sonunda da evrimden fayda sağlayacak bir toplum bile kalmayabilir ortada. Oysa DEVRİM her zaman en hızlı, hedefli ve de planlı bir çözümdür. Bakın Dünyanın halk devrimlerini gerçekleştirmiş Devletlerine; hepsi bize fark değil, farklar atmışlardır.

§    ATATÜRK’TEN DEVRİM ÜZERİNE
Bu milletin ekseriyeti bizimle olursa fırka deyiniz, ne derseniz deyiniz, yürümek mümkündür. Ekseriyet beraber değilse, grup deyiniz, heyet deyiniz, buna istinaden İnkılaba muvaffakiyet mümkün olamaz. ( i. Arar, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, -UIus- 24 Kasım. 1968)…

            Ayrıca AKP Hükümetinin emperyalist aracı irtica ve gerici yapılanmayı işleve sokmak için mevcut olan, adı Demokrasiyi bile daha da geriye götürebilmek üzere, OHAL ve KHK’larla Adalet mekanizmasını taraflı hale getirerek otokrasiye yönelmesi de aynı nedendendir.


            Osmanlı Devletinin başlangıç yüzyıllarında, Osmanlı Devleti Dünyanın en uygar ve ileri Devletiydi. Ne ki Osmanlının çok gerisinde olan Batı, bugün uygarlık çıtasını çok yükseltmiştir. Ve o çıtanın üstünden atlamak, yeni Osmanlıcıkla ancak ham hayal olur. Ve buna teşebbüs dahi Batıyla aramızın daha çok açılmasına yarar.  O halde yapılması gereken tek şey Atatürk’ün açtığı yolda daha büyük bir inanç, azimli bir kararlılık ve birliktelikle yürüyerek muasır medeniyet çıtasının üzerinden milletçe aşmaktır.

            Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak en ufak bir yetki dahi vermediğim halde ülkemi dolayısıyla da beni temsil ettiğini sanan akil yaftalılar, ne idüğü belirsizlerle federasyon tartışmalarına kalkıyorlarsa, hepsini özenle sorgulamak da gerekecektir. Ve bugünlere geldikse şayet,  demektir ki vakit de tamamdır artık Abbas, o halde artık doğrulmalısın. Gazan mübarek ola…

                                                           Serendip Altındal





25 Kasım 2018 Pazar

BEKLENEN..


            İktidar olmak için CHP’nin tek çözümü, acilen ve ondan da öte kurtuluş ve kuruluş ilkeleriyle yeniden buluşmaktır. İktidar olunca da her Devrimci Parti gibi yarım bıraktığı ya da amacından çıkardığı Atatürk’ün de vasiyeti olan toprak reformunu, kaldığı noktadan tekrar ele alıp, amacı doğrultusunda sonlandırmaktır.

            Arkasından da tarım reformunu yeniden canlandırarak, toprak sahibi yaptığı topraksız köylüyü hemen kucaklayıp, oluşacak ihraç tarım ürünleri tasarrufunu da yabancı krediye el açmadan, sınai kalkınmaya transfer ederek, yeni bir kalkınma planı çerçevesinde ülkeyi neticede, diğer kalkınmış ülkeler parkında yer alacak olan bir milli sanayi Devletine dönüştürmektir. Sonuç ise kuşkusuz baldan tatlı olacaktır. 

            Böylece bir işçi devrimine gerek kalmadan, Atatürk perspektifi ve özgün liderlik dehasıyla başlangıçta başarıyla denenmiş olan milli ekonomi modeli, bu defa dönemin şartlarıyla daha da büyük ve kalıcı bir başarıyla ortaya konacaktır. Aynı bağlamda da ihtilalsiz ve bağımsız bir milli ekonomi modeli olarak, bizatihi Kurtuluş Savaşı gibi adını, Dünya tarihinin ilkler listesine yazdıracaktır.

            Yalnız bu işlerin yapılmasında, aşılması gereken zorluklar elbette yine olacaktır. Mesela atıl kaynakların produktiv olanlara evirilmesi ve sadece bir azınlığa ait olan lüks ithalat giderlerinin kalkınma tasarruflarına dönüşmesi. Yanında, milli kalkınmayı engelleyici şartlı dış yatırımcılarla, işbirlikçi montaj sanayici, irticai ve feodal burjuva menfaat bileşkesinin tasfiye edilmesi, özgün milli yatırımcının eğitilmesi ve başarıncaya kadar da desteklenmesi; iç ve dış ticaretin Devletleştirilmesi gibi konular sayılabilir.

            Örnek bir milli kalkınmaya Atatürk vizyonu dışında bir cevap aramaya gerek olmadığı için, aşağıda Özdil’in ‘Mustafa Kemal’ kitabından, milli kalkınmanın nasıl olması gerektiğine dair bir alıntıyı paylaşıyorum. İlgili kitap, mizah, romantizm, mistisizm, tarih perspektifli ve yer yer de Mustafa Kemal belgeselleri, anekdotları içeren, dinamik okumaya uygun bir özet biyografi derlemesiydi.

