25 Mayıs 2016 Çarşamba

YULAR..

            AKP’nin bir anda araya sıkıştırılan zorunlu kongresi vasıtasıyla, ABD ve AB’li çömezlerine verdiği mesaj açıktır aslında. ‘Belirttiğiniz gibi ve bize Başkanlık yolunda çizdiğiniz rota çerçevesinde uygun adım yürüyoruz, elbette arada daralacak ve engeller çıkaracak ortak yolumuzda, gerekli desteğinizi de birlikte başarıya ulaşana kadar, aksamadan alacağımıza inanıyoruz’. Olası, Obama ile yapılan bir istişareden sonra, acilen Davutoğlu’nun ipinin çekilmesi ve Binali’nin ondan boşalan makama oturtulması bir anda gerçekleşiverdi. Yoksa Obama ile yapılan yaklaşık 1,5 saatlik simültane konuşmanın, başka da bir gerekçesi olabileceğine mi inanmıştınız.

            Yukarıda ki paragrafı, AKP cemaatinin 15 yıllık mevcudiyet nedeni ve lider konumunda ki sakıncalı profillerin bütün paradigmalara rağmen varlık sebeplerini, bunca zamandır algıladığımız indisleriyle ortaya koyunca, varılan sonucun bir tezahürü olarak kabul edebilirsiniz. Ve böyle bir resimde zorlanmadan da anlaşılıyor ki, Erdoğan’ın yerinde bir başkası da oturuyor olsa, durum kesinlikle değişmezdi. Çünkü AKP tramvayının rayından çıkmaması bağlamında, ABD liderliğindeki emperyalist çete bütün teknik güvenliği, sistemli bir çalışmayla yıllara yayarak sağlamıştı esasen. Ve şimdi de son perdeyi oynuyorlar artık.

Ülkemizde Kemalist Cumhuriyeti baş aşağı edebilecek bu kurguya engel olabilecek tek kaynağın, ancak Türk Milletine lider olabilecek bir muhalefet olabileceğini varsayarsak; muhalefetin mevcut durumunun ağlanacak halde olduğunu da görebiliyoruz demektir.  O halde iş artık Türk Milletine ve onun ordusuna kalmış oluyor. AKP’yi, BOP yapısalında kendi hedefleri doğrultusunda başından itibaren sistematik olarak inşa edenler, elbette muhalefeti de göstermelik bir konuma getireceklerdi. Ki işin derinliğine bakılınca, durumun bu olduğu da kolayca tespit edilmektedir.

           
            CENTCOM-GENKUR buluşmasının beklenmedik sonucuyla, ABD ve çömezlerinin Suriye politikalarında, PYD ve PKK’li kurşun askerleri dışında – ki onlara da fazla bel bağlayamayacaklarını biliyorlar - yalnız kalacakları anlaşıldı. ABD adına demeçler veren Musevi ağızlar, kızarıp bozararak son gelişmeleri ve TSK ile yaşanan olumsuzluğu istemeden de olsa sineye çekmek zorundaydılar neticede. Şimdilik sadece adı geçen Lejyonerleriyle idare etmek zorunda kalacaklar ne yazık ki. Hoş o da nereye kadar olur bekleyelim ve görelim.

           
            Dokunulmazlık kararına destek vermekle CHP aslında kendi bacağına sıktı. Çünkü AKP’nin mevzuu Demokrasi falan değil doğrudan HDP, CHP gibi muhaliflerden bir kalemde kurtulmaktı aslında. Bunun hala anlaşılamıyor olması, ciddi olarak endişe vericidir. Çünkü sonuçta baş mağdur CHP ve ona bel bağlayan Türk Milleti olacaktır. Oysa artık yasal durumunu kaybetmiş bir HDP’yi meclisten tasfiye etmek için, yeterinden fazla anayasal neden de vardı. Şimdi yakın günlerde göreceksiniz ki yandaş yargının gündeminde sadece CHP fezlekeleri olacaktır.

           
            ‘İnsanlık Zirvesi’ çok iddialı bir başlıktır aslında. Ne ki böyle bir zirvenin, insanlığın şaibeli bir mekân ve döneminde tartışılıyor olması,  tartışmaya katılanların da insanlık anlayışlarının tartışılması gereğini ortaya koyuyor. Ve böyle bir konu hem de bugünkü Türkiye’mizde tartışılıyorsa, döneminin fikir üstadı Dante’yi tenzih etmek kaydıyla, onun İlahi Komedyası akla geliyor nedense. Yani neresinden baksanız, kozmopolit güncel(!) bir ortaçağ zırvası ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.


            Zırvadan, yeni bir zırvaya geçelim. Şayet anayasaya bir de başkanlık girerse, bilin ki ondan sonrası tufandır. Yani sırada millete takılacak yular vardır artık. Önce Erdoğan’ı aday gösterip sonra da bakmışsınız tacını takıp Öcalan’ı oturtuvermişler o koltuğa. ABD bu neden olmasın! Hala kiminle dans ettiğinizi anlayamadınız mı? Ki bunu anlayamayanlar kervanına Erdoğangiller de dâhildir. Eh artık yularımızı da bebek katili alır artık eline, bu gidişle sonuçta.

Her vesilede bizimle ve Ortadoğu ile ilgili demeçler veren, ABD’de yetki başlarını tutmuş Musevi diasporasının Siyonist fetbazlarının gözlerinde sinsice yana ışığa ve dudak kıvrımlarına dikkatle bakın, bunu siz de anlarsınız. Siz bakmayın bizim zorunlu yandaş Erdoğan’a, o sahte liderdir. Onun için Binaliler neyse, Coni Volkır için kendisi de odur. Arkasında ki gerçek Başkan kuşkusuz ABD-İsrail diasporasıdır, aman dikkat…

                                                                      Serendip Altındal


17 Mayıs 2016 Salı

YALNIZLIK..

                        Önce Atlantik Paktı bağımlılığına vurgu yapan mesajıyla, anti sempatileri kendi yönüne doğru ateşleyen Genel Kurmay Başkanı, Erdoğanların nikâh şahitliğini de yaparken resmi konumunu da bir kenara koyuvermiştir. Üstelik seferi durumdaki ordusunun şehitlerinin geldiği bir günde, onur ve konumuna asla uygun düşmeyen bu davranışıyla da “bizim oğlanları” anımsatıvermiştir müstehzi bir iç geçirişle bir anda bize.

