13 Ekim 2012 Cumartesi

MUTABAKAT...


         Âdem kardeş unutma! Dünya, ahret, mikro ve makrosuyla kozmos, kısaca tüm âlem, ‘benmerkezinle’ var olduğun kadar mevcuttur. Sonrası mı?

         Dinle Âdem
         Rüzgârın getirdiği sözü
         Bil ki bu temel tefekkürün de özü
         Her ne kadar
         Gitmese de hoşuna
         Dünya malına
         Saltanatın boşuna
         Senin olsun eğrisiyle doğrusu
         Sen ona desen geri kazanım da
         Lakin biteceğin yer
         Eninde sonunda
         Atıklar kuyusu

         Yukarda ki dizemin ‘Geri Kazanım’ satırını, Âdem kardeşimin aşırı karamsarlığına gönlüm razı olmadığından; yine de ona bir çıkış yolu bıraktığıma yorumlayabilirsiniz. Mademki beşeriz, evrenin yasalarına da uymak zorundayız. Karamsar olmaksa enayiliktir, şayet doğamız buysa.
         Ne var ki, bir zamanlar biz de vardık, kullanıldık ve atıldık. Dediğinizde, bilin ki evren sizin için sanal olmuştur artık. O halde ya siz masaldınız ya da kâinat bildiğiniz…

                                                                                              Serendip Altındal



10 Ekim 2012 Çarşamba

ARYAN MI, YOKSA SUSURLUKTA AYRAN MI?

            Kim seçmiş, kimi seçmiş, neye göre seçmiş ve bu yetkiyi nereden bulmuş(!) Bu sorulara daha sayısız sorular da ekleyebileceğiniz konuyu irdelediğinizde ‘Aryan’ ya da üstün(!) beyaz, arî ırk maskaralığı daha da anlaşılır bir kavram kazanıyor. Onbinlerce yılın geçmişine ve muhtemelen de Homosaphien’in nüfus kütüğünde bile yazan Türk gerçeğimize rağmen, bizim de içinde olduğumuz, birileri(!) tarafından da bize yakıştırılan, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcüsü, Kürdü hatta Ermenisi vs. yaftası(!) ile aşağı Asya boyları Türkeli kimliğimizle, bu maskaralığa gülüp geçiyoruz aslında.
            Çünkü biliyoruz ki, işin psikiyatrik analizine girildiğinde, kendi gölgesinden bile korkar yapıda olduğu için ayrıcalığa(!) ihtiyacı olan, aslı labil ve zayıf beşer’in, şuur altında güçlü olana karşı sapkın fanteziler ürettiği de (perseküsyon), tespit edilebileceğinden, kendi tarihlerini bile yok sayan Anomalileri’nin nedeni de ortaya çıkacak ve sonuçta durum bilimsel olarak, daha da aleyhlerinde(!) bir komediye dönüşecektir.
            Her ne kadar maaşlı provokatörleri ve iğfal edilmiş fanatikleri bu gerçeğe şiddetle karşı çıksa, Türk’e bile Türkî dese de, kendi tarafsız aydın bilimselleri – ki gerçek aydın tarafsızdır - bile itiraf ediyor babalarının Türk olduğunu, daha ne diyelim ki? Öyle ya, neden öyleyse Âdem’in (Adam) yerine, bir Papa Benedict veya Hz. Bush oturtulamıyor mesela. Bu şizoidlere kalsa ve de ellerinden gelebilse, Aryan(!) yoluna, Dünya İnsanı’nın bilinen babası Âdem’i bile inkâr ederek, tüm insanlığın bir kökten değil de farklı köklerden oluştuğunu ileri sürüp, var oluş tarihimizi bile yeniden saptamaya kalkacaklar anlaşılan.
           
            Esasen prensipte, binlerce yıldır da büyük korkularından, Türk’ü, Türk’le vuruşturarak, bir araya gelmelerinin önünü tıkamadılar mı? Bilhassa da Türk Eline en büyük kazık kendi Osmanlı Boyu tarafından atılmadı’mı? Aynı Osmanlı, tamamen Türk evlatlarından oluşan Selçuklu ordusunu, kendi Haçlı devşirmesi Yeniçerileriyle mağlup edip tüm Anadolu’ya sahip olarak, aynı bağlamda bugünün Amerikalısına da emsal olmadı mı? Bu ise Türk’ün Türk’e atabileceği en büyük kazık değil de nedir? 
            Osmanlı tarihini iyi araştıran Amerikalı, bugün aynı yoldan Anadolu’ya sahip olmaya kalkmıyor mu? Önce Milli kavramlarını yok etmekte olduğu Ulusumuzu, giderek yokluk ve fakirliğe mahkûm edip, sonra da emperyalist eğitimiyle devşirerek, gelecek nesillerimizi, Türk’ün özüne karşı kullanacağı lejyoner ordularına dönüştürmüyor mu? Ağır silahlı cemaat polisi ordusu, hukuk’un guguklaştırılması, ordunun sivilize edilmesi sloganları, bu uygulamın yurdumuzda çoktan başladığının göstergeleri değil mi? Hatta daha şimdiden TSK=ASK (Amerikan Silahlı Kuvvetleri) haline dönüştürülmedi mi? Suriye sorunu, Teröriste af, yeni Anayasa(!), Başkanlık meselesi(!) vs. gibi diğer başlıkları da size bırakıyorum.
            Bir yanda bu işlerle, milletin asal milli gündemi oluşurken, diğer yanda aynı millet başka sorunları yokmuş gibi, topçularla, ikoncanlarla (ne demekse) ve çoğu putperest, fetişist, mazoşist, kadınlı, erkekli tuzu kuru isteriklerle vakit öldürüyor. Tam da toplu halde Sırat köprüsünün üstünde olduğumuz bu günlerde ve altımızdan halımız (vatanımız) usul usul çekilirken, bizim uğraştığımız şu konulara bak yarabbim. Emperyalistin ve uşaklarının gündem çarpıtmalarıyla, nasıl tufaya getirilen milletim, memleketine ithal edilen Anguslar kadar bile kendi gerçeğinin farkında olamıyor.