            Hele de Atatürk’ün milli eğitimden bile çıkarılmakta olduğu bir dönemde, Atatürk ve ilkeleri hakkında yeterli fikir sahibi olmayanlar için yeterli değildi ve kitabın sonunda boşuna, böyle bir yapıtta olması gereken ‘kaynakçaları’ aradım doğrusu. Ve sadece Özdil’in itimata şayan ‘Atatürkçülüğüne’ güvenmekle yetinmek zorunda kaldım.
           
            Kendi hesabıma bu kitabın okunmasını bilhassa yeni kitap okumaya başlayan gençlere tavsiye ederken, önce veya sonra Atatürk’ün ‘NUTUK’ adlı eserini ve devrin siyasilerinden Şevket Süreyya’nın ‘Birinci Adam’ını da mutlaka okumalarını tembihlemek zorundayım. Hatta aynı yazarın ‘İkinci Adam’ı da okunursa, Cumhuriyet üçgeni tamamen yerleşmiş olur.

            Atatürk’ü iyi özümsemiş yetişkinlere gelince, kitabı severek okuyacaklar ve birçok da benim gibi kendileri için de yeni olabilecek Atatürk anekdotuyla tanışmış olacaklardır. Ayrıca kitapın satışlarının da hayırlı yardımlara vesile olacağının da unutulmaması dürüstlük olacaktır.

§   Ekonomi dehasının kanıtlarından biri, Türk tekstinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası'ydı.
Ruslara yaptırdı. Krediyi Ruslar verdi, Makineleri Ruslar getirdi. Rus mühendisler kurdu.   İşçilerimizi Rus mühendisler eğitti, öğretti.
 1937'de bizzat açtı...
2 bin 500 insanımız çalışıyordu. İşçilere kadınlı-erkekli balolar düzenleniyordu,
700 kişilik sinema salonu vardı, Haftada altı gün film gösteriliyordu, Tiyatro salonu vardı, işçilerin tiyatro kulübü vardı. Müzik grubu vardı, korosu vardı. Fabrikanın radyosu vardı. Fabrikada piyano vardı. Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı.
Spor kulübü vardı, Sümerspor... Türkiye'nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı. Basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı.
Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı. Eczanesi vardı. İlkokulu vardı, kadın işçilerin çocukları için kreş vardı. 2018 den değil, 1937'den bahsediyoruz...
Giyecek kooperatifi vardı. Fırını vardı. İşçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için Gıdı
Gıdı adı verilen mini treni vardı. Kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı. Nazilli'ye elektrik veriyordu.
Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu. Okuma yazma kursu veriliyordu. Civar köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu. Bölgedeki sıtma salgını,
fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu.
İşçilerin 264 dairelik, toplam bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, sadece işçilere değil, halka açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu. Demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi vardı. Başka fabrikalar için malzeme üretimi yapılıyordu.
Ar-Ge bölümü vardı. Daha fabrika açılmadan, fabrikada kullanılacak olan pamuk türevleri geliştirildi. Islah çalışmaları sonucunda 28 pamuk çeşidi tescil ettirildi. Bu tescil ettirilen pamuk türevleriyle, tüm Ege bölgesi pamuk üretimi artırıldı. Rusya'dan 200 adet tohum ekme makinesi getirildi. Yine Rusya dan, pamuk tarlasında kullanmak için modern tarım aletleri getirildi, çiftçilere dağıtıldı.
Çevreye on binlerce ağaç dikildi... Şehre katkı sağlayan fabrika değil, sosyo-kültürel açıdan şehrin merkezi haline gelen fabrikaydı. Ve bunların hepsini tek kuruş vermeden yaptı.
Çünkü Ruslara ödemeyi narenciyeyle yaptı!
Türkiye'nin en modern, en büyük fabrikasını portakal, mandalina, greyfurt karşılığında aldı... Parayla değil, zekâyla akılla kurdu. (Mustafa Kemal Y. Özdil s. 355-357)

            İşte tam bu noktada ortaya şu soru çıkıyor: Acaba CHP bu bağlamda kendisine güvenebiliyor mu? Yani bu beklentilere Atatürk döneminde olduğu gibi cevap verebileceğine sahiden aklı kesiyor mu? Yoksa ‘BEKLENEN’ bekleyip de gelmeyene mi dönüşmeye namzet yine. Acaba kapanan fabrikalar, satılan milli kaynaklardan başlayarak yeni Nazilliler yaratmaya yeterli olabileceğine ve düşlerimizi gerçeğe dönüştürebileceğine iman edebiliyor, bu Kemalist özgüveni taşıyor mu?