            Türkiye Cumhuriyetinin bir Baş Komutanı değil de, sanki çoktan tedavülden kalkmış bir Osmanlı Sultanının Kolağası ambiyansını, Atlantik ötesine yansıtan projeksiyonun huzmesi gibi geldi paşanın bu eylemi bana nedense. Kademe atlamak için ABD de her fırsatta periyodik bakıma girme zorunluluğu nasılsa gelenek haline getirilmiş ordu mensuplarımızda, beyin yıkamaya çok önceden başlandığı için, esasen başka türlü bir reaksiyon da beklemiyorduk aslında. Hani olur ya, demiştik sadece. O reaksiyonu gösterecek adam gibi babayiğitlerimiz de, ya erken emekli edilmişler ya da bir şekilde devre dışı bırakılmışlardı nasıl olsa. Dolayısıyla da Paşanın, kendisini mazur göstermeye de ihtiyacı yoktu aslında.

           
            MHP kongresinin sarayın talimatları üzerine engellenmiş olması, sanal Sultanın artık havlu atmış olduğunun da yeni bir göstergesiydi. Bunu Fuat Avni söylemeden de tespit etmek kolaydı. Bundan daha fazla da ufalamazdı, kendini muktedir tek adam farz eden bir dünya lideri. Artık bu nasıl liderlikse tabii! Ne ki MHP de ki yönetim karşıtı muhalifler, bütün engellere rağmen söz verdikleri gibi aynı zaman ve mekânda; ama dışarıda yapmak zorunda kaldıkları Açıkhava toplantısıyla alınması gereken kararları alıp, verilmesi gerekli mesajları da vererek, artık Bahçelinin üstünü çizdiklerini, bunu anlamak istemeyenlere de açıkça anlatırken, yasaklanan kongreyi sanki resmileştirmiş de oldular.

            MHP buluşmasına gelen ve toplantıyı engellemeye çalışan sözde yönetim taraftarları(!) ise, bütün çabalarına rağmen aslında AKP taifesi olduklarını bir türlü gizleyemediler. Bu hanzolar esasen ne yapsalar, ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Ve her şeye pislik çalan AKP cemaati, besleme militanlarıyla birlikte, çakma ihaleler, hazine toprağı bağışları, milli kaynaklar ve vakıflarıyla, bir takım mantar, yandaş zengin (aslı süt ineği) yaratıp onları da sağmaktan başka vatana ve vatandaşa hangi hayrı sağladı acaba diye, bir kere daha düşünmekten kendimizi alamadık.


            Kılıçdaroğlu, durdu durdu “kan dökmeden kafandaki başkanlığa ulaşamazsın” mealinde çıkışıyla Turnayı tam da gözünden vurdu anlaşılan. Bundan Başkan adayının ne anlamak istediği değil de, ne anlamak isteyeceği, daha ağzını açmadan da biliniyordu elbette. Bizim ne anladığımız sorulursa; bütün doğrucu Davut Kemalistlerin ne anladığıdır. Yani bu da “kanlarımızın üstüne basmadan o noktaya gelemezsin” demenin açık Türkçesidir anlayacağınız…


            Şu meşhur nikâha gelirsek; yalnızları oynayan dünya lideri(!) profili yüksek misafirleri yerine düzinelerle avantacıyı ağırlamanın tahammül edilemez ağırlığını üstünden atabilmek için çok uğraş vermiş olmalıdır. Şayet veremeseydi, iyi biliyorum ki, nikâhı yeni bir epilepsi nöbetiyle noktalayabilirdi. Çünkü ağır üzüntü, korku ve sıkıntıya epileptikler gelemezler. Sonuç mutlaka yeni bir nöbetle biter. Ve Allah kimseyi de bu duruma düşürmesin.
           
                                                                                   Serendip Altındal


9 Mayıs 2016 Pazartesi

RUH HALETİM..

           Çocuklarımızı, hepimizi besleyen vatan toprağımızda, kişisel kaprislerin bok yollarında helak olsunlar diye dünyaya getirmedik. Onlar bugün ailelerini, yarın da kendi vatandaş kimliklerinin sahibi oldukları vatanlarını temsil edecekler, bekasından sorumlu olacaklardır. Tabii geride bir vatanları da kalmışsa! İşte şimdi bizim görevimiz; analarının ak sütü gibi temiz kanlarını dökerek bize bir vatan ve şerefli Türk kimliğimizi bırakmış olan asil şehitlerimize layık olup, kendi çocuklarımıza, bize emanet edilen bu vatanı, aldığımız gibi de tek parça halinde emanet etmektir. Bu husus her yüce Türk Ulusu bireyinin, ezelden ebede kadar, şehitleri gibi vurulurken bile taşıyacağı aziz bayrağının yarışıdır…


            Ulusalcı olarak tanıdığımız bazı kanallarda arada sırada yayınlanan aydın tartışmalarında iştirakçiler, kendisini kurtarmış, yüzyıllardır seküler (laik) oldukları nedeniyle de kalkınarak gelişmiş, lider konumundaki devletlerde, çoktan unutulmuş ve gündem dışı kalmış laiklik vs. gibi konuları gündem yapıyorlar. Ve ne yazık ki, birtakım trol denen besleme çapsızların tufasına geliyor ve saatlerce bu içi boş konuşmaları sürdürüp duruyorlar. Maalesef, kendilerinden somut ve etkili, daha heyecan verici mesajlar bekleyen vatandaşlarında da umutsuzluk oluşturuyorlar.

Aydın kitleyi tenzih etmek kaydıyla, yahu sizi anlayacak seviye var mı, seçmen dediğiniz bu çoğunluğu torbacı avangartlar da. Başınızdaki din taciri aymazların iğfal edebildiği tek zümre de bunlar değil mi ülkenizde aslında. Oturup aklınızı başınıza alsanız da, boş lafları, kitap reklamlarınızı bir kenara bırakıp, içinde bulunduğumuz bu açmazdan ’küllen nasıl kurtuluruz’u artık gündeminize taşısanız, nasıl olur acaba beyler, paşalar? Çünkü artık ayıp oluyor; vatan müktesebatınızın üstünde kara bulutlar dolaşırken, nelerle uğraştığınıza bakınca da; ‘halinize sinsice gülen oligark aymazların ve sahiplerinin masalarına ısrarla su taşımaktan vazgeçin biran önce’ demek kalıyor bize de artık.

            Saatlerce süren bu afakî konuşmaları, sabırla ve umutla boşuna dinledikten sonra bile düzgün akla sahip her aydının vardığı sonuç aynı oluyor hep. Hani “aklın yolu” meselesi var ya o işte. Türk Ulusu bugün başında ki yeni Emevi – Osmanlı filan da değil - jenerasyonundan kurtulmadan düzlüğe çıkamayacaktır. Ülkemizde, içimizdeki beslemeleri ve ajanlarıyla durumu bu noktaya taşımış olan ABD, artık kendisini bile bezdiren bu durumdan kurtuluşu, yine Türk Milleti eliyle sağlamak akılcılığını kullanıyor şimdilerde.

