28 Kasım 2017 Salı

GÖTÜRÜ..

            AKP iktidarının ülkemin başında kaldığı her dakika, lider konumdakilerle yandaşlarının kontrol edilemeyen offshore hesaplarını şişirmekten başka da bir getirisi daha doğrusu da götürüsü olmayacaktır yurdumuza. Ve bu Hükümet eskidikçe harami sayısı artarken fakir sayısı da katlanıyor. Diğer kayıpları açmaya ise sayfalar yetmez. İstatistikler ortada, merak edenler ayrıntıları araştırabilir.

            Durumun esas üzücü yanı ise, sayıları gittikçe kabaran vergi ödemeyen yandaş azınlığın yanında, yok hallerinde vergi ödeyen adam gibi vatandaşların gelirleri, artan enflasyon ve düşük gelir zamlarıyla daha da azalırken, finans yükleri artıyor ve yaşamları, yaşanamaz hale getiriliyor. İçine beraberce yuvarlanmakta olduğumuz Gayya Kuyusu da derinleştikçe, derinleşiyor.

            Vatan bekası umurlarında olmayan birileri de arkası gelmeyen yurtdışı gezileriyle, gerçekte alay konusu yapıldıkları mekân ve mercilerde, içinde mermi taşımayan kurusıkı silahlar gibi sadece kılıf dolduruyor, vatandaş kandırıyorlar. Mesela son SOÇİ atraksiyonundan ne mi çıktı? Ne çıkmadığına bakarsanız cevabını da kendiniz vermiş olursunuz.

Ya da şöyle diyelim de gülersiniz belki. Yani Türkiye, Rusya, İran ve Suriye’nin bir araya geldiği SOÇİ den, aslı ördek tuzakları olan AVM’lerde, ev mantısı diye aldığınız bohçalanmış hamur paketlerinin içinde ne kadar gerçek kıyma bulabilirseniz o çıktı işte. Suyu bile sıksaydınız daha fazla tortu alırdınız anlayacağınız. Yani İmam bildiğini okudu. Türkiye de attığını vuran aslan lideri sayesinde yine kafaya geldi neticede.

           
            Emperyalist kendi ülkesine fazla ihanet edemez, yani kendi ülkesini sömürge ülkelerini soyduğu gibi fütursuzca soyamaz. Çünkü bunun hesabını vermek zorunda kalacağını bilir. Ayrıca sömürge Devletlerden aşırdığının bir kısmını da kendi ülkesiyle paylaşmak mecburiyetinde olduğunu da domuz gibi bilir. Çünkü aksi halde tüm mal varlığına el konabileceğinin de hesabını yapmıştır.

            İşte bizim offshore’cularda da durum aşağı yukarı böyledir. Aslında onlar sadece kendi ülkelerini soyabildikleri için daha da dikkatli olmak zorundadırlar. Ve yanlış yapmaktan Azrail’den korktukları gibi korkarlar. Ne var ki kanları bir kere zehri kapmıştır. Artık bağımlı oldukları için de giderek ülkelerini daha da fazla soymaktan bir türlü kendilerini alıkoyamazlar. Yeni risklere girerek de daha fazla açık hale gelmektedirler.


Aslında hepsi de bütün diğer uyuşturucu bağımlıları, alkolikler gibi acınacak adamlar, kadınlardır velhasıl. Yalnız yetmiyormuş gibi bunlara karşı daha fazla da iyimser ve saf kalmaya devam ederseniz, bir gün donsuz kalacağınızı da şimdiden bilmelisiniz. Yani sonunda kıçınızdaki donu bile çekip alacaklardır. Fazla acırken acınacak hale gelmekte vardır ipin ucunda.


ABD’nin baş düşman olduğunu nihayet Erdoğan’da anladı söylemlerinin sahiplerine; kendisini de iktidara taşıyan ‘bir Devlet kendi adamını bir başka Devletin başına neden getirir’ sorusunu neden sormadınız diye sormayalım mı şimdi.

Siyasetçinin bütün faaliyet dönemleri ayrı ayrı hesaba çekilir ve kendisine buna göre toplu fatura edilir. O halde Erdoğan’ın İBB Başkanlığı dönemi de ayrı hesaba çekilince, kendisinin de itiraf ettiği gibi İstanbul’a gerçekte tek başına verdiği zarar toplamda ödemek zorunda kalacağı faturanın ne kadar kabarık olacağını da ortaya koyuyor. Aynı bağlamda tüm usulsüz işlerde imza yetkisi olanların, bütün talimatları kendisinden aldıklarını söylemeleri de hiç yadsınmamalıdır.

Bu durumda, İslam referansını kendisine ideal yapan bir zihniyetin kendisi can derdinde iken, dıştaladığı, öcü gibi gördüğü ‘şayet düşüncelerim bilimsel olmazsa bilimi tercih edin’ diyebilen Atatürk’e neden sığınmak zorunda kaldığı, damarlarındaki can suyunun bile sahibi olan emperyaliste neden anti olabileceği de, beşer olduğu için şaşar düşüncesiyle aklanmasa da, kendisine çok görülmemelidir. Ne var ki bundan, bir milletin beka nedeni olan iktidarının, böylesi zihniyetlere daha fazla teslim edilebilirliği düşüncesi de asla çıkarılmamalıdır…


İki ileri bir geri derken dans adımlarımızı şaşırmayalım ve Zarrap meselesine geri adımda tekrar basalım. İranlılar kendi vatandaşlarıyla, Türk siyasilerinin çakma vatandaşları Zarrap ile ilgilendikleri kadar ilgilenmiyorlar. Bizimkiler işi gücü bıraktı Zarrap Efendiyi neredeyse milli mesele haline getirdiler. Sebep sonuç ise apaçık ortada. Bizimkilerin yarası büyük. Çünkü Zarrap bizim biraderleri iyi besledi. Oysa İranlıların öyle bir dertleri yok. Onlar bizimkilerin yanında sütten çıkmış ak kaşık gibi kalıyorlar.