            Bari önce ay sonu, doğal gaz, elektrik faturanızı nasıl ödeyebileceğinizin, arabanızla ne kadar dolaşabileceğinizin, mutfağınızı nasıl düzebileceğinizin, çocuklarınızın okul masraflarını nasıl karşılayabileceğinizin ve onlara kaç para harçlık verebileceğinizin de hesabını yapmış olsaydınız hiç olmazsa. Dikkat ettiyseniz alışık olduğunuz kişisel masraflarınız bile bu saydıklarımızın içinde yer almıyor. Tabii bu sorularımın muhatabının, normal kazanç sahibi ve kazancı doğrultusunda adil vergi ödeyen normal vatandaşım olduğunu, ayrıca belirtmeme gerek var mı?
            Yandaşlarıyla birlikte geriye kalan diğer haramiler azınlığının, bizden olmadığını ve asla da bizi temsil etmediğini, bilmem ayrıca söylemeye de lüzum var mı? Bu Amerikancıların bir ortak paydaları olduğunun da acaba farkına varabildiniz mi? Bunlar asla Türk adını ağızlarına alamazlar ve oldukları halde Türk’üm bile diyemezler. Çünkü Sam amcaları mamalarını keser sonra. Yani kimliksiz ve kişiliksizdirler.

            Yıllardır adını çağırdığımız ‘Milli Hükümet’ olgusu, nihayet Ulusal Kanalda ‘eko’ buldu. Ne var ki, önce kapalı kapılar ardında kendi aralarında, Kemalist, Müdafaayı Hukuk ve Kuvayi Milliye ortak kulvarında yekvücut olduktan sonra, kamuyla paylaşılması gereken hareketin bende ne yazık ki, salt bir reyting olayından öteye gidemeyeceği kanısı oluşturduğunu, üzülerek ifade etmek zorundayım. İnşallah yanılmış olurum.


       § Aciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır. Hâlbuki dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını iki buçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, milletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.  (Mustafa Kemal – Nutuk)



         TÜRK EVLADI!
         BİLKİ BU EVRENDE BİR TANESİN
         VE ŞEREFLİ MAZİNDEN
         SADECE GURUR DUYMALISIN…

                                                                                              Serendip Altındal



1 Ekim 2012 Pazartesi

EĞİTİMDE SÖYLENMEYENLER..


EKOPOLİTİK VE MAHİYE MORGÜL  01.10.2012
    <---- Tıklayın

Sayın Mahiye Morgül, Ekopolitikte bugün yine lambayı eline aldı ve yine karanlık köşeleri aydınlattı. Ve Milli eğitim bağlamında, yine görmeyen gözlere ışık, duymayan kulaklara aksiseda oldu.

           
            Zannediyormusunuz ki Harvard’larda sıradan halk çocukları okuyabiliyor. O okulların kontenjanlarını genelde para babalarının, mafya’nın evlatları ya da beslemeleri(!) doldurur. Zira Mafya bile kendi hukukçularına ancak o okullarda saygınlık kazandırmakla, amacına ulaşabileceğini çok iyi bilir. Bu okullarda, sıradan halk çocuklarına(!) ne kadar kontenjan ayrıldığını da bir araştırın bakalım. Sıradan hür(!) halk çocuklarının oralarda okuyabilmesi, bizdekinden de imkânsızdır.
            Hür(!) Amerikan vatandaşları dediğiniz toplum, aslında en ebleh bir dünya devleti ümmetidir. Zira Amerikalı emperyalist ve tetikçi ortağı mafya, hiç kuşkusuz önce kendi milletini ardına katmak zorundaydı. Bu nedenle, yarınlarını da garanti altına almak adına, ilk önce kendi nesillerini maniple etmekle işe başlayacaklardı hiç şüphesiz. Geçen 200 yıl içinde de ülkelerinde, mebzul miktarda ümmi yetiştirmeyi ya da yandaş(!) kazanmayı başardılar(!) salimen. Şimdi bizim de kendilerinin vardığı bu ideal(!) hedefi örnek(!) alıp, hep birlikte ona doğru koşmamızı istiyorlar(!) Bu yüzden de toprağımıza, başımızda ki GNO tohumlarını ektiler ya zaten.

            Güzelim Atatürk’ümüzün MİLLİ EĞİTİM reformundan ne anladığını ve çocuklarımıza aslında hiçbir ülkede olmayan emsalsiz bir eğitim mirası bıraktığını unutmuş olsanızda, bütün taşları yerli yerine oturtan, Sayın Mahiye Morgül’ü, aslında bu perspektifle izlerseniz, olayın vahametini daha iyi anlar ve neleri elinizin tersiyle itmekte olduğunuzun da belki farkına varabilirsiniz. Bu bağlamda da, insan hakçısı(!) çağdaş Amerikan gerçeğini(!) ısrarla savunmaya kalkmanın, en azından balık pazarında biftek satmakla eş anlamlı olduğunu da belki kavrayabilirsiniz. 
                                                                                 
                                                                                              Serendip Altındal





                                                                                             

29 Eylül 2012 Cumartesi

OLAY BU YA! ALBERT İLE BİZİM RIZA..