            Rusya, Çin ekseninde ve Dünyanın diğer bölgelerinde sosyal reformlarını gerçekleştiren bütün Devletlerin ki bunlara küçük Bulgaristan ve Asya’daki bütün Türki Devletler dâhildir, kalkınmada bize defalarca fark atmışlardır. Hele de samanına kadar ithal eden bir ülkede sanayi devrimi aciliyeti ne denli bir esas haline gelmişse:
            Milletinin karnını doyuramayan bir iktidarın asla geleceği yoktur. Çünkü yaşamak için emperyalist yardıma ihtiyacı doğmuştur artık. Ve yabancı yardımın da ilk şartı, milli Devrimi unutması yolunda olacaktır kuşkusuz. Cumhuriyetle başlayan bağımsız kalkınma Devrimi rayına oturtulamadığı için, ülkeye neyin, neden zaman kaybettirdiği hala anlaşılamamaktadır. 

            Milli kalkınmanın olmazsa olmazı plan, onunda olmazı elbette planlı denetimdir. Dolayısıyla bütün planlı denetim mekanizması acilen tam çalışır hale getirilmelidir. Bilhassa da Danıştay ve Sayıştay’ın önemi ve itibarı kendilerine iade edilmelidir.  Özellikle de bu kurumların adil ve milli kalkınmanın asla vazgeçilemez unsurları oldukları kesinlikle gözardı edilmemeleridir. Ki bunun yadsınması, milli ve Devrimci bir Hükümet olunmadığının da en karakteristik göstergesidir.


            Marmara ray yapılırken Boğazın derinliklerinden çıkarılan ve 4000 sandıktan fazla olduğu söylenen tarihimizi yansıtan bulgular bugün nerededir. Dışarıda kim bilir kimlerin elinde, evinde ve/veya müzelerindedir. Bu konuda da onların gerçek sahibi olan Türk Milletinin hiçbir bilgisi yoktur. Bırakalım gerisini de peki, bu mudur milli Devlet olduğunu iddia etmek…

                                                                       Serendip Altındal



16 Kasım 2018 Cuma

AMA KALKINAMADIK..


            Hangi makul gerekçeyle, zorunlu olarak mağlup ayrıldığımız Cihan Harbinin anı töreninde neden yer aldığı bilinmeyen – ambiyans, gösteriş, reklam vs. olasılıklı - ve bağlamında Fransa’dan yeni talimatlarla dönen Erdoğan, daha çıkış merdiveninde gözükürken, uçakta gazetecilere söylediği, ‘üç dönem Başkanlık yapanların artık dinlendirileceği’ talimatı da düşüverdi gündeme hemen.

            Bu da herhalde ön ayarlı bir sipariş talimatıydı. Her neyse, ne ki belediyeci üç dönemliklere kapak olmuştur herhalde. Yalnız bize göre de, bazı konum ve gerçekler ele alındığında, bir dönemlik Başkanlık bile arif olanlara ‘yettin garı’ dedirtir diye düşünmeden olmayacaktı yine.

            Ee hele de içlerinden bazı uçukların ballı ihale doygunu oldukları için, mide fesadına uğramadan, sağlıkları nedeniyle biraz dinlendirilmelerinde, neresinden baksanız fayda vardır. Ha bu arada yürütme sıralarının geldiğini düşünen diğer açlar da iştahla tatlı tatlı sırıtıyorlardı mı demiştiniz? O halde bekleyelim bakalım, onlarında ipliği yakında pazara çıkacaktır nasıl olsa.


            Milli kalkınma derken Milli Şef de akla gelecektir kuşkusuz. Çünkü rahmetli Atatürk’ün büyük bir gururla arkasında bıraktığı milli ekonomi artık milli Şef olan İnönü’nün sırtına binmişti. Bu nedenle de esasen art niyetle konuya bakanlar, derhal aç kurtlar gibi rahmetli İnönü’ye saldırmaya başladılar. Oysa çarpılmamak için adil olmak, bunun içinde İnönü demeden önce en az bir saat araştırma yapmak ve herhangi bir yorum yapmadan önce de en az on dakika düşünmek zorundaydılar aslında.

            Lozan antlaşmasında, müzakere heyet lideri olarak Atatürk tarafından tensip edilen İnönü’nün, kendisini hüsrana uğratmayacağını elbette biliyordu, insan sarrafı dahi Atatürk. Yanılgısızlık ancak tanrıya özgü olduğundan, insanların yanılgı payları şayet doğruluk yanları çok daha ağır basıyorsa, kendilerine hak olarak da bağışlanabilir.

            Böylece erdem sahibi İnönü de her insan gibi bazen ender de olsa yanılma payına sahipti. Lakin burada tarih dersi vermeye kalkmıyoruz elbette. Zira haddimizi biliriz. Ne var ki hakkında en fazla söz edilen bilhassa da milli ekonomi ve dış sermaye ilişkisi – ki dış sermaye, dış kaynaklı uzmanlıktan ayrı tutulamaz - konusunda, aşağıda görüşlerinize sunduğum kendi ifadelerini okumadan sakın yorumda bulunmasın özellikle de tarih bilgisi olmayanlar. Çünkü en azından haksızlık yapmamış olurlar.