Bu sorunun da tek müsebbibi Erdoğan’dır. Ve mesele Türk milletini değil; ama doğrudan Erdoğan ve Partisini bağlar. Artık işin orasını burasını karıştırmaya hiç gerek yoktur. Yarası olan gocunur her zaman. Akılsız başın cezasını da hep başka uzuvlar çeker. Şimdi artık hatayı kabul edip, en azından Devleti de olayın dışında tutmak gerekir. Kim olursa olsun bir Devlet adamına yakışan da budur.

Daha da ötesi, ya rüşvet olayına karışan bütün akbabalar birlik olup hesap günü yüce Mahkemede ‘Reis bizi zorladı onu yalnız bırakmamak için bizde paraları kabul edip, susmak zorunda kaldık‘ deseler ne olur. Erdoğan acaba bu işin altından nasıl kalkar, aksini nasıl ispat eder. Yerinde olsam bunu da bir düşünürdüm…

                                                                       Serendip Altındal


20 Kasım 2017 Pazartesi

KOZLAR..

            İçinde bulunduğumuz dönem tarihte, Atatürk akılcılığının yeniden keşfedilip, tekrar egemen olduğu ikinci Cumhuriyet dönemi olarak anılacaktır kuşkusuz. Bunun için de yeterinden fazla indis mevcuttur. Hangisini sayalım. Herhalde en dikkat çekeni, hiç ikna edici olamasa da fanatik irtica histerisiyle, Atatürk bayraktarlığını bir arada dokuyarak, seçim zamanı milletini örteceği bir ucube örtüye dönüştürerek, Başkanlığı aradan sıyırıp, o millete hesap vermekten kurtulacağını hesaplayan AKP’nin tirajı komik çaresizliğidir.

            Çünkü içinde tam bağımsız, milliyetçi, halkçı, laik, cumhuriyetçi, inkılapçı, Devletçi özeğiyle Kemalizm’in yer almadığı bir Atatürkçülük, ne yazık ki tek perdelik bir güldürüden öteye geçemez. Trajik olan yanı ise bu orta oyununda, tüm kutsal varlığını milletine adamış yüce Atatürk’ün adının kullanılıyor olmasıdır. Aslında Kemalist özeğinden soyutlanmış bir Atatürkçülük, AKP eliyle Atatürk’e yapılmış ayrı bir darbe olarak da kabul edilebilir. Ve Türk Ulusunun bunu kabul edebilmesine de imkân yoktur.


            15 Temmuz üzerine 16 Temmuz da, ‘Kontrollü Darbe’ demiştik de hani birileri de rahatsız mı olmuştu? Sözü fazla uzatmadan; hemen arkasından OHAL veya benzeri bir oldubitti ile oligark bir darbenin oturtulacağını da beklediğimiz için, neden haklı olduğumuz bugün iyice anlaşılmıştır herhalde artık diyelim ve bu konuyu kapatalım en iyisi. Yılan hikâyesine dönüştürülen araştırma, elbette saati çalınca küllen aydınlığa kavuşturulacak ve bir kere daha haklı olduğumuz anlaşılacaktır nasılsa.

            Daha da ötesinde, sanal darbe esnasında birden bire zuhur eden, ikna edici olması bağlamında ne yazık ki figüran olarak kullanılan ve katledilen 250 vatandaşımız ile yüzlerce yaralının çoğunluğunun, MHP ülkücüleriyle, fanatik irtica militanlarından olduğu da düşünülürse, başta Bahçeli olmak üzere diğer irticai militan ayağında arkadaki büyük vebali taşıyan kimin parmağı olduğu da elbette ortaya çıkacaktır.

Yoksa Bahçeli’nin Erdoğan karşısındaki gözle görülür rahatlığı, aradaki bu gizli ittifakın Bahçeli elinde bir koza dönüşmesine mi dayanıyor acaba? Peki, o halde ikide bir yargının altın olduğunu söyleyerek kuyumculuğa soyunan Perinçek’in, bunda tasarrufu nedir dersiniz.


            Suni gündemler türbülansı arasında boğulan ve gerçek olanların ise cımbızla ayıklanması esnasında, kalem dönüp dolaşıp eskimiş olanlara da güncel perspektifle zorunlu olarak bir daha dokunmadan geçemiyor. Bundaki ana neden de okurla aradaki sıcak temasın korunması gereğidir şüphesiz.

Oysa aslında ülkemizin etkin haber seçeneği hele de içinde bulunduğumuz coğrafya ve konjonktür nedeniyle bu kadar da tek düze değildir. Lakin artık seviyesizliğin tavan yaptığı ve pespaye magazin dünyasının arkasına gizlediği siyasa gerçeğinin bizar eden ruh haletinden, yazarın kendi sinirlerinin yanı sıra, okurunkileri de koruması gerekiyor. Ki vatandaşa saygı tam olsun.

Yukarıda altı okla ifade edilen Kemalist ilkeleri sayarken, laiklik savının daha Cumhuriyet kurulmadan önce Dünya harbi yıllarında ve Osmanlının son döneminde Ziya Gökalp ile başladığını unutmayalım. Aynı bağlamda kadınları iffetsiz kabul edip örtünmeye zorlamanın, Türk kadınlarına en büyük hakaret olduğunu söyleyen ve kadın inkılabının başlamasına önayak olan Ziya Gökalp’in, Atatürk’ün de yolunu açtığını asla yadsımamalıyız. Dolayısıyla şerefli tarihimize mal olmuş tüm aydınlarımıza, şehitlerimizle birlikte rahmet okumalıyız. Ki o zaman vatandaş saygımız ebedi olsun.