            Olay bu ya, vaktiyle ülkemizde hastanenin birinde, doğum sonrası Einstein ailesinin oğlu Albert ile bizim çoban Abdülrezak Ümmi’nin oğlu Rıza, kazara hastanede karıştırılsalardı ve tesadüfen bu iki yavru da patolojik olarak birbirlerinin hayat ikizi olsalardı, acaba bu iki bebeğin gelecekleri nasıl olurdu. Bu durumda Rıza’nın önünde üç gelecek modeli oluşurdu. Ya ondan hiçbir şey olmaz, ya sadece sıradan ama eğitimli bir birey olur veya da bilinen Einstein’ın bile fevkinde bir bilim adamı olurdu. Ne var ki, gariban Albert’in ise, en fazla iyi bir çoban olabilmekten başka da hiçbir geleceği olamazdı. Burada bize, evrensel olan âdemi mantığı inkâr eden Darwin’cilerin dışında, hiç kimsenin de itirazı olmayacağını, neden acaba çok iyi biliyoruz(!) 
            Çünkü sosyo-ekonomik ve ekolojik açıdan toplumlar ele alındığında, aslında Albert’in olması gereken şartlarda büyüyen Rıza’nın, neler elde edebileceğini anlamak hiç de zor değildir bizler için de ondan. Kaderi değişen gariban Albert’i bekleyen ve asla da elde edemeyeceği şartlar ise, yokluk, çaresizlik ve çok kısıtlı çevreleri içinde gözlerini dünyaya açmış olan diğer evlatlarımız, Ahmetlerden, Mehmetlerden vs. oluşan milyonlarınkinden fazla olamayacaktı hiç kuşkusuz. Zira insan yavrusu, deha sahibi olarak bile doğsa(!) – ki dâhi doğulmaz olunur, çünkü deha da keşfedilmeyi bekler - tırmanabileceği ağacı bile olmayan kurak bir ortamda, yaşamak için yer altına inmek zorunda kalan organizmalardan, fazla da bir şansı olmayacaktır. 
            Buradan da şimdi göğsümüzü gere gere savunabiliriz ki artık, insanı bırakın âlim yapmayı, birey dahi yapan önce çevresi ve o çevreyi oluşturan nedenleridir. Şimdi bu perspektifle şöyle bir geriye uzanalım ve yüce Atatürk’ümüzün özenle açtığı, bir zamanların Anadolu aydın fabrikalarımız olan, ne yazık ki yaşatamadığımız ‘KÖY ENSTİTÜLERİMİZE’, gelin hep birlikte bir kere daha rahmet okuyalım isterseniz.
            İsterseniz gelin birlikte ortak geleceğimizin adını da koyalım şimdi. Adam olabilmemizin ilk şartı; ‘Köy Enstitüleriyle’ tekrar şaha kalkacak yeni bir ‘eğitim reformu’, ikincisi de yine Atatürk’ümüzün başlayıp da bitiremediği özgün, adil ve olmazsa olmaz ‘Toprak Reformudur’. Gerisi ise, nasıl olsa kendiliğinden gelir, hiç merakınız olmasın.
           
            Her ne kadar, aynı şeyleri tekrarlıyor gibi oluyorsak da, onlar sistemi her defasında şeriat özlemiyle, emperyalist ümmetçiliğin ilkel basamaklarına oturtup, nesillerimizin geleceğini karartırken ve ısrarla da kafalarını buna takmışken, biz de helâk ettikleri asal değerlerimizi, aynı kafalara vura vura gündeme getirmeğe devam edeceğiz.

§  Atatürk, Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlere yaptığı konuşmada:
“… Dünyada her şey için, medeniyet için hayat için, muvaffakiyet için en hakiki
mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir,
dalâlettir. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikada ki safhalarının tekâmülünü
idrâk etmek ve terakkiyatını zamanla takip eylemek şarttır…”8 Ayrıca eğitimin önemini
vurgulayan başka bir konuşmasında; “… En mühim ve feyizli vazifelerimiz milli eğitim
işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin hakiki
kurtuluşu ancak bu suretle olur…”9 demiştir. (Dr. N. Nurhan Kara)

6 Atatürk’ün Söylev ve Demeçler l-lll, C. II, Ankara, 1989, s. 46.
7 Ziya Bursalıoğlu, “Atatürkçü Eğitim Üzerine”, 1. Uluslararası Atatürk Sempozyumu (Açılış Konuşmaları,
Bildiriler 21-23 Eylül 1987), Ankara, 1994, s. 344.
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçler l-lll, C.II, Ankara, 1989, s. 202.
9 Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk’ün Maarife ait Direktifleri, İstanbul, 1939, s:10’dan aktaran, Utkan
Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, s. 118. §
                                                                                 
            Yüce Atatürk’ümüzden yaptığımız yukarda ki alıntıyı, sanal eğitmen hümanizminin ardına saklanan ve çocuklarımızın geleceğini sömürge eğitimine peşkeş çeken, tüm kanı bozuklara ithaf ediyoruz.
           
                                                                                              Serendip Altındal




26 Eylül 2012 Çarşamba

SERZENİŞ..