§          İNÖNÜ’NÜN YABANCI UZMANLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

            Kıbrıs anlaşmazlığının en buhranlı günlerinde, Bakanlar Kurulu'nun yüksek memurlarla birlikte yaptığı bir toplantıda bir yüksek memurun tuttuğu notlara göre, Başbakan İnönü, yabancı uzmanlar konusunda şunları söylemiştir. Daha bağımsız ve şahsiyetli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar Vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı çalışmalarını yapacaklar ve teklifler hazırlayacaklar. Yapabilirler bunu? Hepsinin etrafında uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Muvaffak olamazlarsa, işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington'un haberi oluyor. Sonucu, memurumdan önce Sefirim ’den öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz devleti? Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derdimize deva bir tek rapor göstermediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak gene biz kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam 'avara kasnak' gibi dolaşmıyorlar ya... Elbette kendileri için önemli marifetleri var. İstiklal Harbi'nden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa hudutlar meselesi fiili bir durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda hallederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların niçin ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyayı vadederler, imzayı attın ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir. Teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök... Gitmezler. Ancak bu meselenin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lazım. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezseniz. Havanda su döverseniz. Fakat zannetmeyeniz ki kolay bir iştir. Savuşturulan iki üç badire bunun yanında çok kolay kalır. Teşebbüs ettiğimizde başımıza neler geleceğini kestiremem. (Yön Dergisi. Sayı: 172)


            İşte o günlerden itibaren İnönü ’nün ortaya koyduğu resimde fazla bir değişiklik olmadı, olamadı. Kendisinden sonra gelen bütün iktidarlar şayet israf ekonomisini, tasarruf ekonomisine çevirip kalkınma hızımızı arttırabilmiş olsalardı, bugün hala yaşlı gözlerle yabancı sermayeye el açmıyor olabilecektik. Şimdi ise Atatürk’ten sonra boşuna geçen süreçte, kalkınmış bir ülke olamadığımız için artık milli bekamız bile tartışma konusu yapılabilmektedir.

            Atatürk’le, kendilerinden çok daha önce yoluna girdiğimiz ve çok başarılı olduğumuz milli kalkınmanın, ne yazık ki Atatürk’ten sonra;  Japonya’nın başarılı milli kalkınma modeline sadece seyirci kaldık. Öyle ki; en yakın komşumuz ve bir köylü Devleti olan Rusya dahi ihtilalden sonra, bırakın istiklal harbimizi bile yok haliyle desteklemeyi, bilhassa da Stalin döneminde, milli kalkınmayla ülkesini, 10 yılda %20 hızla 10 misli büyüterek rekor bir zamanda, bir Dünya devi yapmıştır. Bağlamında bize benzeyen köylü toplumunu da, çok kısa bir zamanda nasıl kalkınmış bir sınai toplumu haline getirdiği emsalinden de hiçbir şey öğrenemedik.

            Yani kısaca sahiplendiğimiz: 1947 den itibaren varsa yoksa yüksek faizli, uzun vadeli Amerikan sömürge kredileri, dolayısıyla da irticai tabanlı, eşraf, ağa, işbirlikçi müteşebbis, bürokrat, Vekil ve burjuva kökenli, milli sınai kalkınma yaftalı; ama yabancı ortak sermayeli montaj sanayi ve halende süregelen Cumhuriyet öncesi cahiliye dönemi. Ne ki bunun da adı, aslında kendimizi kandırdığımız, demokratik Cumhuriyet oluyor işte.

            Ve biz hala Saraylar, seyranlar, uçan Saraylar, yazlık Saray yavrularıyla, örtülü ödenek mağduru, ümüğüne basılmış bir millet olarak, gayrı safi milli hasılada yokları oynuyoruz. Oysa milli gelirin en az %15 kadarlık bir tasarrufu, ülkeye ancak %5 oranında bir kalkınma hızı sağlıyor.  O da bu tasarrufun hepsi milli kalkınmaya ayrılabilirse. Hâlbuki asgari %10’luk bir kalkınma oranı bizi kalkınmış ülkeler seviyesine çıkarabilecekken,  %5 ile ancak boğulmadan suyun üstünde kalabiliyoruz.

            Ne var ki ülkemizde büyük paralar kazanan ve aşırı lüks savurganı olan vergi mükellefi, açık bir gelir deklarasyonu da yapmadığı – yani vergi kaçırdığı – için, olması gereken tasarruflara ulaşmak ise bu gidişle asla mümkün olmayacaktır. Ve nereden bakılsa tek çıkış yolu, sol, sağ demeden kalkınamamayı tersine çevirmek için çok kazancı da lüks savurganlığından, paradoksu olan kalkınma tasarrufuna dönüştürmekten geçiyor. Bu da bir sistem değişikliği yani bir Devrim gerektirir. Bunun da tek çaresi kaçınılmaz bir milli hükümettir. Çünkü sömürgeci misyoneri mevcut Hükümetle bu çareyi var sanmak, ancak muhteşem bir hayalperestlik olur.