            Neoliberal BM sorunsalı nedeniyle, Rusya mihmandarlığındaki Asya protokolü ile papaz olurken, Ortadoğu’da da köşeye sıkışan ve SOS veren ABD,  böylece legal veya illegal yollarla biran önce kurtulmak istediklerinden parmağını bile oynatmadan kurtulurken, Türk Milletini de karşısına almadan bir taşla iki veya daha da fazla kuş avlamayı hesaplıyor, her zamanki alışıldık pragmatizmiyle yine. Peki, üzerindeki bütün bu uvertüre rağmen Türk Milletinden hala GIK çıkmıyorsa ne olacak? O zaman da bildik(!) metotlarını kullanmak zorunda kalacak anlaşılan. Yani önce kullan, sonra da sana karşı kullanılmaması için yok et. Hep böyle olmadı mı?


            Can Dündar’a yapılan sözde suikast(!) girişimi, aslında ucuz bir polisiye diziye bile rahmet okutacak türden, enayice ve acemice yapılmış bir silahlı provokasyondu. Ayrıca eblehçe verilmeye çalışılan bir mesaj niteliği de taşıyordu şüphesiz. Uslanmaz, akıllanmaz birileri, içinde bulundukları tramvaya da çelme atmaya kalkmışlardı yine anlaşılan. Bir başka ifadeyle de, aslında yine kendi ayaklarına sıktılar biraderler. Erdoğan’ın Davutoğlu’nu azlettikten sonra hemen yeni anayasa ve başkanlık içeren BOP masalını, bıraktığı yerden tekrar açması da aynı bağlamda kabul edilmelidir.

            Davutoğlu da ‘ekonomik’ aklını iyi kullanıp, her şeye rağmen kişisel zararın kaybını asgariye taşıyarak, iflas noktasından önce kurtardı aile şirketini. Sade o kadar da değil. İlerde çok daha kötü durumlara düşmekten ve Türk Ulusu önünde hesap vermekten sıyırdı da kellesini. Kendisi ile birlikte şayet bu bağlamda bir danışmanı da varsa onu da tebrik etmek lazım. Hele de Erdoğan’ın danışmanlarına bakınca, onunkini iki defa tebrik etmek gerekir.

Bilhassa da, AKP bünyesinde olup da bugüne kadar harama bulaşmamış ender kimliğini muhafaza ederken, kumpasla iktidarlarını sürdürenlerin yeni bir kumpasıyla, hak etmediği halde vurguncuya da çıkabilirdi adı. Ve böylesi bir akıbetten de kurtulmuş oldu şimdilik!!!

            Temsil ettiği partinin Erdoğan kanadının, artık tefessüh etmiş olduğu, bundan daha açık ve çarpıcı olarak, hem de pasif bir eylemle ortaya konamazdı da zaten. Buna tek perdelik başarılı bir parodi de denebilir. Anlayana! Erdoğan aslında hiç önemsemediği Davutoğlu’nun, kendisine en ağır darbeyi vurduğunu anlayabildi mi acaba? Hiç sanmıyorum.

Hani bazı insanların umutsuz fıtratları vardır; ama kendi sonlarını getirmeye de cesaretleri yoktur. Bunu birisi yapsın isterler, kurtuluşu başkalarından beklerler. Yoksa adamın böyle bir derdi vardır da biz mi derdinden anlamıyoruz. Çünkü neresinden baksam hem kel hem fodul böylesi bir durumu, ‘aymaz’ demekle de çözümleyemiyorum doğrusu. Anlayacağınız bu özellik, ihtiras, tıynet ve genetik ötesi bir vaka veya uzmanlarını ilgilendiren bir hastalık oldu artık…


            Kilis ise ayrı bir dünya ve bizim toprağımız değil sanki. Günlerdir kafalarına roket üstüne roket düşen Kilisli vatandaşlarımız, canlarından bezmişler. Sokağa bile çıkamıyorlar. Devletleri tarafından terk edilmiş ve sanki göçe zorlanıyorlarmış gibi bir algı içindeler de ne yazık ki. Yoksa başımızdakiler, gizli Oslo ya da neyse planları içindeler mi yine. Yoksa bu defaki partnerleri İsrail mi acaba? Malum Musevi’de para boldur nasıl olsa.

Esasen balıklama atlayacakları için, belki oraları da tek paket halinde, çoktan satmışlardır onlara kim bilir. Bakın devlet demiyorum, çünkü başımızda ki mevcut hükümetin, Türkiye Cumhuriyeti devletini temsil etmek gibi bir problemi de yok maalesef. İşte bu kimliksiz hükümetin tam da bu günlerde İsrail vetosunu kaldırarak, İsrail’i de bir NATO ortağı haline getirmesinin anlamı başka da ne olabilir ki acaba?


Meclisteki küfürlü, yumruklu tartışmalara, inanın kahvelerde, stadyumlarda farklı görüş ve düşüncede ki insanlar arasında bile rastlayamazsınız. Ekseriyetin yok mu senin? Esasen anayasa ihlali içinde olan bu bölücülerin kaldır dokunulmazlığını, parmağını bile oynatmadan saf dışı bırak o kelleleri. Yumruğunu kullanmana, kulağını tersten göstermene de hiç gerek yok. Yoksa kendi kıçından mı korkuyorsun. Veya kendi özgüvenin mi dumura uğradı ki böyle tırsıyorsun.

            Nereye doğru gidiyoruz böyle, bir bilen; ama bildiklerimizden öte bir şeyler de söyleyecek olan varsa dört kulağımızı, gözümüzü birden açar, dinleriz, okuruz. Ne var ki bu bağlamda çevreye bakınca, pek tatminkâr bir kanı sahibi de olamıyoruz.  Acıdır; ama daha fazla okuyup, dinlemeye de artık çok vaktimizin kalmadığını görüyoruz. Sonra tekrar özümüze dönerek “ve işte o zaman güler yüzlü, tatlı dilli munis adam, bir dev kesilirdi” ruh haletimize bürünüveriyoruz bir anda ve yeniden dostlar. Sağlıkla kalın…

                                                                                   Serendip Altındal



4 Mayıs 2016 Çarşamba

CURUH..

Dün basın özgürlüğü günüydü. Bilhassa da ülkemizdeki yandaş basının kendisine yararlı olacak çıkarımlar yapmış olması gereken, anlam ve önemi içeren bir tarihi gündü anlayacağınız. İnşallah kendilerine yararlı çıkarımlar yapmışlardır(!) arkadaşlar. Biz yine de umutvar olalım. Öyle ya, şayet umudun varsa, demek ki yaşıyorsun.