            Bir zamanlar, İlker Paşaya, “Keşke görevdeyken vursaydın da o yumrukçuğunu masaya...” diye serzenişte bulunmuştum. Pekiyi İlker Paşa ne yapsaydı, istifa etmekten başka. Bu kimin umurunda olurdu ki, hatta işlerine bile gelirdi. Bunu söylerken de, aslında bir askeri duruş mu sergilemesini beklediğimizi ifade etmek istemiştik acaba? Vakta ki öyle bile olsaydı, bu harekât bir ihtilâl mı; yoksa 27 Mayıs 1960’da ki gibi bir sanal devrim mi olurdu? Aslında ikisi de olmazdı; ama hiç kuşkusuz ki TSK’nın şanına yakışan bu erdemli girişimiyle, şartlar gereği tecelli etmek zorunda olan şerefli bir Kuvayi Milli dayanışma, halk tabanında da yankılanır ve de tarihe geçerdi.
            Ne var ki, bırakın Ergenekonvari(!) sanal ihtilal planları yapmayı, Arınç’ı teyit edercesine, orduda sahiden de anılanı fiile geçirebilecek lider vasıflı bir komutan yoktu. Ana sorunda burada yatıyor aslında. Mevcut komuta kademesi, belki de Cumhuriyet tarihi’nin en şanssız bir ‘jenerasyonlar buluşmasıydı’. Pekiyi ne halt yemeye böyle sakin, kuzu mizaçlı – üstelik Bitlis Paşalar gibi aksiyon adamları da aralarında değilken(!) – geriye kalan kararsız hem de zararsız Paşaların, tehditkâr(!) durumları varmıydı da, adamların boş yere başını yaktınız. Ama hepimizin bildiği gibi bunun nedeni, daha da büyük bir ihanet, delalet ve de şerefsizlikle ilişkiliydi. Çünkü vatan satılmıştı. Çünkü orduya, emzirmeleri tarafından Okyanuslu sütninenin arzuladığı biçimde, bir gözdağı verilmesi gerekiyordu, zira çuval senaryosu kesmemişti.
            Yani öz Türkçesi, amaç üzüm yemek değil; ama bağcıyı dövmekti. Ve bizim ordunun uysal ve biatkar durumu, tam da bu senaryo için biçilmiş kaftan gibiydi. Tıpkı yurt dışında olan dürüst ve iyi niyetli ordu görevlilerinin bile, tıpış tıpış dönüp kendi ayaklarıyla tavşan kapanına düştükleri gibi. Hele “Kocalık ve babalık hakları” bile ruhsuz pespayelerin gaspına uğrayan ve bu vatan hainlerinin 20 şer yıl, sanki yandaşlarına örtülü ödenekten 20 şer paket nohut dağıtırmış gibi cezalar kestiği vatan evlatlarının, içine kapatıldıkları lahit mezar gibi hücrelerinde, kaderlerine terk edilmelerini ise, değil normal vatandaş yüreği, sapkın insan kasaplarının bile vicdanları almaz. Bu şeref düşkünlerinin yaptığını hangi beşer, hangi beşere yapardı. Ve elbette bunların da hesabı sorulacaktır.

            Eee şimdi gel de söyleme: Bu ülkede iktidarla muhalefetin, bütün sosyo-ekonomik hayati konuları bir kenara koyup uyum içinde anlaşabildikleri tek konu ne hikmetse(!) askeri darbelerin olmaması meselesidir. İyi de nasıl olmayacak bu. Burası sosyal paradokslar ülkesi ve adı da Türkiye’dir. Yani Yüce Atatürk eliyle kuruluşundan itibaren, bırakın 100 seneyi, neredeyse 20 sene sonra bile laik, demokratik Cumhuriyeti istikrarla yaşatamayan; ama ağızlarından adil demokrasi(!) sakızını düşürmeyen siyasilerin vatanıdır. Ne kadar eşitçi ve çoğulcu demokratik adalet(!) dağıtabildiklerini ve de bundan ne anladıklarını(!) esasen görüyor ve kahırla da yaşıyorsunuz.
            Şayet düşe kalka da olsa, Demokrasi bu ülkede bugünlere kadar gelebilmişse ve Mendereslerden bugüne kimlerin gelip gittiği ülkenizde, başınızdaki kafayı bile iktidar yapabilmişse, bu durum, arada sırada askerin siyasete parmak atmasıyla sağlanabilmiştir. Her ne kadar adına darbe de diyorsanız. Yani asker siyasi hayatı, hep başladığı emperyalist ümmet noktasına geri taşıyan fasit döngü içinden çıkarmış, en azından spiral helezonik bir yapıya sokarak, siyasilere hiç olmazsa mekân atlatmış, onlar da kendi kendilerine çağ atladıklarını(!) sanmışlardır. Aslında böyle de bakabiliriz bu konuya ki, hiç de yanlış olmaz.
            Şimdi de böyle bir darbe olsaydı fena mı olurdu acaba hepinizin adına siyasiler! Hatta eski tilki rahmetli İnönü’nün, usta bir manevrayla son döneminde artık kontrolden çıkan CHP içinde ki yozlaşmanın, manevi sorumluluğundan kurtulmak adına, çok partili sisteme biran evvel geçerek, gömleği DP ye bilinçli olarak teslim etmiş olabileceğini de tartışabiliriz. Neticede Menderesin asılmaması için yaptığı gayretler de akamete uğramış ama kendisi pirim kazanmıştı(!)
            İşte tam da bu kritik günlerde sahiden de bir darbe gelmiş olsaydı, birileri beladan, tere yağdan kıl çeker gibi sıyrılır topu yeni iktidara atar, bunu da avantaja dönüştürüp erketeye yatar, diğerleri de ucuz yoldan ve havadan iktidar olurken, gidenlerin sebep olduğu bütün belayı da üstlenmek zorunda kalırlardı. Yani beygir aynı beygir ama binici değişmiş olurdu. Bunu da unutmayın siyasiler! Önce kendi oto kritiğinizi yapmak ve darbe olmamasını talep edebilmek için de, her şeyden önce kendi gerçeklerinizle yüzleşmek zorundasınız. Bunu da dikkate alın lütfen.
             Şimdi ise, artık ordu da sizden desteğini çekmiş görünüyor ve ne haliniz varsa görün diyor. Ne o; yoksa şimdide onu yine olayların içine mi çekmek istiyorsunuz acaba(!) Bir düşünün, ordumuzun sayısız başka emsallerde olduğu gibi, ülkenizde kendisi adına darbe yaptığını söyleyebilirmisiniz? Şayet öyle olsaydı, ordunun 1960’dan beri bizatihen Hükümet olması gerekmezmiydi? Kim veya hangi seçim düzeneği, onu yerinden oynatabilecekti ki? Burada bana hayır diyebilirmisiniz şimdi.
            Bir söz de CHP’ye söylemek gerekirse; bulmuşsunuz Kılıçdaroğlu gibi ahde vefa sahibi, dürüst ve doğuştan emekçi bir lider, kıymetini bilin. Her taşın altında bırakıp da harcatmayın adamı, siz de gerekeni daha büyük bir özveriyle, gerektiği mekân ve zamanda uygulayın ki, sonuçta söz söyleyebilmek haklarınız olsun. Sadece oturduğu yerden bazılarının(!) her şeyi bilir pozunda, bilgiç sloganlar atması çok kolaydır. Arada bir riski de paylaşabilmek lazım.
            Ordumuz şeriatçıdan önce, emperyalistler için de ülkemizin bir emniyet sübapıydı aslında. Nerede şimdi o ordu, Hasdal da mı? Yoksa Silivri’de mi? Ya da emekli mi oldu acaba. Haydi, adil(!) ve demokratik(!) seçim yoluyla gelin iktidara da görelim bakalım şimdi siyasiler! Emperyalist, Türk’ün vatanında, dirençsiz ve itirazsız, tahminlerinin de fevkinde kolay iktidar olmuşken ve başka da hiçbir sömürgede bu kadar kolay iktidar olamayacakken, şimdi ‘biz almayalım lütfen siz buyurun’ diyerek uslu uslu iktidarı size bırakır mı sanıyorsunuz. Daha çok beklersiniz. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Başka da ne diyelim ki.