 Aynı bileşkede, demek ki Kemalist Atatürk’ü anlayabilmek için, ucu bucağı olmayan milli tarihini enine boyuna irdeleyen ve daha önce yaşamış milli aydınlarından birçok şeyler öğrenmiş olan aydın insan Atatürk’ü de özümsemiş olmak gerekiyormuş. Ben biliyorum demeyen, her kararını önce halkına danışan Atatürk’ün sahip olduğu bu özelliği de aslında, Dünya liderleri arasında da kendisini tartışmasız TEK ADAM yapan en değerli kozuydu…

                                                                       Serendip Altındal


10 Kasım 2017 Cuma

İKNA MESELESİ..

            Eskilerin yerine getirilen yeni Belediye Başkanlarının sicillerinin de pek parlak olmadığı söyleniyor. Bazılarının sabıka kayıtları da bir hayli kabarıkmış. Eğer gerçekten böyleyse; ‘siz yeteri kadar götürdünüz, biraz da diğer kardeşlerimiz sebeplensin’ mi demek isteniyordu acaba? Hani alışık kıçta don durmaz derler ya, alışmış kudurmuştan beterdir diyerek de konuyu bağlamak mümkündür, hiciv seven dostlar için. Diğerleri de hiç kızıp, gücenmesinler. Biz bizi bilmez miyiz sonuçta.

            NATO Devletleri artık kendilerini çıkmaz yolda hissettiklerinden, nihayet imana gelip Türkiye ile EUROSAM (SAM savunma roketleri) proje antlaşmasına ortak imza atmaya karar verdiler. Böylece Türkiye’nin de ortak AR-GE çalışmalarıyla üretici ülke olarak, imal edeceği savunma silahlarını, geliştirip dış pazarlara satarak katma değer üretmesinin de önü açılmış olacak(mış).

Şimdi sormazlar mı adama. Durdu durdu da enişten seni neden öptü diye. Sakın, Rusya ile yapılan S-300-400 anlaşması, Türkiye’yi kaybettiğini düşünen Batıyı, tarafgirlik adına yeni bir algı operasyonu yapmak zorunda bırakmış olmasın. ‘Bu da sorulur mu hiç’ dediğinizi duyuyorum. Çünkü işin aslında böyle olduğunu hepimiz biliyoruz nasılsa.


Binali’nin sessiz sedasız yaptığı ABD turu, bana göre Erdoğan’ın turundan daha fazla ambiyans oluşturdu. Neden derseniz, Erdoğan’ın Trump ve diğer ABD Hükümet sözcüleri karşısındaki ezik, büzük, kırılgan, neticesiz duruşu; ama yandaş basına göre de ağırlığını koy(muş) sanal algısının yanında, Binali’nin gerçekte hiçbir sonuç alamayacağı bir ülkede, dişe dokunur bir şey yapmacıksız ve kendi başına yaptığı park yürüyüşlerini içeren görüntüleri, daha gerçekçi, ikna edici ve inandırıcı kaldı.

Bu görüntülerin bir yanda Hollywood havası taşıması, sadece Binali’nin popülizmine yararken, arkasında CIA parmağı olduğu intibaını da oluşturuyordu diğer taraftan. Yoksa AKP liderliğine şimdi de daha sempatik ve yıpranmamış olan Binali’yi mi hazırlıyorlardı nedir? Çünkü Erdoğan’ın bundan sonra ne yapsa, toplumun asosyalleri, din simsarları, haramileri ve kötülük şerbetini kendilerine yaşam iksiri yapanlarının dışında kimseyi ikna etme şansı kalmamıştır artık bu ülkede. Ki bunlara aklı başında, ahde vefa sahibi bütün AKP’liler de dâhildir.

Bu durum, dış kaynaklı bütün Türkiye analizcilerinin de gözlerinden kaçmıyordur şüphesiz. Buna göre de Türkiye’miz üzerindeki art niyetli politikalarını artık yeni senaryolara göre oynayacakları kesindir. Çünkü siyaset bir ikna meselesidir de aynı zamanda. Kalıcı bir politikanın ise önce tutarlı olması gerekir. Ki bu şablon Erdoğan’a hiç uymaz. 

Ne var ki Erdoğan’ da çevresinde oynanan oyunların bilincinde olmasa da beklentisindedir mutlaka. O nedenle de yakında hiçbir şey yokmuşçasına takınacağı timsah gülücüklerine de kimse kapılmamalıdır. Malum timsahın ne zaman ve nereden ham yapacağı hiç belli olmaz…

             
          Sevgili Atatürk’ün yeni bir doğum günü daha geldi çattı. O halde bu acılı şerbeti yine ve yeniden bir lohusa şerbetine çevirmek tekrar nasip oldu Türk Ulusuna desenize.

Ben bu tarihi günü işte hep aynı perspektifle anıyorum. Çünkü görüyor ve biliyorum ki o yüce kimlik, menfurlar, müstevliler tarafından dıştalandıkça, Türk Milletinin kalbindeki yeri daha da sağlamlaşıyor, o aziz varlığı daha da ölümsüzleşiyor.

Bugün Anıtkabirde toplanan on binlerin coşkulu anısı aynı bağlamda yeni doğuşun da bir kutlamasıdır…


2 Kasım 2017 Perşembe

EMİR DEMİRİ KESER..