Başbakanlık makamında oturan zatın, o makamın yetki ve yargısına sahip olamadan o koltukta, muhtemelen de “buna da şükür, daha beteri de vardır” düşüncesiyle, taşınamaz onur kaybına rağmen oturmakta ki ısrarı, sadece kendi epikürist, makyavelist tutkuları nedeniyledir. Boş laflarla kimseyi de kandırmaya kalkmasın. Kendisi de en az, partisinde kişilik kaybında olduğunu iddia ettikleri kadar ahlak dumuruna uğramıştır. Hiç boşuna da eyyam üretmeye çalışmasın. Nafile yere umutsuz bir ihtiras, önce kalbi yıpratır ve ömrü kısaltır sadece, söylemiş olalım da! Meraklısı kendine de pay çıkarsın.

Artık yolunun sonunda ki, AKP adlı emperyalist beslemesi akil(!) grup kendi içinde didişirken, MHP de ise henüz ne zaman patlayacağı belli olmayan saatli bombaların döşenmekte olduğu da kesinleşti. Bu konuya da neresinden bakarsak bakalım, her iki partide de çok iyi tanıdığınız, lider konumlu zevattan topyekûn kurtulmadan, ülkemizin siyasi bir huzura kavuşacağını beklemek, iyimserlik ötesi ebleh’i bir saflık olacaktır. Siyasi huzur aynı bağlamda milli birlik ve milli huzur da demektir. Böyle alınca da bu huzurun, vatanımızın milli müktesebatı ve bekası adına umut taşımamız için, ne denli önem içerdiği de kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Birileri beğenmiyor olsa da, Atatürk’ümüzün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, anayasası ile pekiştirilmiş laik cumhuriyet yönetim modeli, sadece Türksel genetiğimiz bağlamında değil; ama herhangi bir ulus devletin güvenliği ve yönetimi perspektifi açısından da en akılcı modeldir. Esasen milli Anayasamız üstündeki oyunlarla, kahırlı hale elbirliğiyle getirilmiş ülkemin, içinde bulunduğu bu durum da geçicidir. Ve asla fıtratı olmayacaktır.

Bunu anlamak için de afakî zırva dolu hezeyanları dinlemene, uzaklara bakmana, az sayıda milli ve yabancı basını okumana hiç gerek yoktur. Sadece sokakta kendi arasında konuşan, arada sırada tutulan mikrofonlara da yüreğindekini haykıran vatandaşlarına kulak kabart yeter. Ülkenin gerçeğini hemen anlarsın.

Sana gelince Demirtaş denen canlı bomba ya da patlamış mısır torbası imalatçısı boş kova, “Parlamentoyu halk kurar” diyorsun. Ulan hangi halk! Kalk da etrafına bak! Halk olarak gördüğün seni lideri olarak kabul etmiyorken, sen hangi halktan bahsediyorsun hala. Güneydoğu Anadolu’muzda kazdığın bomba çukurlarını, sahiplerini gasp ederek sığındıkları evlerde, korkudan altlarını ıslatan eşkıyanı, halkım dediğin insanlar askerimize elleriyle gösteriyor, o çukurları kendi canları pahasına askerimizle birlikte kazıyorlar. Halkım dediğin yoksa İsrail, ABD, AB, Ermeni, Yunan diasporası mı? Amerikan askeri üniforması taşıyan, çoğu sünnetsiz tetikçi köpeklerine, ne kadar halkım diyebilirsin. Safındaki keskin nişancıların, çoğunlukla Ermeni oldukları, daha yeni deklare edilmedi mi?

Bir de HDP’yi meclisten tasfiye edecekler diyorsun. Sizler gibi canlı bombaları, yok birde içlerinde taşısalardı hala. Elbette tasfiye olacaksınız, elbette dokunulmazlıklarınız kaldırılacak ve sizlerin oluşturduğu CURUH o meclisten kazınacak. Partiniz kapanacak, elbette mevcudiyetiniz silinecek ve tarih bile olamayacaksınız.

Sizler gibi konfederatif bölücüler, asalaklar, kanı bozuklar, sadece meclisten değil, hem de bütün vatan sathından, yaban köklerinizle birlikte temizleneceklerdir bilesiniz. Çünkü bu vatan Türk’ün de, kendisine Kürt, Gürcü vs. diyenlerinde ortak ve ileride mezarları da olacak, onun tüm müktesep haklarına sahip oldukları, ortak ve mukaddes tek vatanlarıdır.

Uyanın ulan artık. Bakın irtikâbı, vatandaş kandırmayı yönetim biçimi haline getirmiş AKP bile uyandı sonunda, bundan sonra kimin kucağına oturacaksınız. Hele güvendiğiniz ABD&AB Gladyosunun da kıçında başka parmaklar varken. Herifler sürekli prostat kontrolündeler ve aşırı rahatsızlar. Yakında oturacak kucakta bulamayacaksınız. Sonra da dıral dedenin düdüğü gibi ortada kalıp, çocuklarını öldürmeye kalktığınız yüce Türk Ulusundan şefaat dileneceksiniz. Şimdi bunu da iyice yerleştirin o aymaz kafalarınıza artık.

Sonunda AKP’li çakaralmazlar da gerçek kimliklerinizin farkına vardılar; ama hayli gecikmeyle. Birileri hala buzdolabındaki açılım tuzlamasından bahsedip duruyor, ne ki o da çoktan kokuştu ve çöpe de atıldı artık. Şimdi oturun ve yolun başında hiç aklınızda bile olmayan CHP den çözüm bekleyip durun artık. Ki buna da yüce Türk Milleti ne diyecek, bekleyip hep birlikte görelim bakalım sonuçlarını. Bu noktada benim de sorguladığım CHP hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü ahde vefa duygularım nedeniyle hala CHP den umut varım. Bu nedenle de zihinlerde bulanıklık oluşturmak, hele de bu günlerde hiç uygun düşmeyecektir, özellikle de kendi adıma, lütfen kusuruma bakmayın.

Bakın koruyucu meleğiniz sandığınız ABD&AB&İsrail; besledikleri PKK, IŞİD, PYD yaftalı Lejyoner piçlerinin, ağrı kesici ağırlıklı ilaç lojistiğini bile Türk Milletine ödetiyorlar. Anlayın artık kimlere bel bağladığınızı, kimlerden medet umduğunuzu. Bilin ki sizin esas haminiz Erdoğan Hükümetidir ki onun da günleri sayılıdır. Ee ondan sonra kimin kucağına oturacaksın behey Demirtaş, onu da söyleyiver bir zahmet.


Bugün 2,5 ABD giydirmesi PKK vs. piçini temizlemekle uğraşırlarken, kendi canlarından da olan evlatlarımızı besleyen ordu mutfağına bakınca yüreğimiz daralıyor, gözlerimiz ayrıca yaşarıyor. Çünkü Conk Bayırlarında, Sakarya da ve Anadolu genelinde yedi düveli göğsüyle karşılayıp tüm yurt sathından kovan aynı Türk ordusunun, ancak kuru fasulye, arada pilav ve üzüm hoşaflı mütevazı menüsünü çıkarabilen mutfağına da empati yapmak zorunda kalıyoruz bir anda. Ne yaparsınız ahde vefa sahibiyiz. Bilmem anlatabildim mi?