            Bütün bu parodik(!) güncelde, mevcut genel duruma neresinden bakılsa, tek suçlunun maalesef, yüce Atatürk’ün şerefli Türk Ordusunun görev sorumluluğunu, çoğunluk itibarıyla taşıyamayan ve kalıbının adamı olup, elini taşın altına sokamayan komutanlarımız olduğu anlaşılıyor. Hasdal ve Silivri’deki istisnaları ne yazık ki bu genelgeyi bozamadı. Hepimizin şerefi ve onuru demek olan ordumuzu, bu ağlanacak durumlara düşüren nedene üzülerek baktığımızda, bu çaresizliğin bizi de umutsuzluğa düşüren asıl neden olduğunu, itiraf etmek zorunda kalıyoruz. Ordularını, kozmik odalarına kadar düşmana teslim eden magazin(!) komutanları, iyi ki de ellerine silah verilip cepheye yollanmadılar diyesi geliyor insanın bu durumda. Hiç de istemediğimiz ve düşüncesi bile uykularımızı kaçırdığı halde, birilerine(!) hak vermek zorunda kalıyoruz ne yazık ki.
            Bugünkü konumunda ki ordumuzda maalesef, Ergenekoncu(!) diye lanse edilenlerin dışında geriye kalan komuta kademesinin altında, subay, astsubay ve askerlerden oluşan demirbaş kadroya asal ordu denmesi gerektiği anlaşılıyor. Yukarıda adam kalmadığına göre, bu durumda da olması gereken dik duruşun, halk ile birlikte askeri tavandan değil ama askeri tabandan gelmesi zorunluluk kazanıyor artık. Bu çok hayati milli davamızdır. Bu tanımla, gerçekte olmak veya olmamak meselemizin, ancak araya sızan oportünist kocabaşları dışarıda bırakmak kaydıyla, halk ve ordu tabanına yakışan bir çözümü olabileceğine inanıyoruz.

       § Şimdi burada eğri oturup ama doğru kalarak, günah çıkarmamız gerekiyor. Beğenelim, beğenmeyelim, sivil, resmi bütün görev adamları neticede bizim insanlarımızdır. Mevcut şartlarda kendilerine göre doğru veya yanlış kararlar almış olabilirler, bu da doğrudan kendilerini bağlar. Ne var ki onların yerinde hepimiz olabilirdik. O halde bizatihen kendimize soracağımız ‘ben onun yerinde olsam ne yapardım’ sorusuna da tamamiyle tarafsız ve dürüst cevap verebilmemiz gerekmez mi? Ve ancak da bu soruyu hakkıyla cevaplandırabilmişsek(!) başkaları adına da yorum yapabilir kabul edilir olmazmıyız aslında. §

            Başında dirayetli komuta kademesi olmayan ordu ne işe yarar, çıkıp dağlara tüfeğiyle golf oynasın daha iyi olur.             Diyerek havlu atmamızı bekleyen Amerikalı, bizim, gıyabında hesap yapılamaz Türk Ulusu olduğumuzu bir türlü anlamıyor ya da anlamak istemiyor.

                   Coni boşuna bizim buralarda takılma
                   Emmioğlumun saflığına da kapılma
                   Gürlerse çağlardan akan sular yine meydane
                   Dönüverirsin pejmürde halinle anında virane
                   Dinle harami arifin sözünü
                   Yaşamansa sonun olur Türkün özünü
                   Sense uşağım, akil ol tut kafanı serin
                   Bil ki bu işin arkası sandığından da derin
                   Dikkatli ol gelme tufaya, deşilme sakın
                   Unutma ki rahmetli atan
                   Sana yüreğin kadar yakın

Çünkü onu Vallahi ne yapsan kesmez, hani ramak da kaldı artık tepesini attırmana. Bir ayağa kalkmaya görsün, inan ki seni, adedini bile saymadan küfeleyecektir. Hem bu bağlamda yanlış hatırlamıyorsak, galiba ödeyeceğin bir çuval borcunda vardı bizim Emmioğluna. Öyleyse hesabın da kabarıyor hani! Biz söyleyelim de…

                                                                                              Serendip Altındal



21 Eylül 2012 Cuma

DEVRİM Mİ, DEVİRMEK Mİ?