            Başkanlar emirle gidiyorlar. Bazılarına göre de emir demiri kesermiş. Ne var ki Demir öyle peynir gibi kesilemez, keşke demir olabilseydiniz. Bırak peyniri kuyruk yağı gibi adamlarsınız. Başka da bir halta yaramazsınız, kandırmayın kendinizi. Ne yazık ki sessizce suçlu gibi kaçmayı yeğlediniz hepiniz. Nasıl emirmiş bu.  Emir merkezinden ise Başkanların neden postalandığına dair hiçbir açıklama yok.

Eskimiş ve çeşitli yasa ihlalleriyle antipati odakları olmuş Başkanları - ki yaşların arasında kurularda yandı - referandumda kayıpları oynadığı metropollerde yeni suratlara evirerek, kaybettiği oyların faturasını onlara keserken, yenileriyle de kaybettiği oyları geri alabileceğini mi düşündü acaba, emir sahibi büyük birader. Sizce bu düşünce gerçekleşebilir mi? Ben hiç sanmıyorum.

Çünkü son trende kaçtı arık. Şimdi Atatürk tramvayına binmeye hazırlanıyorlar ki eski şeriatçı bademlerden yeni Kemalistlerin olamayacağını tramvay rayları bile bilir bu ülkenin. Vaktaki öyle bile olsa, ağzına kadar dolu tramvayda ve Kemalist imanla dolu yürekler arasında yer bulabileceklerine de aklım basmıyor doğrusu.


PKK şimdilerde, kendisini eskiden beri besleyen Almanya tarafından da terörist ilan edilip Trump ABD’sine karşı bir koz olarak kullanılmaya başlandı. Bu yeni gelişme, Almanya’nın yoğun bir Siyonist baskı altında olan ABD ye karşı Rusya-Avrasya cephesinde yer almaya kararlı bir yaklaşım başlattığı düşüncesini de akla getiriyor. Bakalım, saklayalım samanı, elbette gelir zamanı.


Tarlalar kurudu, daha doğrusu da emperyal patronlar talimatı ve içimizdeki beslemeleri aracılığıyla kurutuldu. Amaç ithalata yönelik yeni bir tarım politikasıydı anlayacağınız. Köylü aşından, işinden, ekmeğinden oldu. Ununu, etini, ekmeğini, nohudunu, samanını vs. bile dışarıdan getirir oldular. Ve evini, tarlasını, varsa diğer mülkünü ne idüğü belirsiz toptancılara satıp, yaşam zorunluluğundan anakentlere hücum etti. Bağlamında anakentlerde yoğun bir iç göç yaşandı.

Anadolu’nun şerefli, bir zamanlar yurdun efendisi olan köylüleri, aş, iş ve mekân derdiyle, daha önceden planlanmış bir düzenekle, yandaş inşaatçıların yeni beton tuzaklarına doluştular. Tuzak mı dedik; çünkü eski yapılanmada, genelde 2-3 katlı binalarda oturan insanların zelzele kayıpları çok düşük kalırken, şimdi toplu mezarlar olan gökdelenlerde oturanların toplu kayıplarının, aynı olacağını kimse söyleyemez de ondan. Hele de İstanbul, İzmir gibi zelzele kuşağındaki yerleşkelerde ise insan kayıplarının çok daha fazla olacağı yadsınamaz. Ayrıca köylü, köyünde kalabilseydi kaybı da muhtemel hiç olmazdı.

Tuzaktan bahsetmeye devam edelim. Bütün mal varlıkları, olanakları, özgür yaşam hakları ellerinden ustalıkla alınıp (gasp edilip), ellerine kredi kartları, banka kredileri verilerek, onlara önce mekân dedikleri yapışık beton bloklardaki toplu mezarlar satılarak sonra da onlarla AVM’lere yeni tüketici ördekler yaratmak, emperyalist tuzağı değil de nedir.

İşbunlar olurken aynı bağlamda, temerrüt tuzağına da gırtlağına kadar saplanmış vatandaş acıklı durumunun farkında olacağına, hala ‘çok şükür, geçinip gidiyoruz’ diyebiliyorsa, inanınki bu aymazlık, onun kalender İslam özeğinden değil; ama tek kelimeyle cehalet avanaklığından kaynaklanır. Bu duruma bakınca da, Köy Enstitülerinin kapatılıp, milli eğitimin vaktiyle neden dumura uğratıldığı, şimdi daha iyi anlaşılıyor. Demek ki bugünleri hazırlamak içinmiş…

Batıkentlerdeki kent soylu tüketiciler seçicidir. Gözleri, gönülleri toktur, ne aldıklarını, nereden alacaklarını iyi bilirler ve hesaplıdırlar. Yani genelde ancak olmazsa olmazları o da en uygun fiyatlarla alırlar. Anadolu’nun kırsal kesimlerinden, köylerinden gelenlerse, tam da emperyal sırtlanların ağızlarına layık nefasettedirler.

Çünkü daha önce görmedikleri bol çeşitlilikte ve keselerine uygun her türlü ürüne balıklama daldıkları gibi, paralarının yetmediklerine ise ellerine boşuna verilmemiş olan kredi kartlarını kullanırlar. İşte bu da evrensel tuzağın bir başka safhasıdır. Ve bu nedenle de şimdi, banka borçları batağında artık boğulmak üzereler…

Bu gerçek yakında acıyla anlaşıldığında, iş işten geçmiş olacak. Ayrıca iç göçlere bir de dış göçler ilave edilince, anakentlerde yaşam strüktürü değişti, sosyal dengeler de bozuldu. Şimdi kentlisi, köylüsü iyi bilmelidir ve geç de olsa belleklerine kazımalıdırlar ki artık, oy verdikleri Partinin iktidarı, bugünkü acınası durumlarının tek müsebbibidir. Bir de bunlara her gün daha da kötüye giden normal vatandaşların ve hazinenin cari açığını eklersek; iyisi mi burada keselim. ‘Vah ki ne vah’ yeter şimdilik.  