                                                                      Serendip Altındal



25 Nisan 2016 Pazartesi

POTPORİ..

            Sen kalk dünyanın bir ucunda çoluk çocuğunla helalleş, sonra da dünya haritasında yerini bile gösteremeyeceğin topraklara gel. İki buçuk cibilliyetsiz emperyalist keferenin angajmanına alet olurken, muhtemelen de Güney sahillerinde maceralı bir tatil yapacağının, dönüşte çocuklarına zafer anıları götüreceğinin de hesabını yap. Ne var ki, umduğun gibi olmadı. Türk’ün haşmetli yumruğunu yiyince sende aydın sonunda kardeş.

            Bizim buralarda ne işimiz var diyerek elde kalan sağlamlarını toparlayıp, yine geldikleri gibi defolup gittiler. Şimdi de utanmadan, sayelerinde binlerce canımızı yitirdiğimiz Çanakkale’mizi, neredeyse bir de Anzak Boğazı ilan etmeye kalktılar. Şaka veya sanki de yeniden; ama üstü örtülü bir rövanş işgaline gelmişler gibi. Oysa adam gibi Türk Ulusundan çoktan özür dileyerek ve oldubittiyle değil; ancak Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi daveti üzerine, kendilerinin de pisipisine heder olduğu o toprakları ziyarete gelmeleri gerekmez miydi?

Yerlerinde olsam, ülkem adına Türk Devletinden özür diler, bu acı tecrübeden de ülkeme ders çıkarır, bir daha da buralara adım atmaz, hele de amiyane gösteriler yapmaya hiç kalkmazdım kendi adıma.


Yıkanıp, arlanıp paklanarak yolumuza devam ediyoruz. İlk satırından itibaren, ABD güdümlü kanı bozuk şerefsizlerin, aslında TSK yaftasıyla yüce Türk Milleti’nin üstüne sıçratarak, bir taşla iki kuş birden vurmayı hesapladığı ‘ERGENEKON’ çamurundan nihayet – lütfen - aklandık. Türk evladının adil Türk Yargısı, sonuçta yumruğunu masaya vurup yüce milletini ve onun asil ordusunu, bu iğrenç lekeyi bulaştıranların suratlarına geri sıvarken de temizlemiş oldu. Askerler hiç olmazsa tazminat alacaklar, ya kendisi de ağır bedel ödeyen Türk Milletinin hasarını kimler tazmin edecek.

Bir an önce unutmak istediğim bu hazin; ama kirli tarihi senaryo hakkında, daha ne yazayım ki. İlk gününden itibaren ERGENEKON yalanının ateşli bir muhalifi olarak, sayfalarla yazı yazdım ki internet sayfamda, kronolojik olarak okumak mümkündür. Ergenekon yalanını ciddiye alan bazı dost sandıklarımla bile, gerektiğinde kavga noktasına gelecek şiddetli münakaşalar yaparak kendilerini silmiş, hele de şerefli ordusuna sapına kadar güven duyan bir Kemalist olarak, bu konuda daha ne söyleyebilirim ki. Ve bir kere daha hep birlikte görüldüğü üzere HAK, yani DOĞRU yine yerde kalmamıştır. Öyleyse bundan şimdi bir kere daha ibret almak düşer artık, her birimize.

Bir şey daha ilave etmem gerekirse; o zaman Sayın Başbuğ için bir yazımda, “paşam yumruğunu masaya vurmalıydın, çünkü ordunun bir numarasıydın sen teslim olursan ordun da teslim alınacaktı” mealinde yazmıştım. Nitekim öyle de oldu. Yapsaydı ne olurdu, belki de Ergenekon yaşanmamış, hiç biri yatmamış olur ve ülkemiz de bugün bambaşka bir konumda olurdu muhtemelen.

Ne var ki şayet yine yatmış olsaydı bile bugün içeriden omuzlarda çıkar, belki de o benzer makûs dönemin rütbesiz Atatürk’ü gibi bugün kendisi de milli birliği kuruyor olurdu, kim bilir. Yazık ki tarihi fırsatı kaçırdı ve ülkesi de kaybetti. Hilmi Özkök için bir şeyler yazmaya da değmezdi. O esasen kasaptaki ete soğan doğramayacağını beyan etmişti. Oysa et kasapta değil masasındaydı; ama ne yazık ki o kasaptaymış gibi algıladı ve algılattı. Ve kendisi sefa sürerken, arkadaşları zindanda yatıyordu…


Bir zamanlar Hakan Fidan adlı bir yetkili köşe sahibi, Suriye den bir iki roket attırıp, savaş zemini oluşturabilirim demişti patronuna galiba yanlış anımsamıyorsam. Şimdi artık sormak gerekmiyor mu, başta kendisi ve de şahsını her yola sorunsuz angaje eden patronuna. Ee ne bekliyorsunuz hala. Bakın her gün Suriye’den roket yağıyor, sayısız kayıplar veriyoruz, yeterinden fazla sebep oluşmadı mı daha. Şimdi onlardan boşuna da bir cevap beklemeyin. Bilhassa da artık süngüsü düşmüş patron, AYM’nin 54 yaşam yılı açılış toplantısını zorunlu olarak izlerken, boynunu bükmüş, kurbanlık koyun gibi kaderini de bekliyorken.

Beklediğiniz cevabı verebilecek tek merci ise, artık TSK’mızdır bugün ülkemizde, o biraderler değil. TSK ise savaş nedenini kendisi oluşturmadığı halde, Rusya ile yaratılan nedensiz – daha doğrusu ABD kaynaklı - ihtilafın tek sorumlusuymuş gibi atacağı ters bir adımla, yarın tarih önünde hesap vermeği, aklının ucundan bile geçirmiyor kuşkusuz. Çünkü korktuğu tek husus, asla herhangi bir düşman falan değildir; ama yaşanacak kayıpların yarın yüce tarih önünde tek sorumlusu olarak kabul edilecek olmasıdır.