            Şayet Atatürk devrimi yarı yolda engellenmemiş, Köy Enstitüleri kapatılmamış, Toprak Reformu Atatürk’ün TBMM programına uygun olarak yapılabilmiş ve Milli Eğitimin dumura uğratılarak yozlaşmanın mihrak noktasına erdiği, bizi sömürge ümmetine dönüştüren, Amerikan eğitimine geçtiğimiz bir DP dönemi yaşanmadan, istikrarla bu günlere gelebilmiş olabilseydik, tarafsız olarak iddia edebiliriz ki, Türkiyemiz Dünyanın bir numaralı devleti olmuştu.
            Bugün ise başımızdaki devşirmeler sayesinde, yolunmuş kazlara dönüşmüş halimizle(!), içerden ve dışarıdan kolu kanadı kırılmış ordumuzla(!) bile, hala Dünya’nın sayılı büyükleri arasında sayılıyorsak, Kemalizm’in doğrusunda kalabilseydik eğer, kimbilir neler olabileceğini, sizin de düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. Bununla da, Kemalist doğrunun şaşmazlığı ve ihtişamı, kendisini bir kere daha teyit ediyor ya zaten.

            Tarihin gördüğü İstiklâl Savaşımız gibi en anlamlı ve emsalsiz bir zaferin üstüne, bir Allah Kuruş(!) borcu olmayan ve hazinesi dolu Türk Ekonomi Mucizesini Dünyanın onurlandırdığı, yeni Atatürk Cumhuriyetimizin tatlı rehaveti içindeyken; koynumuzda beslediğimiz yılanın uyumayacağını ne yazık ki düşünemedik. Nitekim de çok geçmeden çatlak sesler duyulmaya başladı. Tek partimiz CHP içinde ki menfaat çelişkileri, sapma ve yozlaşmalardan sonra DP adlı bir evladımız oldu ve hemen de babasından saltanatı devraldı. İcraatlarını tek tek belgelemek bu yazının amacını aşar; ama bunu araştırmak için on dakika net’te gezinmek yeterli ve geniş seçeneği de sizin olacaktır.
            Yollar, hanlar, hamamlar, tarımsal reformlar(!) adına başarı(!) öyküleriyle geçen bir on yılı, daha 1945 de son kuruşuna kadar çoktan ödenmiş Osmanlı borçlarının üstüne, bizi yine yabancı kredilere mahkûm eden ve bize emperyalistle tek taraflı gizli sömürge antlaşmaları imzalatan, o kısır yeni Kapitülasyon dönemini, müsaade edin de başarı masalı olarak aktarmak gafletinde bulunmayalım. Zira bu takiye bize hiç yakışmaz ve bizi de hiçbir yere taşımaz. Ama devrim(!) diye takdim edilen 27 Mayıs takiyesine de haklı olarak itibar etmeyelim.
            Yüce Atatürk’ün Cumhuriyetinde bir DP iktidar olabildiyse, aynı minvalde bir başkası da o koltuğa neden oturmasındı. Neticede nur topu gibi, AKP adlı bir evladımız(!) daha oldu. Sonrası malumunuz ve bugünlere güle oynaya hep beraber geldik. Sonuç ise ortada, şimdi ise acep sütü devirmiş kediye mi, yoksa utanç duvarının önünde altına kaçıran meczuba mı döndük. Buna siz karar verin.

            Bu vatanın şahadet defterinde yerini alan bütün şehitlerimiz, hepimizin evlatlarıdır. Ve bu defterde Türk, Kürt, Çerkez vs. değil, sadece ŞEHİT yazıyor hepsi adına; çünkü onlar bütün Türk Ulusunun has evlatlarıdır. Evlatlarımızın helâk edilmesinde baş suçlu Hükümet iken, bunu asıl haykırması gereken sizlerin yerine, bayrağını açarak senin adına feryadını ve yüreğini ortaya koyan anneyi yumruklayan ellerin kırılsın, diyemiyorum sana cahil kadın, çünkü neticede sen de gözü yaşlı bir annesin ve bu dediklerimizi de maalesef yorumlayabilecek durumda değilsin. Bu nedenle de seni tenzih ediyorum.
            Lakin sen ve senin gibi olan diğer şehit anaları da asla unutmasınlar ki, şehit olan evlatlarınız bütün Türk Ulusunun bağrında kanayan bir yaradır, yoksa mezarlarında ne işimiz olurdu ki. İşte o, aslında sizlerin yapması gerekeni yaparken de teşekkürleriniz yerine, hiç de hak etmediği darbelerinize muhatap olan kadıncık da sizler gibi bağrı yanık; ama bu dediklerimizi ta yüreğinin derinliklerinde hissedebilen ahde vefa sahibi bir anneydi. Yoksa senin evladının mezarında, ne işi olurdu ki be kadın.

            Arap Baharı ülkemizde 2002 den beri zaten yaşanmaktadır. Zira Amerikan’ın AKP bağlamında finanse ettiği geçici işgal hükümetiyle, Türkiyemiz esasen Amerikan işgali altında bir sömürge olmuştur. Yani DP nin 50 li yıllarda gayri resmi olarak başlattığını, AKP resmileştirmiştir. Meselede budur aslında. Vaktiyle beyliğimiz olan Ortadoğu da Arap Baharı yaftasıyla, kanlı biten ve hala da devam eden bu emperyalist işgaller, ne yazık ki elbirliği ile cahiller, yandaşlar, aymazlar ve ürkek ceylanlar yurduna dönüştürülmüş Türkiyemizde, silahsız, güle oynaya gerçekleştirilmiştir.
            Herifler mermi bile yakmadan Türk ordusu gibi bir devi harcamışlardır. Koca Türk Ordusu bir Irak, bir Suriye ordusu hatta bir Gazze birliği kadar bile olamamıştır. Vaktiyle Ulusların yapamadığını iki Amerikan CIA oğlanı(!) ve aşüftesi becerivermiş, Irakta yetişkin adamları soyup üst üste yatırdıkları gibi koca ordumuzun da ırzına geçmeye kalkmışlardır. Buna daha ne denebilir ki. Kimbilir de nasıl keyifleniyor, nasıl fiyaka yapıyorlardır birbirlerine bu itler. Bu nedenle de bu hükümetin istifa etmesini düşünmek veya beklemek tamamiyle abesle iştigal etmek demek olur.