            Şimdi çok samimi olarak itiraf edeyim ki: Atatürk’ün bizatihi yarattığı ve iki defa okuduğum NUTUK üstünde, onu gelecek nesillere tartışmasız nakledebilecek bir başka eser daha kabul edemiyorum. Yani emeğe çok saygım olduğundan, hiçbir Atatürk yazarı darılıp, gücenip, alınmasın. Çünkü kendi biyografinizi, icraatlarınızı, düşünce yapınızı ve hayal dünyanızı sizi en yakından tanıyanların bile huzurunda, mecliste, Atatürk aslanı gibi günlerce kükreyerek ifade edebilecek olan bizatihi kendi diliniz veya kaleminiz değil midir ve bunu yadsımak hiç mümkün olabilir mi?

                                                                        Serendip Altındal


12 Kasım 2018 Pazartesi

SORUNLU SORULAR..


            Suriyeli mülteciler sorunu giderek diğer sorunları katlamaya başlıyor, şöyle ki: Suriyelilerin artan doğum yüzdesi de milli nüfusa oranla kabarmaya başladığından, yeni yerleşkelerinde intibak ettikçe ve peyderpey geçim sıkıntıları da hafifleyince, bu insanların tekrar ülkelerine yollanmaları, öyle pek sorunsuz olmayacağa benziyor.

            Belki de Almanların da vaktiyle yaptıkları gibi bütün kesintilerinin, emeklilik, diğer harçlar vs. gibi ve beraberinde ödenecek bir tazminatla birlikte, memleketlerine dönmesi istenen vasıfsız işçilere geri ödenmesi şeklinde bir özendirme yapılabilir. Ve bu sayede, artık bir sosyal patlama aşamasına gelen bu problemin, tamamen olmasa da büyük bir çoğunlukta egale edilmesi mümkün olabilir. Ayrıca bir başka çok önemli diğer sorun da, yerli ve mülteci ayrımını körükleyerek ortaya çıkacak olan sosyal çatışkılar üstüne menfaat palanları yapan emperyalist provokatörlerinin, yadsınamaz varlığıdır.

            İşte böylesine sağlı, sollu dolgularla gittikçe şişmeye başlayan mülteci sorunu; Devlet tarafından DPT’nin acil bir kalkınma planı gibi daha fazla vakit kaybetmeden ve yeni doğanlar büyüyüp işsizler ordusuna katılmadan ya da daha büyük afetlere neden olmadan, derhal masaya yatırılmak zorunda olduğunu kuvvetle hissettiriyor.

Soru 1: Acaba Hükümet başımıza sardığı mülteciler konusunda ne yapmayı düşünüyor?


            Bunca yıllık plan, program ve Devletçiliğe rağmen kalkınmış sanayi ülkeleri arasında yerini alamayan ülkemizin sorunu, bireysel kapasite ve yeteneksizliğin asla eksikliğinde değil; ama kolay yollardan hızla para kazanmak isteyen müteşebbis ile aynı kafada ki üst Bürokrat menfaatperestliğinin tartışılamaz uyumunda aranmalıdır.  

            Şöyle ki: Serbest ticarete soyunan birey, Atatürk dönemindeki kısa süreçte ancak Japonya’nın kapitalist kalkınma döneminde olduğu gibi dış sermayesiz ve Devlet desteğiyle himaye bulabilmişti. Atatürk’ten sonra milli ekonominin altın çağı bitmiştir. Çeşitli bürokratik engeller ve ortaklıklarla yozlaşan Devlet yüzünden giderek şirazesinden çıkan milli ekonomi, işbirlikçi sermayedar ve menfaatperest üst bürokrat eliyle tatlı paraya yani dış sermaye rüşvetleriyle, emperyal sömürüye adeta teslim edilmişti.

            Ve her müteşebbis, iyi niyetli ve milli duygulara da sahip olsa, mutlaka yabancı bir ortakla çalışmaya mecbur edilmişti. Ortak lafına da kapılmayalım, çünkü yabancı sermayedar %50’lerin altında bir sermaye koymuş bile olsa, şirketin yönetiminde tam yetkiye sahip olarak, Devlete yeni gümrük ve daha ucuz fiyatlı rakip ürünlere ithalat engelleri çıkarttırarak, kendi ürünlerini ülke genelinde istediği fiyatla pazarlama hakkına sahip olmuştur. Bırakın yatırım yapmayı, salt patent hakkıyla bile firmaya neredeyse sahiptir. Bugün her konuya el atan Holdinglerin duvar ördüğü ülkemizde, durum sanki farklımıdır. Hangisi dış sermayeye çalışmamaktadır. Ki bunlara Devlet de dâhildir. Öyleyse bunun adı emperyalist sömürü değil de nedir.