Ne ki biz bunlarla dertleşirken ötede Zarrab Davası adım adım, dosya dosya hedefe yaklaşıyor. Birilerinin hesabı kabarıyor. Yüzleri gergin, endişeleri tavan yapmış, korkuları ise dağları bekliyor. Yani yakında dananın kuyruğu kopacak ve ortalık fena karışacak.


Artık Ortadoğu Devletlerinin, üstlerine dalga dalga gelen emperyalist, Siyonist baskı senaryoları karşısında daha fazla hasar vermeden, dimdik ayakta kalabilmeleri için, el ele yeni Asya-Avrasya birliğinde yer almaları, çok acil bir önem kazanmıştır. Bu bağlamda bilhassa büyük güç Türkiye’mizin Ortadoğu’daki bağlayıcı rolünün artan önemi, her ne kadar mevcut iktidar tarafından doğru değerlendirilebileceği akla yakın görünmüyor olsa da, ülkenin elit, entelektüel, derin milli ve ulusalcı muhafazakâr kanadının ihtiyati tedbirler alması ve artık elini taşın altına koyması da o nispette hayati önem taşıyor…


6 yaşındaki sübyanla evliliği mubah kılan akil(!) ya da belinden yukarısını kaybetmiş zındıklar da, maalesef ülkemin asla güvenilmez, elinden su bile içilmez insan sürülerinin içindedirler. Ve ne yazık ki bunlar da bizim vatandaşlarımızdırlar. Biz de oturmuş kimlere, neler anlatıyoruz, geçiniz!

FETO dan zehirlenmiş yarı malul ve mağdurlar sesimizi duysalar veya duymasalar ne yazar. Ki bunların içinde başımızda ki AKP iktidarı da baş aktördür. Acaba bunlara da mağdur mu yoksa ortak mı desek. Bilen varsa söylesin bir zahmet de, ona göre hitap edelim biraderlere. 


Bir de Belediye Başkanlarına yapılan istifa baskısı var. Ki son söz olarak tekrar bahse değer. Hele de Balıkesirli olanın ‘ailemize kadar varan tehditler’ beyanı, ülkemin bugünkü tükenmiş hukuksal varlığını göstermesi açısından, kabul edilir gibi değil. Sanki Demokrasiyi kemiriyor gibi. Ve MHP’nin Bahçeli ağzıyla, kendi elitini karalaması yani İYİ Partiyi aşağılayarak, köstek olması ise aslında eski MHP’nin artık bittiğinin de göstergesidir…

                                                                       Serendip Altındal



29 Ekim 2017 Pazar

VARLIK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN..


            § Milletimiz, kesin ve gerçek kurtuluşa kavuşabilmek için iki ilkeye dayanmanın farz ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık görüşlerle anladı. O ilkelerden birincisi, Misak-ı Milli’nin (Milli. Ant) ifade ettiği temel ruhtur. İkincisi, Anayasa'mızın tespit ettiği değiştirilmesi mümkün olmayan gerçeklerdir. Misak-ı Milli, milletin tam bağımsızlığını sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonominin de gelişmesini engelleyen bütün nedenleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere ortadan kaldıran bir kanundur.
Anayasa, Osmanlı İmparatorluğunun, Osmanlı Devletinin öldüğünü idrak ve ifade eden ve onun yerine yeni Türkiye Devletinin geçtiğini ilan eden bir kanundur ve bu devletin hayatının da egemenliğin kayıtsız şartsız milletin sorumluluğunda kalması ile mümkün olacağını ifade eden bir kanundur. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin sorumluluğunda kalabilmesi için, halkın geleceğini bizzat kendisinin idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur. "Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkilerine sahip olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir." diyen bir kanundur...
            Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükümetinin milletten aldığı direktif, tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız milli egemenlik ilkelerine dayanarak memleketi bayındırlaştırmak ve milleti zengin, varlıklı ve mutlu kılmaktır.
Mustafa Kemal Atatürk 1923


            İşte yukarıdaki Kemalist olgunluğun ifadesiyle, hazmederek sahiplenmek zorunda olduğumuz ve bizatihi sahibinin sesinden tüm nimetleriyle emanet aldığımız CUMHURİYETİMİZİN ve egemenliğimizin, ebede kadar baki kalması temennisiyle, varlık Bayramınızı kutlarım.

         Aynı bağlamda, kendi varlık nedenleri de olan bu bayram, zorunlu olarak yüce Atatürk’ün huzurunda sap gibi kutladığını düşünenlere de kutlu olsun…

                                                                       Serendip Altındal




            

25 Ekim 2017 Çarşamba

OKUYAN..

           Kuranda her ne kadar okuması gerekenin Peygamber olduğu ve Allah’ın ayetlerini okuması için gönderildiği ağırlıklı olarak vurgulanıyor olsa da, Âdemoğlunun çok daha önce okumaya başladığı da bilinir. Çünkü Kurandan önce Tevrat, Zebur, İncil gibi Allah’ın başka kitaplarını okuduğu da bir vakıadır.

Hele yazıyı bulan, onlardan binlerce yıllar öncesi yaşanmaya başlamış Ön Türk tarihine ise hiç girmeyelim, ilk ahidin bile runik Türkçe ile yazıldığından bahsetmeyelim. Ve hiç, okuyan okumayanla bir tutulur mu diyelim sadece, yeterli olur sanırım.