            Hepsi bu kadar; acısı, tatlısı, şakası, kakası, sözü ve sohbetiyle; şaka da buraya kadar olsun diyelim!            Pekiyi şimdi hep birlikte nasıl çıkacağız bu badireden. Bir fikriniz var mı? Biz fikrimizi daha doğrusu işin olmazsa olmazını, defalarca çoktan ortaya koymuştuk. Yazılarımız teyidimizdir. Şimdi ise sıra, Ulusumuzun bu olmazsa olmazı ve bütün yolların artık bu son durakta kesiştiğini, biran önce benimsemesinde artık. Türk Ulusu için soru, aslında çözüm demektir. Sorunun doğru çözümü de, acilen başımızdaki emzirme iktidar ve arkasında ki sütnineden kurtulmaktır. Gerisi ise nasıl olsa, bu doğrumuza paralel olarak çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir, inanın!

                                                                                                          Serendip Altındal



17 Eylül 2012 Pazartesi

CAHİLLER KERVANININ KILAVUZ EŞEKLERİ..


                        Binmişiz de bir delinin dingiline
                        Düşüyoruz birlikte zaman tüneline
                        Salmışız da evlatlarımızı
                        Fesadın rahle i tedrisatına
                        Dönüyoruz giderek
                        Mollanın ağılında koyuna

            Hey gidi koca İnönü! Kafasında birkaç tilkinin birbirini görmeden dolaştığı söylenmiş, kendisi ufak ama aslı koca bir dev olan, ileri görüşlü, insan sarrafı yüce Atatürk’ün de favorisi ve emperyalist düvelin Lozan’da baş edemediği, hani o mübarek küçük dev adam. Adamcağız bizden hayır duası istemiş bugün yine anlaşılan. Allah senden razı olsun, nur içinde yat aziz insan. Bütün akil insanlar gibi her düşündüğünü söylemeyen, az ve öz konuşan ama söylediğinin de sapına kadar arkasında duran – ki adını alan tarihi zaferleri ve Lozan’dan bu yana harbi siyasi yaşamı bunun teyididir – İnönü’nün, çok partili sisteme geçme kararı aldığında, aklından geçenleri bilebilmemize ne yazık ki artık imkân yok.
            Nitekim CHP’nin bünyesinden sapan ve aslında yoz bir türevi olan, giderekte, tıpkı Hz. Muhammed İmametinden saptırılan İslam gibi, Kemalizm’den de, şerefsiz Amerikalı iblisin yatına, zengin arabasına binen fakir mahalle kızı gibi binerek yoldan sapan ya da baştan çıkartılan DP’nin, bence en büyük günahı, Anadolu aydın fabrikaları olan Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Bunda ki ana etken’in, aydın düşmanı toprak ağalarının ki Menderes de onlardan biriydi, bağnaz ve sinsi ticaret erbabı eşrafın, fesat yuvası dergâhlar, cemaatler ve tekkelerin, hoca kisveli bağnaz cahillerin, din simsarı ucuz siyasilerin olduğu bilinse de, hiç şüphesiz karar mercii olan ve bu asosyal güruhların temsilciliğini üstlenen DP ye çıkarılacaktı fatura doğal olarak.
            O dönem de TBMM’nin irticaya, Atatürk kilidiyle sımsıkı kapalı duran kapısını aralamakla, Amerikan iblisinin kucağına ülkeyi oturtup, Kemalist ilkeleri ve kitaplarını kenara atarak, çakma Amerikan sömürge eğitimini(!) temel alınca da, kaçınılmaz olarak affedilemezler tarihinde yerlerini almışlardır hiç kuşkusuz. Bana göre bugünkü 4+4+4 parodisinin de tek sorumlusudurlar aslında. Ne var ki açtıkları yoldan fütursuzca ilerleyen bugünkü AKP’ye baktığımızda, hele Başbakanlarıyla da mukayese ettiğimizde, Menderesin idamı çok ağır kalmıştır diye düşünüyorum. Bu idam gününde, Tanrı günahlarını affetsin diyerek, kendisini bizde anmış olalım böylece.
            Aslında mademki bir Cemal Gürsel devrimi(?) olacaktı, o zaman DP’nin geride kalan bütün sinsi ve yeraltına gizlenen parazitleriyle birlikte, sömürgeci teslimiyeti de tasfiye edilmeliydi yüce Atatürk’ün Cumhuriyetinden ki, buna devrim veya en azından revizyon diyebilelim. Hem böylelikle, bugünleri de yaşamamış ve bir AKP ile de asla tanışmamış olurduk. DP on yıllık icraatının sonunda, tıpkı bugünkü AKP gibi, gül bahçesinde feodal bir ısırgan otu gibi kalmıştı. Ve çok iyi bilindiği üzere de, irticaya kapı açmak demek, aslında sömürgeci ümmeti olmak demek değilmidir(?).
            Kendi adıma içlerinde en fazla yüreğimi sızlatan, rahmetli Fatin Rüştü Zorludur. Keşke bugün de o mental de, kültür ve ahlâk seviyesinde bir bakanımız olsaydı. Hele de bugünkü çakma hariciye nazırının(!) yerine, hatta CHP’nin de bünyesine, yakışırdı doğrusu. Ne var ki rahmetli Zorlunun bu AKP hükümetinde görev alacağına asla inanmazdım. Bu da DP lehine, AKP ile arasında ki açık farkı ortaya koyuyor sanıyorum. Şayet 27 Mayıs’ın, aslında olması gereken bir devrim olmadığını kabul ediyorsak ki öyle de olmuştur maalesef. Bu bağlamda da o adamların boşuna harcandıklarını kabul etmek zorunda kalırız o zaman. Çünkü neticede sakat beygir aynı kalmış ama jokey değiştirilmiştir.
            Bu resmi heyulamızdan çıkartıp önümüze koyunca da, rahmetli İnönü’nün, kendisinden sonra, hem de kendi içlerinden gelenlerin dahi, yüce Atatürk’ün koca Cumhuriyet Çınarını, çok partili demokrasi baltasıyla(!) böyle zedeleyerek yola çıkacaklarını bilseydi, en az kendi sonuna kadar sistemi muhafaza ederdi gibi gelmiştir hep bana.