            ABD yardım(!) fonlarıyla ağır sanayi yerinde saydırılarak, kapitalizm küçük işletmelerle alt tabana yayılarak, milli ekonomi milli olmaktan çıkarılıp, dış sermaye bağımlılığı arttırılmış ve milli ekonomi bir sömürge ekonomisi haline dönüştürülmüştür. Bunda en büyük etken, baş sermayedar ve milli reformlara, Devletçiliğe karşı olan ABD’nin, kendi sömürü programının uygulayıcısı olarak gördüğü tutucu sınıfların ve irticanın yanında yer alması ve hep bu gruplar içinden çıkan iktidarlara her türlü desteği sağlamasıdır.

            Hatta çeşitli burslarla ülkesinde eğittiği gençlerin bile bu gruplar arasındaki ailelerin çocuklarından olmasına dikkat etmesidir.  Bu durum aynı zamanda atıl kalan köylerden, tarım topraklarının büyük sermayeye geçmesi nedeniyle de, geçinme sıkıntısı içinde kalan köylüyü, büyük sermayenin kredili AVM tüketicisi olarak metropollere göçe zorlamıştır. Herhalde bir soruya daha sıra geldi şimdi. Böyle olmadı da, bunları ben mi sallıyorum?

            Anlayacağınız sınai kalkınmanın adında, Atatürk döneminden sonra gelen iktidarlar tarafından kalkınma lafı soygun ile yer değiştirmiştir. Devlet teşviki, milli ortak lafları bile unutulmuş, bırakın Devleti, kamu teşekkülleri bile özelleştirilmiş, milli olan her şey, toprağın alt ve üst öz kaynaklarıyla tamamen yabancı sermayeye servis edilmiştir. Şimdi Yukarıdaki resme bakıp da herhangi bir revizyona kalkmamış olan mevcut Hükümetin, ‘kalkındık’ demesi, safsata edebiyatında bile yer bulamaz artık. Görüldüğü üzere, bugüne kadar böyle yürütülmüştür(!). Ne var ki bundan sonra da böyle gideceği kesinlikle beklenmemelidir.

Soru 2: Acaba Hükümet bu gidişe milli planda bir çözüm üretebilecek mi?


            MYK’ na giremediği için ruh haleti bozuldu denilen bir eskimiş Parti üyesininin ruh haletine yeni mi tanı konulmuştur. Buna ancak gülünür. Esasen üst yönetimle fikir ayrılığı yaşanan üyenin, yürütme kuruluna alınmayacağı da sürpriz olmaz. Ve bunun ruh haletiyle filan ne ilgisi vardır. O halde neden ızgarayı haşlama yapıyorsunuz kardeşler? Şunu açıkça itiraf etsenize. Ne demiş adamcağız. Ezan Türkçe okunmalı demiş. Yani Atatürk’ün yolundan gitmiş. Buna mı itirazınız. Ben de, tanıdıklarımda öyle diyoruz. Biz de Atatürkçüyüz. Yoksa buna da mı itirazınız var.

            Bırakın artık İktidar takozu olmayı. En azından haklı gerekçelerde biraz da köstek olmayı deneyin. İlkeli olmak ve öyle de kalmak zorunda olan, ayrıca Cumhuriyeti kuran bir ana muhalefet Partisi olduğunuzu da asla unutmayın. Her insan ancak doğrularıyla bir varlıktır, eğrileriyle değil. Ve şayet buna da hayır diyorsanız, bir örnek gösterin. Ona da varlık diyelim o halde.

Soru 3: Acaba CHP; demokrat, öz cumhuriyetçi ve Türk Ulusunun Partisi olmayı yeniden düşünüyor mu?


            Atatürk’ü tarihten silmeye çalışarak Türk Ulusunu da sileceklerini düşünen ve içimizden bazı sapı silikleri bu işe angaje etmek için maliyetli uğraşlara yoğunlaşan gafil emperyalistin bilgisine sunulur.

            Erdoğan Efendi Atatürk’e sadece ‘Gazi’ diyorsa, konuya şöyle de bakabiliriz: Atatürk aslında Türklerin tek atası değil, atalarından birisiydi sadece. Ne var ki içinde bulunduğumuz zaman sürecinde sonuncusuydu. Ve kendisinden sonra da sonsuza dek daha ne kadar Atamız olacaktır. Bunu ne biz ne de başkaları bilebilir. Şayet Erdoğan konuya bu perspektifle bakıyorsa mesele yok. Çünkü bu bir özür olabilir belki.

Soru 4: Bu değişmez koşullarda acaba Sayın Erdoğan yoluna nasıl devam edebileceğini düşünüyor?