Dolayısıyla sadece yurdumuzu içine alacak bir total nefsi müdafaa savaşında veya “yurtta sulh cihanda sulh” perspektifiyle gerçek kimliğini göstermeye, her zaman ki gibi sapına kadar da hazırdır yine şüphesiz. Yoksa 3 yıllık emperyalist bölücü terör Arsenal’inin, gerçek sorumlularının dışında kimsenin burnunu kanatmadan, nasıl sıfırlandığının hala farkında değil misiniz? O halde mevcut durumda, şimdi de Suriye deki IŞİD provokatörlerini temizlemek, bizim gerçek sorumlu biraderlere düşüyor demektir, TSK ya değil artık. Bizde neler diyoruz, kimden ne bekliyoruz böyle! Haydi, canım geçiniz…


Yaklaşık olarak 60 yıldır, spor branşları arasında yüzmeye ve futbola daha fazla ilgi duymuşumdur. Bu ilgi, Baba Hakkı’nın patronu olduğu - ki rahmetli Baba Hakkı’yı bile Şeref Beye tavsiye ederek genç takımdan A takımına çıkaran babamdır. Benim yanımda bile babama Kaptan derdi rahmetli Baba Hakkı - BJK genç takımında oynamaya başlamadan önceki çocukluk yıllarımda, Atatürk’ün izniyle 1924 yılında kurulan resmi futbol liginin ilk şampiyonu BJK futbol takımının da santrhafı ve kaptanı olan Kuvayı Milliyeci babam Cavit Altındal sayesinde başlamıştı aslında.

Rahmeti babam BJK’nın da yıllarca şeref üyesiydi. Kasımpaşa Kulübünün de kurucusudur. Devlet memuru olduğu için, futbol da amatör bir spor dalı olduğu halde ismi afişe edilmemişti o zaman. Emekliliğinde uzun yıllar kulübün Başkanlığını da yapmıştı. Çocukluğumda çok iyi hatırlarım, artık yorulup bırakmak istediğinde bile evden gelip zorla, rica minnet ve neredeyse kargatulumba almışlardı kendisini hep.

Ailece sporun içinde olduğumuz için, sayısız maç izledim hayatım boyunca. Bu bağlamda birçok da kavgalı maça şahit oldum. Hakem Sulhi Garan’ın yediği meydan dayağından sonra diş protezi kullanmak zorunda kaldığı maç da bunların arasındadır ve bu saha kavgası bile tribünlere intikal etmemişdi, anlayın artık. Ne var ki ülkenin tek ciddi stadyumu olan BJK (İnönü) stadını kardeşçe paylaşan bütün BJK, FB ve GS li taraftarlar arasında yaşanan kavgalar bile, aynı tribünleri paylaştıkları halde, bir elin parmakları gibi sayılıdır. Bahse konu bile olamazlar.

Dünkü Trabzon, Fenerbahçe karşılaşmasında yaşanan ve tamamen Fenerbahçe Başkanının her fırsatta spor karşılaşmasını ısrarla ve başka maksatlarla oyun sahasının dışında tutmaya kararlı provokatif tutum ve davranışları nedeniyle, tahrik edilen seyirciler yüzünden yaşanmış böylesi hazin bir duruma, TV den izlerken bile, ilk defa şahit oldum.

Demek oluyor ki milyonlarca ateşli tutkunu olan futbolun yine centilmen bir kitle sporu haline gelebilmesi için gerekli olan ilk şart, özellikle futbol seyircisinin kültür seviyesinden önce, ortamı hep geren, aşırı sıcak tutan, ihtiraslı, siyasi amaçlar ve çıkarlar peşinde koşan kulüp başkanlarından acilen arındırılmasıdır. Bunun için de gerekiyorsa Anayasamıza ihtiyati maddeler eklenmelidir. Ve hiç unutulmamalıdır ki, kritik maçlar öncesi “oyunu germeyin, rakibi küçümsemeyin diyoruz” demeçleri vermekle de, diğer zamanlarda her fırsatta gerçek yüzlerini ortaya koyan sorumlular, kendilerini tenzih ettiremezler…

                                                                      Serendip Altındal



20 Nisan 2016 Çarşamba

ENCAM..

            Birinci Dünya Harbi sonrasının harp zengini ABD, şimdilerde rintlerin akşamında veya zevki sefa ile geçmiş bir ömrün son şafağındadır artık. Bütün gücünü Dolar adlı kendi tedavül parasından, dolayısıyla dâhili enflasyonunu da, aslında sürekli emisyonla dışarıya pazarlayan tek yönlü bir Dolar ticaretinden almaktadır. Bugüne kadarki Dünya liderliği konumunu da, tamamıyla bu sayede koruyabilmiştir. Ne ki artık deniz bitmiş ve kara da görünmüştür.

            Dünya ekonomi pazarları ve kaynak devletleri, onlarca yıldır yedikleri Dolar kazığının acısının daha fazla tahammül edilemez olduğunu anlamışlardır nihayet. ABD ise bundan sonra ne yapsa, saltanatını korumak adına tek garantör olarak gördüğü Dolarını zirvede tutamayacağını ve Amerikan rüyasının, Amerikan kâbusuna dönüşmekte olduğunu, istemese de kabul etmek zorunda olduğunun bilincindedir artık.

Aşağı baksa sakal yukarı baksa bıyıktır büyük ustanın(!) encamı bundan böyle. Yani muhalifi, uygulamakla tehdit ettiği gücü de misliyle karşısında bulacağını ve bu dünyada artık ikiyüzlü emperyalist siyasetini yutacak enayi de kalmadığını esefle görmektedir maalesef şimdi. Son incirlik çuval pazarlığını realize eden ve nedense ev hapsinde tutulan gençlerimiz de mütevazı, iddiasız kişilikleriyle, bu gerçeği bir kere daha, durumu anlamamakta ısrar eden suratlara çarpmıştır. Türk Ulusunun özeğini spontane yansıtan bu olay belki küçüktür; ama yedi düvele, özellikle de hala baş Kovboy olduğunu iddia eden Coni Volkır’a verdiği mesaj, boyundan çok büyüktür.

Duruma bakıldığında, bilhassa da büyük torbadan çekmeye alışık olanların, bundan sonra yeni yatırımları planlamaya kalkmadan önce, bir değil artık en az iki defa düşünmeleri ve partnerlerini, hele de yatırım birim değerlerini daha güvenilir seçmeleri gerekecektir ki birlikte sıfırlamasınlar.


Kutlu doğum haftası derken, kutlu doğum sancısı çekmeye başladı sanki millet. Farklı yorum ve görüşlerin yine havada uçuştuğu bir kavram kargaşasında, sanki hiç derdimiz yokmuş gibi gündeme bir de miladi ve İslami doğum tarihleri düşüverdi bir anda. Şayet ille de buna da iki söz söylemek gerekirse; aslında bana ne Milat olarak betimlenen İsa’nın doğum gününden, mademki Müslümansak der geçerim. Ne var ki birileri gibi de değilim. Kendi adıma, önce sapıma kadar Türk’üm, sonra da hiçbir fırkaya aidiyeti olmayan yüce Atatürk gibi, Muhammed ashabı bir Ehli Beyt Müslümanı ve Kemalist’im derim. Böylesi de daha doğru olmaz mı acaba dostlar.