Dünya genelinde dindar dağılımına bakılınca, Müslümanların, Hristiyanlar, Budistler arkasında yer aldığı görülüyor. Demek ki İslam, ahır zaman dini olduğu halde gerektiği gibi anlatılamadığından veya 72 fırkaya zamansız ayrıştırıldığından ve Hz. Muhammed’in de dediği gibi ‘Ehl’i Beyt’den sapan fırkaların hepsinin helak olacağı’ nedeniyle de, Dünya genelinde gerekli ilgi ve alakayı görememiş anlaşılan.

Hal böyle olunca da özeğine dönük reform yapılmadıkça, hele de mevcut din simsarı kafayla bu sayıyı arttırmak için fazla da zorlamanın bir âlemi yok demektir. Çünkü İslam’ın, zorladıkça, hele de çakma ayetlerle ve kaba kuvvete başvurdukça daha da kaybedeceği kesindir. O halde kendi kurtuluşunun ya da en azından ömrünün uzamasının dahi, laik sistemde olduğunu daha fazla gecikmeden kendisi de anlamalıdır.


Okumasız geçen, İmparatorluğun hudutları içinde ümmetin okuma oranının ağladığı, başını duvarlara çarptığı kara yüzyıllardan sonra, Atatürk’le birlikte, hele de harf devriminden itibaren, Batılıların – ki bizim tamgaları çeviremediklerinden sadece harflerini alarak dünyaya Latin alfabesi diye pazarladıkları - kendi runik alfabemize de tekrar kavuşunca, güneşimizin yeniden doğduğunu gördük. İlk irfan yuvalarımız olan Köy Enstitülerimizle birlikte umutlarımız da bütünüyle yeşerdi, gönlümüz şenlendi. Geleceğe umutla bakmaya başladık.

Ne ki biz mutlu ve umutlu olurken, aydın geleceğimizin kendisi için karabasan olacağını fark eden emperyalist, hemen melun tuzaklarını, sanal yardım fonlarıyla peş peşe yolumuza döşemeye başladı. Ve neşemizi de kursağımızda bıraktı. Sonrasını da biliyorsunuz artık. Neticede bugün Köy Enstitülerinin yerini alan İmam Hatiplerle ve anti milli, üstüne de bilimsel olmaktan uzak, emperyalist dayatması çakma bir eğitimle gelecek nesillerimiz, son Osmanlılar gibi yine geleceğin emperyalist ümmetine dönüştürülüyorken, birilerinin de bir taraflarına kına yaktığı hallere geldik.

Yetmedi, gerçek İslam’ı bitiren, körpelerimizi zehirleyen fırkaların, Cumhuriyeti de bitirmeye kalkan bağnazlığı ve aleni irticayı teşvik varsılı, artık işi o denli küstahlık derecesinde bir anayasa ihlaliyle, apaçık bir vatan ihanetine de dönüştürdü. Şimdilerde ise Müftü nikâhı uyarlaması ile de İslam Devletine adım adım yol alan bir irticai paradigmanın alıştırmalarıyla, bu hedefin ön hazırlığını yapıyorlar anlaşılan.

Ve her adım kabul gördükçe de arkasındakini atacakları kesindir. Hani bir zamanlar Ağalarının alıştıra alıştıra dediği gibi, hatırlayın! OHAL himayesinde bir oldubitti irtica paradoksuna, şimdiden alışmamızı istiyorlar anlaşıldığı üzere. Ne ki bunun için de önce Sultan’ın, tahtında oturuyor olması gerekir değil mi?

Lakin daha önce Zarrab’ın itirafnamesi, yine gündeme düşen 17-25 tombalasıyla da şaşkına dönen eğreti iktidarın, şimdi mezuniyet sertifikası olacağa benzer. Esasen Başkanları dâhil diğer AKP kurmaylarının son günlerdeki gergin çıkışları, fevri ruh halleri bu durumu da fazlasıyla teyit ediyor.

Bana sorarsanız, anti bilimselliği halkın iradesi algısıyla ve de zorbalıkla hepimize yedirmeye çalışan iktidar, aslında halkın kendisini yok sayıyor. Ve kendi mevcudiyetinin de halkın iradesi olduğunu söylerken, yok olanı temsil eden asal hiçliğini de şaşmaz bir biçimde itiraf ediyor. Lakin nasıl bir idrak, hangi mantık bu kadar gafil olabiliyor ve biz de bunu nasıl kaçırabiliyoruz, şaşırtıcı doğrusu.

Hadi bırakalım bizim kaçırmamızı da, böyle bir enayi kadrodan akıllı geçinen emperyalist, nasıl medet umdu bugüne kadar ve halen de umuyor, bunlara nasıl yatırım yapıyor. İşte anlayamadığım budur. Demek ki bulmuşlar birbirlerini. Şansa bak, bize de bu durumdan öğreti çıkartmak kalıyor artık.

Biz öğretimizi çıkarırken, ömrünü uzatmak üzere Belediyelerden başlayan, parti içinde ve Hükümete kadar da genişleyeceği anlaşılan iflas yolundaki İktidar sultasının, yeni revizyon gayretkeşliği, kimseyi aldatmasın sakın. Çünkü AKP’yi bu saatten sonra kurtarabilecek veya yeni bir Hükümete ancak koalisyon ortağı bile yapabilecek tek şart, önce yanılgılar manzumesi haline gelmiş ve asıl metal yorgunu olan Başkanlarını, yıpranmamış bir yenisiyle değiştirmektir. Çünkü Erdoğan’ın yıpranma kat sayısı yakında Zarrab skecinden sonra tavan yapacaktır. AKP Kurmaylarının da artık kendi selametleri adına, fıtratları olacak olan bu gerçeği anlamış olmaları gerekir. 