            Yoksa Türkler Atatürk’le vardılar o bitince biteceklerdir ters algısında veya bunu pekiştirmeye çalışıyor ya da birilerine hizmet veriyorsa, işi sahiden zordur. Çünkü o zaman kendi vahim sonundan da gerçekten endişe etmek mecburiyetindedir. Çünkü milletin tansiyonunun salt dış destekle kontrol altına alınabileceği dönem Dünya genelinde de bitmiştir artık. Hele de obje Türk Ulusuysa; valla ne olacağını kimse önceden kestiremez doğrusu!!!
                                                                                  
                                                                                               Serendip Altındal



5 Kasım 2018 Pazartesi

DELIRIUM..


            Kaşıkçı’nın katilleri, kaşık havası oynaya oynaya ülkeyi terk ettiler. Peki, ne oldu? Hudutları içinde canları Devlete emanet olarak bulunan yabancı diplomatların bile hayatlarının güven altında olmadığı ülkemizde, Devletin haysiyeti, onu yönetenler tarafından yine iki paralık bir değere eşitlendi. Ondan sonra yine, insanda sinir bırakmayan atmalar tutmalar, bir sürü içi boş lafı güzaf ve bin bir renkli yeni uyku tulumları saçıldı, saçılıyor ortalığa.

            Üstüne üstlük bir de Kaşıkçı’nın çokbilmiş nişanlısı çıktı ortaya. Şimdi bu ağzı kalabalık, arkası soru işaretli Hanıma da Sarayda uygun bir danışmanlık veya en azından bir Müsteşarlık verilirse hiç şaşırmamak gerekir. Öyle ya artık bizim siyasa da bizim olmaktan çıktı nasıl olsa.


            Yargıyı, Üniversiteyi gömdük, askeri iğdiş ettik. Atatürk’ü de Mustafa yaptık. Eh artık sıra mezarcıları da gömmeye geldi herhalde. Çok iddialı olduğu için daha da çok tepki alan Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal belgeselinin düşündürdükleri vardır.

            Bir defa, kendi kendini devirmiş Osmanlı enkazı üstüne kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, hızlı ve/veya ağır çekimde bile tek yaratıcısı olduğu her konumda belgesel olmuş Atatürk’ün, kendi başına bir özel olduğu vurgulanmalıydı kitapta, her şeyden önce. Sonra da aslında gerçek Atatürkçülüğün ne demek olduğunu iyi bilen aydın ve ergin kuşaklardan önce, genç nesillere böylesi iddialı bir yapıtla, Atatürk özeli bütünüyle öğretilip, Kemalizm, gençliğin dimağına kazınmalıydı ki gelecek nesillerimizin de kimlik sıkıntısına duçar olmadan, özgün bir geleceği olabilsin.

            Kitap çocuklara bir armağan olarak takdim edilirken, aslında Atatürk’ün çok sıradan bir adam olduğu ters algısı da yaratılmış oluyor. Ki işte bu en tehlikeli olan husustur. Hani kaş yaparken göz çıkarılmış olmuyor mu o zaman. Neredeydi Atatürk’ün büyük devrimciliği, ulusçuluğu, milliyetçiliği, tam bağımsız, antiemperyalist bir Türkiye hedefi, milli; ama liberal (özgür, tarafsız) ve laik (seküler) bir özgürlük anlayışı.

            Bu öğeleri tek paket halinde asla vazgeçilemez bir yaşam iksiri olarak, hedef aldığı gençliğe nasıl şırınga etmeyi düşünüyordu acaba Özdil. İşte bu anlaşılamadı. Bir diğer saçmalıksa Mustafaların sayısız lakin Atatürk’ün bir tek, biricik olduğu ve yaşam mutunu kendisine bahşeden liderine, Ulusunun salt isimden öte bir imtiyaz olarak tanıdığı ATATÜRK öz kimliğini, gençliğin dimağında saf, garip ve yer yer çaresiz Mustafa’yla mı pekiştirmeyi düşünmüştü Özdil.

            O zaman da geçmiş olsun demek düşer bize. Zira şimdilik ikmale kaldı. Gerçekte yılların emeğini yadsımak haksızlık olur. Yalnız bu çalışmanın Atatürk diploması için yeterli olmadığı da anlaşılıyor. Bütün koşullar yerine getirildiğinde bu onurlu diploma, ona da nasip olur bir başka Bahara belki. Sırası gelmişken bir soru da yazara soralım o zaman.

            Ki bu soru herkes için de geçerlidir. Aslında herhangi bir kimse dahi, tanımadığı, hatta hiç karşılaşmadığı üçüncü bir şahsın, kendisi hakkında kulak dolgusuyla yazdığı yapay bilgileri okurken, acaba neler hissedeceğine empati oluştursa, sorun kendiliğinden çözülmüş olabilir. Üstelik özelini yazdığını düşündüğünüz adam, hayatta olamadığı için okuyamıyor bile artık ki sizin yanlış veya eksik ya da taraflı bilgilerinizi nasıl düzeltebilsin.