AKPKK cemaatinin onlarcası bir arada sapır sapır dökülüp bok yolunda biterken, bizim aslan Mehmet arada sırada bir kancık kurşunuyla şehit olup ebedi uykusuna yatıyor ve milletinin bağrındaki mukaddes Kabristanda, her zamanki o saygın yerini alıyor. Hepsi nurlar içinde yatsınlar. Ve çok iyi biliyoruz ki; arkalarında gözyaşlarıyla bıraktıkları evlatları, saygın babalarıyla ebediyen kıvanç duyacaklar ve ileride kendileri de sevgili babaları gibi saygın bireyler olacaklardır aziz vatanlarına. Esasen buna ant içtiklerini de, babalarının cenazelerinde, bu yavrularımızın yaşlar akan gözlerinde okumak mümkündür.

Bir tarafta bunlar oluyorken, duyulan, görülen ve okunan o ki; çektiğimiz tüm acıların nedeni olan kirli sarayın, dedikoduları da sona doğru artık tavsamaya başladı. Saraylı biraderler hep birlikte gün sayıyorlarmış artık. Bazıları neleri getirdiklerini değil; ama nelerle saraydan ayrılacaklarının hesabını şimdiden yapmaya başlamışlar bile, söylemiş olalım da. Diğer yanda muhalefet bildiğiniz gibi, en önemli gelişme ise MHP de aydınlığın yolunu tıkayan Bahçeli balonunun, muhtemelen ilk kongrede nihayet patlayacak olması belki de.


CHP de ise esen yeni bir rüzgâr yok. Hele de partiyi çoktan terk etmesi gereken bazı suratların halen işlev sahibi olduğunu gördükçe de, inanın ensemdeki ayva tüyleri bile dikiliyor kendi adıma. Sizinkileri bilemem tabii. Diğer tabirle de bu haliyle CHP “Bu âlemde uyurgezer türbesidir. Temsil edilense zihniyetin ayinesidir” anlayacağınız. Yani güvendiğim dağların, karlı tepelerine dalınca, bu durumdan da hüzün duyuyorum adıma maalesef. Çünkü ya CHP vardır ya da CHP vardır. Eskisi, yenisi yoktur biline. Her şeye sirke döken Bahçeliyi aradan çıkarıp MHP ile acil bir koalisyona gidilmelidir. Çünkü tek bir Türkiye vardır ve o da hepimizin ortak vatanıdır.

Ne demek istediğimizin anlaşılır olması için de herkesten önce Muhterem Kılıçdaroğlu, şapkasını önüne koyup en az iki defa, altın harflerle kazılmış koskoca şerefli CHP tarihi muhtevasını hazmedebilmelidir. Çünkü CHP de tektir. Kurucu partidir. Muhalefetten öte, partiler üstüdür. Ve her şeylerden önce de bunun anlaşılması, benimsenmesi sonra da sahiplenilmesi gerekir…


Bu arada Almanya Başbakanı Merkel’in vatandaşlarına “Türk Devletini kamuya açık yerlerde eleştirmeyin” demesi bana ilginç geldi doğrusu. Çünkü bilhassa da “Türk Hükümeti” yerine “Türk Devletini” tabirini seçmesi hayli manidardı. Demek ki vatandaşları Türk Devletine her şeyi kapalı alanlarda söyleyebileceklerse, başındaki üç buçuk kendini bilmezin günahının kefaretini ödemekle yükümlenen Türk Milleti, kime ne yapmıştır da böyle aşağılanmayı hak etmiştir diye, Hanımefendiye sorası geliyor insanın.

Çünkü Devlet tabiri Milleti de içerir. Hükümet tabiri ise sadece meclis bürokratını ihtiva eder. Merkel de bunu bilmiyor olamaz herhalde. Yoksa Merkel acaba “Devleti” devreye sokarak “Yahu bunları siz tepenize oturtup, hala da sırtınızda taşımıyor musunuz? Sizi nasıl ayrı tutmamızı isteyebilirsiniz. Ölmeden önce uluslararası mahkemede, mutlaka yargılanacak olan Erdoğan’ın yanında aslında seçmeni de birlikte yargılanmalıdır.” imasıyla, özellikle Türk Milletine de ayrı bir mesaj mı vermek istemişti acaba??? Her ne ise, en iyisi trajediyi gırgıra sarıp biz gülelim ağlanacak halimize yine de, belki avunuruz…


Sözün özüne gelirsek: Eldekilerden kurtulunca, yerine getireceklerimizin önce kalan enkazı temizleyip, dış borçları sıfırlayıp, sonra da ülkemizin acil ihtiyaçlarını en kısa zamanda giderecek mental ve kararlılıkta olabilmeleri için mevcut adayların, bilhassa da milli bekamız ve vazgeçilemez Kemalist ilkelerimiz doğrultusunda, kendilerini tepeden tırnağa revize etmeleri gerekecektir.

Çünkü kendilerini bekleyen ağır ve sorumluluklarla dolu yeni misyonla başa çıkabilmeleri için, şu anda yansıttıkları görüntü pek ümit vermiyor doğrusu. Doğrucu Davut olmak zor iştir. Çünkü yalnız bırakır insanı; ama doğruculuk olmazsa da olmazdır. Zira insanı özgün kılar, huzur verir, sorumluluktan da azat eder hani. O halde doğrucu olmak için de önce tarafsız; ama bilinçli ve adil olmayı tavsiye edelim birbirimize mutlaka…

                                                                      Serendip Altındal

Video Kanalım

11 Nisan 2016 Pazartesi

KANTAR..

            Kılıçdaroğlu kılıcının kabzasını gösterdi. Gösterirken de haklıydı aslında. Öbürkünü düelloya davet etti; ama ne gezer, öteki sadece avukatını yerine müdahil kılacaktır nasıl olsa yine. Eser, gürler ne var ki boş silahtır, namlusuna hiçbir mermi de uymaz ve sadece vitrindeki koleksiyon içindir aslında. Ha unutmayalım, tutuklatmanın dışında bazen de adama akıl(!) vermeye kalkar.

                        Arada olsa bile kantar                        
                        Neye yarar
                        O pahalı sarayda ancak
Muhtar tartar… 

            Yukarıdaki satırları, her şeyi bir kenara koyup nelerle uğraşmakta olduğumuzu göstermek için tipik bir örnek olması nedeniyle yazdım. Oysa durum bu kadar esprili değil şüphesiz. ABD’de yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı seviyesindeki protokol rezaleti; gözlerimizi yaşartan Ensar utancı ile ortaya çıkan; ama aslında ülke genelinde yaygınlaşan çocuk ve kadın zulmünün dudak uçuklatan dehşeti; daha şehit acılarımız sürerken, sanki askeri manevralar yapıyormuşuz sanrısıyla ABD’li ikiyüzlü kaşarlardan, PKK ile açılıma devam mealinde peş peşe yediğimiz uyarı salvoları, sanki bu milletin ortak derdi olmuyor, sanki bu ülkede yaşanmıyor.