Yani AKP’de MHP den de önce baştan ayağa bir revizyon şart görünüyor artık. İsmini bile değiştirmesinde fayda vardır. Ve bundan sonra milli siyasa da yoluna devam etmek istiyorsa, bütün günah keçilerinden arınmış temiz bir kadroyla ve tamamen Kemalist bir merkezi duruşla, günah çıkarıp muhalefet içinde yerini almalıdır. Çünkü Demokrasi isteniyorsa, o zaman da yürünecek yol budur. Bu belki de uluslararası arenada bozulan imajımızın yeni kozmetiği olacak tek çıkış yoludur. 

Ne ki bu dediklerimiz bütün lekelerin gerçekten temizlenebilmesi şartıyla olabilir ancak. Belki o zaman yenilenen Partinin kendi seçmeniyle de barışması söz konusu olabilir. Ki şimdilik buna imkân görünmüyor. Hiç unutulmamalıdır ki Atatürk Güneşinin mübarek huzmelerinin aydınlattığı Türkiye’miz, 100 yıl öncesinin son Osmanlısı değildir artık.

Ve uçuk, kaçık siyasi formüllere, gayrı meşru yaslanışlara, yanılgılara, gelgitlere, anayasası dâhil bütün temel haklarını kaybetmeye, hepsinden öte de artık boşa vakit sarf etmeye ve bundan sonra da Kemalist kalkınma hedefinden ödün vermeye ise hiç tahammülü yoktur. 

Koca devenin kulağı küçüktür. O yüzden ‘devede kulak’ deyimi vardır. Ne yazık ki bugün ortalıkta dolaşan o kadar iki ayaklı deve var ki bu salt gerçeklerin bile farkında değiller. Kabararak, dolanıp duruyorlar, sonra da, arkalarında nokta bile bırakamadan göçüp gidiyorlar sadece.

Bir ülkenin başındaki, suçluluk kompleksi de taşıyan megaloman bir yapı, bunun korkusuyla sonunda brutal bir tiranizmle buluşarak, ülkesinin başını da yakacağı için, böyle bir zihniyete asla güvenilemez. Ve hiçbir yüce ulusun kaderi, aslında bir aşiretinki bile böyle bir liderliğe asla teslim edilemez…
                                                                       Serendip Altındal



14 Ekim 2017 Cumartesi

ORSA-PUPA..

           Anlaşılıyor ki; ABD Erdoğan’ın salt müstevli postunu çıkarıp, şimdilerde vatan kurtaran aslan imajı milli formayı giydirerek Türk Milletine yeniden pazarlıyor. Kendisi ‘Yeni Kurtuluş Savaşı içindeyiz’, ‘Türk milleti’ gibi yeni, bir türlü kurtulamadığı ‘silah tırları’, ’17-25 Aralık’, ‘Gezi’  başlıklarıyla da eski gündemleri tazelerken, onları Amerikancılık ve FETÖ ile de ilişkilendirme gayreti içine de girdi birden.

            Yalnız Milli kurtarıcı postuna bürünürken, Ege de unuttuğu ve Yunan’a adeta eliyle hediye ettiği veya gizlice sattığı adalarımızdan hiç bahsetmiyor nedense. O zaman bu nasıl bir Milli kurtarıcılık oluyor, anlaşılır gibi değil. Uygun gördüğü her rüzgâra orsa yatan ve gittiği yönü hiç ciddiye almayan Erdoğan’ın ciddiyetine ise ne yapsa inanmak mümkün olamıyor bir türlü.

            Çünkü her normal akıl nasılsa yeni bir rüzgârla, bir anda U dönüşüyle Doğudan Batıya pupa yelken tekrar dalar diye düşünüyor. Erdoğan bu, hiç belli olmaz hani. Ve şimdilerde üstlendiği pozu, bildik, alışıldık Erdoğan imajına hiç oturmuyor, yani üstünden akıyor. Bir yanda Türk Milletinin Cumhuriyet Devletini yeni bir çapraz ateşe sokarken, öte yanda misyonunu hatırlıyor ve bir anda sol gösterirken sağ çakıp, karambole getirerek ‘Müftü Nikâhını’ hemen araya sokuveriyor.

            Yani ABD’nin, eline tutuşturduğu Vatikan İslam’lı yeni Osmanlı eyalet Devleti projesinin kilometre taşlarını, çaktırmadan; ama ‘cambaza bak’ diyerek, döşemeye devam ediyor. Böylece para babalarına sadakatini de ispat ediyor. Anlaşılan ABD’nin de Osmanlı Türkiye’si eyaletler projesini yeni bir vadeye ertelemek zorunda kaldığı da anlaşılıyor bu hengâmede.

            Bu arada Erdoğan nasılsa kaybedecek bir şeyi olmadığı güvencesiyle, iktidarına öyle veya böyle devam edeceği rahatlığını taşıyor. İktidardan ne pahasına olursa düşmek istemediği için ki esasen amacı da bu değil miydi? Bu durum ise uluslararası bir vodvilin göstere göstere oynandığını ortaya koyuyor.  Ne ki kendisinden, fazlasıyla beklenti içinde olan emperyalistlerin ve Erdoğan’ın, birlikte son kozlarını oynadıkları da anlaşılıyor artık.


            Yakasını asla kurtaramayacağı anayasal suçlarla dolu sicilinin hesap gününü sonuna kadar geciktirmeye kararlı değil miydi? Belki de tabii bir ölümle iktidarı terk etmeyi, kulağından tutularak kapının önüne konmaya her halükarda yeğliyordur mutlaka.