            Futbol muhabirinden tarih araştırmanı programcısı da yaptılar ya sonunda. Fatih Altaylı adlı bir eski spor muhabiri tüfeği de yapay programlarla diğerlerini de yaptıkları gibi kalıptan kalıba soktular yandaş medyalarında. Teke tek yaftalı algı programında Anglosakson prototipli çakma tarihçilerin Latin gözlüklerinden, aslı olan yüceliğini kendilerine mal etmeye kalktıkları; ama gerçek sahibine çakmasını layık gördükleri yapay Türk Tarihini de izlemek zorunda kaldık. Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik; ama ben gamotayı koydum yine kendi safımda, sebep olanlara.

            Oysa o kafalara en tarafsız görüşle, İslam öncesi on binlerce yılın Uygar, bilimsel ve dinamik töresel Türk kimliği, ne oldu da İslam sonrasında klima esintili bir Arap rüzgârına dönüştü diye sorsak; muhtemelen kafaları karışacak, ezberlediklerini unutacak ve kendilerine bu konuda ödeme yapılmadığı için de, olasılıkla programı terk etmek zorunda kalacaklardı. Mesela bir Ortaylı’ya bırakın Türk tarihini, Osmanlı da oğlancılığı sorsanız daha ayrıntılı bilgi sahibi olurdunuz.

           
            Andımızın okullara geri dönmesinde esas müdahil olması gereken CHP’nin çekimser duyarsızlığı, endişe verici tutumunu ne yazık ki hala koruyor. Değişim yok oluşum değildir. Değişerek zamanın gereklerine uyarak, kendini yenileyerek daha çağdaş, verimli, daha sosyal ve produktiv bir noktaya taşıyacaksan, değişikliği kabul etmelisin. Yoksa değişim, senin kayıpların üstüne kendi menfaatlerini inşa edenlerin sonunda seni de kimliğinden edecek bir doğrultuda seyrediyorsa, o takdirde yok edileceksin demektir, bilesin. Ve derhal tedbir almalısın, yoksa bitersin.


            Atatürk rahmetli olduktan sonra hızla gelişen Devlet eliyle kapitalist yaratma yarışı, bugün de bühtanla şahit olmak zorunda kaldığımız gibi ülkemizde işbirlikçi, ithalat endeksli, mandacı iş adamları yaratmaktan başka da bir işe yaramadı. Ve ne yazıktır ki bu olgu, en fazla da CHP’nin evlatları olan Bayar ve Atatürk’ün kendi iradesiyle Milletvekili yaptığı Menderes’in DP döneminde, tavan yapmıştı. Şimdilerde ise AKP, mandacı işbirlikçiliğini artık aile geleneği haline de getirdi. Yerli işletmeci, öz kaynağı fazlasının dış sermaye bağımlılığı yüzünden, sadece kendisini değil; ama giderek ülkesini de batırmaktadır.


            Gelelim evlerimize sinsice bacadan hırsız gibi giren İnternete. Evet, Internet bacadan girdi; ama aile huzurumuz, çocuklarımızla olan iletişimimiz ne yazık ki kapılarımızı suratımıza çarparak çıktı gitti. Bu aslında bütün Dünya insanlarının da çağdaş ve ortak sorunudur. Yalnız Türkiye’mizin bu bağlamdaki derdi, kuşkusuz bizi daha fazla gerdi. Zaman zaman deliliğe varan isterik nöbetlerle, çocuk yaştakilerin bile sinir krizleriyle, üstüne de yoğun bir enflasyonist yaşam kavgası içindeki erginlerin, her geçen gün ağırlaşan yaşam mücadelesi, toplumu büyük küçük demeden antidepresan bağımlısı haline getirdi. Ve artık toplumsal depresyona çeyrek kaldı.

            Yakın tarihte İnönü’nün açtığı çok Partili yolda, liberal demokrasi masalıyla iktidar olan Menderes de kendisini ihtiras rüzgârına kaptırmış vazgeçilmez olduğuna inanmıştı. Sonu nasıl geldi malum. Demek ki sınır bilmez tekillik sadece yüce yaratıcıya aitmiş ve kulu aşarmış. Bu doğru, bir kere daha teyit edilmiş oldu. Bekleyelim bakalım, baba tanrı nasıl bir son biçecek muhterisler ve de müştekilerine. Öyleyse aman dikkatli olun gardaşlar.

            Velhasıl özetlersek: Türkiye’miz gibi dış sermayenin olta balığı olmuş ülkelerde, Devletçi bile olsa liberal kapitalizm ancak yabancı sermayedarı işbirlikçi yaratmaktan başka da hiçbir halta yaramaz. Bu da silik bir milli kalkınma imajı bile yaratamaz. Ve unutulmamalıdır ki liberal kapitalizmin nimetlerinden bolca söz edenler, bunun emperyalizmin öz kaynağı da olduğunu, ne hikmetse ağızlarına bile almak istemezler. Nedendir acaba dersiniz???
                       
                                                                                              Serendip Altındal