            Sonrası ise kendiliğinden oluştu ve hep birlikte bugünkü kaotik ortamın içinde buluverdik birdenbire kendimizi. Şimdi de neden diye aptallar gibi sorguluyoruz. Oysa nedeni apaçık, ‘Köy Enstitüleri’ gerçeğiyle ortada ve gözümüze de bağırta bağırta parmağını sokmuyor mu? Böylece çoğunluğu teşkil eden kırsal insanlarımız ümmi bırakılarak(!) bir zamanların, tarlada bile Aristoları, İbn i Sinaları okuyan entelektüel Köy Enstitülü seçmenleri, bugünün cahil, torbacı sıçmanları haline böyle dönüştürülmediler mi?
            Aslında hepsi de kendi adlarına birer sömürgeci uşağı olan güruhların yanında ve aynı bağlamda, ezoterik kurgusallarıyla, cahil kalan kafaları daha da bir karıştırıp, sözde aydın(!) kimliğini ülkede monopol haline getirerek, bilimsellik yaftasıyla aslında emperyalist uşaklığı yapan, Mason derneklerinin sinsi politikaları da, bütün bu yozlaşmanın ve temelinde yatan uluslararası sömürünün nedenleridir.
            Buna itirazı olanlara bir soru soralım o zaman. Atatürkçü ve milli birlikçi olduğunu iddia eden her devrin adamı Masonlar, Atatürkçü ve ahde vefa sahibi, asker sivil bütün vatan evlatları adalet ararken, neden seslerini çıkartmıyorlar. Oysa bu ülkenin altın yumurtlayan tavuklarına sahip her kümesinde pay ve söz sahibi oldukları halde. Ve neden bizimkilerin yanına kendi ağırlıklarını da koymuyorlar acaba? Şimdi bütün bu ansız ve vatansızlar beraberce, müsait yerlerine ne kadar kına yaksalar azdır. Bu bağlamda kimse de, yalan yanlış belgelerle tevil yaratmaya kalkmasın artık. Hele de dünyevi gerçeğimiz karşımızda, aşırı şişirilmiş ve başımıza çarpmaya hazır koskoca su kabağı gibi ortada sırıtıp duruyorken.

            Yukarda, yüce Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyetimizin aydın yuvaları olan Köy Enstitülerinin başına getirilenleri, nedenleriyle küçük yazımıza sığdırmaya çalıştık. Bu konu kendi adıma her aklıma geldiğinde seve seve vakit ayırdığım ve beni ziyadesiyle duygulandıran bir temadır da aynı zamanda. Ne var ki böyle 3-5 satırla bu acıtan gerçekler ifade edilemez.
            Tefekkür yolunda giderek erozyona uğratılmakta ve milli varlığından soyutlanmakta olan toplumumuz, sanki bütün sorunları bitmiş gibi şimdi de, dörtlü bir garaip eğitim kamburuyla(!) yüklenmektedir.  Bu sisteme 4+4+4 demek, bana fazlasıyla itici geliyor, isterseniz buna dört dörtlük mütefekkir eğitimi(!) diyelim. Öyle ya bu sistem, nasıl olsa her biri patent sahibi ve bizi Atatürk döneminde ki, Türk Ekonomi Mucizesinin de üstünden atlatacak(!) dünya çapında bilim adamları(!) ve yeni aydınlar(!) – ki aslı çağcıl sömürge ümmeti - yetiştireceğine göre, sizce de bu başlığı hak etmiyor mu(?)

            § Burada bir not daha düşmek gerekirse: Son günlerde yabancı ajanların yolgeçen hanına döndüğü söylenen Güneydoğu hudutlarımızın durumu, aslında yeni bir şey değil. Ne var ki Amerikanın kontrolü elinde tuttuğu, güçlü olduğu dönemlerde, CIA bu kadar ayağa düşmemişti. Sessiz sedasız işini yapıp yeni bir sahnede rol alıncaya kadar da kimsenin ruhu bile duymadan erketeye yatardı. Şimdi ise, Yahudi ajanlarından bile ulu orta yardım dilendiklerine bakılırsa, panik içinde oldukları, kafalarının da iyice karışık olduğu, çünkü Okyanus ötesinde ki büyük patronun da artık kapütüle etmesine çeyrek kaldığı anlaşılıyor. Yoksa acınacak durumlara düşüp, rezil olacağının o da farkında anlaşılan. Ve akıllı davranıp her şeye sahip olamayacağını, her şeyini birden kaybetmektense de, koparabildiği ile iktifa etmesi gerektiğini nihayet anlamış gibi görünüyor.

                                                                                              Serendip Altındal