‘Konu Türk Milletinin misak davası ise gerisi teferruattır’ Atatürk özdeyişini bile Erdoğan’laştırıyor. ABD büyükelçiliğine FETÖ’cilerin nasıl sızdığını soran zihniyet, şayet meclisteki AKP Milletvekilleri arasındakileri tasfiye etmeye kalksa, meclis azınlığına düşeceğini bildiği için belki de, bunu aklına bile getiremiyor.

           
            Şimdi sizinle sorulu cevaplı bir sanal röportaj yapalım. Siz soruyorsunuz ben cevaplıyorum:

Siz: Neden Erdoğan’a güvenemiyorsun.

Ben: 15 yılın 360 derecelik dönüşlerine fazlasıyla aşina olduğum için, aynı el tarafından tekrar çarpılmayı, normal akılla doğru bulmuyorum.

Siz: Neden böyle düşünüyorsun.

Ben: Çünkü ben basit düşünüyorum ve kafamı da lüzumsuz karıştırmıyorum. Biliyorum ki basit olan, aynı zamanda kestirme olandır da. Ve kestirme ise karşıda görünen köye beni ulaştıracak en kısa yoldur. Bilimin olmazsa olmazı olan matematik bile en verimli olanı hesaplar önce.

Siz: Ya artık değişmişse?

Ben: Bak bunu önce de duymuştuk. Ve aynı gölge boksuna bıraktığı yerden devam ederken, her şeyin daha da beter olduğunu görünce, haliyle huylu huyundan vazgeçmez diye düşünüyorum.

Siz: Doğru yolda olduğunu düşündüğümüz Erdoğan’ı desteklemezsek ülkemizin bölünebileceğini düşünmüyor musun?

Ben: Tam aksine Erdoğan’ların misyonu bellidir. Bundan vazgeçtiklerini mi sanıyorsunuz. Esasen AB + ABD emperyalist bloğunun bizi elbirliği ile Erdoğan’ın arkasında kümelenmeye zorlayan bu ustaca hazırlanmış tuzağın da farkında olmamız bir aciliyettir. Çünkü arzuladıkları eyaletler sistemi ancak bu sayede gerçek olabilecektir. Şayet Türk Ulusu bu tuzağa düşmezse, dışarıdan içimize sokulan ve sokulacak olan göçmenlerle bunu realize etmeye çalışacakları da kesindir. Ne ki Türk Ulusu buna da vize vermeyecektir kuşkusuz.

Siz: AB+ABD ile ilişkileri koparmak doğrumudur?

Ben: Şayet Atatürk bugün yaşıyor olsaydı herhalde bu ilişkinin Kemalist çerçevede nasıl olması gerektiğini, kuşkusuz en doğru şekilde yine kendisi söylerdi size. O halde Atatürk gibi düşünelim daha iyi değil mi? İyi ki bizi bu kafayla AB’ne almadılar. Yoksa çoktan eyaletlere ayrılmıştık. Almamalarının esas nedeni, Türk Ulusunun tam bağımsız Kemalist özeğinden korkmalarıdır. Çünkü biz onlar gibi kamplar, aşiretler devletlerinden biri değiliz. Belki de Allah seçme kulları olduğumuz için çaktırmadan yardım ediyor bize. 

Siz: İçinde bulunduğumuz durumun çok vahim olduğunu düşünüyor musun?

Ben: Hem de nasıl. Aslında ‘Mevzu Türk Milletinin misak davası ise gerisi teferruattır’ öz deyiminin Erdoğan’cası bile durumun vahametini ortaya koymuyor mu?

Siz: Pekiyi çözüm sence nasıl olmalıdır.

Ben: Atatürk mentalinde bir lider arkasında ancak, bir milli beraberlikle pekişmiş yeni ve tam bağımsız – ki bütün bağımlılıkları terk etmiş - bir Kuvayı Milli dik duruş sağlanmalıdır. Bu sağlanabilirse ancak çözüm kendiliğinden gelecektir. Yoksa sathı müdafi bir çözümden bahsedilemez. Ne ki Erdoğan’ın arkasında da, lidere güvensizlikten asla böyle bir milli dik duruş oluşturulamaz.

Siz: Pekiyi senin liderin kim olmalıdır.

Ben: Maalesef şimdilik bunu söyleyemiyorum. Ne ki şartlar oluştuğunda, sıkıştığında defalarca özüne layık liderler çıkarmış olan yüce Türk Ulusunun yeni Atatürk’ünü de elbette yine çıkaracağına bütün kalbimle iman ediyorum.

            Şimdi ben söylüyorum, siz dinliyorsunuz:
           
            Perinçek ve Bahçeli perspektifinden sinsi ve alışıldık bir Erdoğan yandaşlığı ile bana sorular sorup duruyorsunuz. Oysa Türk Milletinin Misakından bahseden, ertesi gün ‘istemeseniz de Müftü Nikâhını kabul edeceksiniz’ diyen biri, aynı Türk Milletine düstur çekiyor. Saray Meclisinde maiyeti ile Padişahça aldığı kararları, Atatürk Meclisinde kaldır/indir oldubittisiyle Türk Milletine yediriyor. 

            Ve siz bana hala Türk Milletinin Lideri Erdoğan demeye kalkıyorsunuz. Lider dediğin herkesin seveceği, itirazsız benimseyeceği, altı okuyla ve her şeyden önce de Türk Ulusunun milli özeğine sahip biri olmalıdır. Pekiyi siz o Türk Milletini tam tekmil, saydıklarımıza sahip olmayan bir kafanın arkasında nasıl bir araya getirebileceksiniz? Sahiden buna inanabiliyor musunuz?

            Efendim! Ne buyurmuştunuz, duyamadım…

                                                           Serendip Altındal