            ABD adlı aynı Şeytan ocağından beslenen PYD, PKK, IŞİD ve peygamberin sağlığında biatkâr yani imansız olarak vasıflandırdığı Bedevi kabilelerin, emperyalist angajmanlı ABD İslam’ı (yumuşak İslam) ambalajıyla oluşturduğu, yeni Cihat (Haçlı) ordusu, küllen kapımıza dayanmış ümüğümüzü kesip kanımızı emmeye hazırlanıyorken; çakma sarayla paslaşmanın kime yararı vardır acaba?

Kimin elinin kimin cebinde olduğu, kimin, kimin askeri olduğu, kimin, kime karşı olduğu belli olmayan ve kafaların çözüm üretememeleri için özellikle karıştırıldığı bir dönemdeyiz. Böyle bir kaotik ortam ve dönemde, özellikle de muhalefet lideri olan CHP’nin, bilhassa güncelimizi gizlemek üzere kasıtlı yaratılan polemiklerin altını çizip vurgulayarak, oyunları akamete uğratarak, gizlenen gerçeklerin üstüne ısrarla yürümesi gerekir.

Erdoğan ve misyoner Davutoğlu ikilisinin, bunlara birde Bahçeli payandasını eklersek, milleti uyutmak adına fırlattıkları her polemiğe, acılı tarhana çorbası niyetine kaşık sallamak, idealist muhalefet liderliğine sığar mı? Hele de gırtlağına kadar pisliğe batmış karşı taraf, tam da yokuş aşağı frensiz, eli ayağına dolaşık kartopu gibi yuvarlanıyorken, vatandaş kimden medet umacak ki bu durumda.

Tam da bu noktada Bahçeliye bir öneride bulunalım o zaman. Amerikalı Zarrap savcısı, Türkiye’deki adaletsizlikten ve ülkenin kara para cenneti haline dönüştürülmesinden çok mustarip olmuş anlaşılan. O halde Bahçeli o savcıya “Birader ne şikâyet edip duruyorsun. Sizler Erdoğan fırkasını ülkemin başına sarmadınız mı, durumu düzeltmek de önce size düşmez mi ki, dost kalalım. Öyleyse önce senin para babalarını hizaya çekmelisin” diyemez mi mesela? Pekiyi bunu diyebilir mi ki, kendi mevcudiyet nedeni de olanlara karşı acep? Haydi, canım geçiniz! Ah Bahçeli birlikte kuşatmadınız mı bizim Dardaneli…

            Demek oluyor ki mağdur Türk Milletinin yanında olması gerekenler, ne yazık ki saray avenesiyle birlikte toplumu uyutma yarışına girdiler. Oysa içinde bulunduğumuz açmazın tek sorumlusu olan emperyalist liboş, arka planda kıs kıs gülüyor halimize. Ailelerini incirlikten çekerken de, “bakın sular ısınıyor, daha başınıza ne işler açacağım” mesajını da vermedi mi yoksa hiçbirinize. Başınızda ki artistlerin nasıl kıvırdığını, akla kakı nasıl birbirine karıştırdığını, can derdine düşüp ben merkezlerinde nasıl fırdöndüklerini hala göremiyor musunuz?


Hala seçimlerin adil yapıldığına inanıp oturun siz. Yarın oy pusulalarınızın üstünde kendi vatandaşlık numaralarınızı da bir anda görünce, dağın ardında deniz görmüş gibi de şaşırmayın sakın. Çünkü iş oraya varacak bu gidişle. Siz hala kontrolü elinizde sandığınız Amerikan Mernis programıyla sayım yapılmakta olan ülkenizde, aynı dijital silahla 14 yıldır nasıl soyulduğunuzun, gidişe bakılırsa devamında da soyulacağınızın hala farkında olamayın.

7 Haziran da bilgisayarı uyku moduna alarak, yeni açılımların önünü açmak üzere AKP ye gözdağı molası verdiler sadece. Sonra da aynı gizli eller, elleri ayaklarına dolaşıp panikleyen düşükleri bir süre terbiye edip, apar topar, yine tek başlarına iktidar yapmadılar mı? Ve biz de afiyetle yemiş olmadık mı önümüze atılan bu mamayı hep birlikte yine. Yahu şayet seçmen bu kadar bilinçli olabilseydi, Demokrasi hiç otokrasiye dönüşür müydü bu ülkede. Bunu dahi sorgulayabilmekten aciz demek ki bu millet, yazıklar olsun.
           

            ABD kampus devletinin tarihi kompleksi(!) nedeniyle bölünme noktasına, en ılımlı tabirle de milliyetsiz bir federe devlet olma durumuna getirilmekte olan ülkemizde, askerimizin Nusaybin’de nasıl maksatlı oyalatılarak PKK ya vuracağı son darbenin geciktirildiği ve PKK’nın ipi çekilmeden önce, zaman kazanarak son bir açılım zemininin yoklandığının bile hala farkında değil misiniz?

            Mademki güncel gündem umurumuzda değil, aslında böyle bir durumda birisine hep birlikte “getir tavlanı da şeş beş atalım, sana da donat alalım, oldu olacak bir de açık poker oynayalım bari” dememiz gerekmiyor mu aslında? Yani her şey oldubittiye bağlansın biz de hepsini yutalım ve unutalım, öyle mi? Hey Allah’ım ne denir ki; eniyisi “sen bildiğin gibi yap” diyeyim bari ben kendi adıma.

           
            Emperyalist kaşalotların, kâbusları olmuş tarihin ilk sosyalisti Muhammed ve onun tarihin ilk sosyalist doktrini olan Ehli Beyt İslam’ına olan kinleri nedeniyle, bugünkü sözcüleri olan herifçioğlu, Türkleri İslam’la yok edeceğiz derken bize, kendince esprinin ballısını yapmadı mı?

Aynı bağlamda da Muhammed’in İmametiyle birlikte sona eren gerçek (Ehli Beyt) İslam, dört Halife döneminden sonra önce Emevi ile başlayan tarihsel süreç ve sonrasında da sistematik olarak, Vatikan senaryosu olan tarikatlar ve maaşlı İmamları tarafından yavaş yavaş şirazesinden saptırılmadı mı? Müslümanlarda bu oyuna yavaş yavaş alıştırılmadılar mı? İşte İslam’ı, Diyanet İmamlarının hepsinden fazla bilen Yaşar Nuri, belki de bu yüzden “bir gün herkes deist olacak” demiş olamaz mı acaba…

                                                                       Serendip Altındal