Küreselcilik, ABD ve İngiltere’nin
ortak yenidünya patronluğundan başka bir şey değildir aslında. Pekiyi neden
yalnız ABD değilde, ABD+İngiltere, çünkü ABD’nin atası İngiltere’dir, Bakmayın
siz Amerikalının bağımsızlık hezeyanlarına, bırakın o kadar da ahde vefa(!)
olsun adamcıklarda! Neticede aynı teknenin içindedirler, birbirlerinin tasından
yiyip içerler, kimin eli kimin cebinde belli de değildir onlarda. Ayrıca adı
geçen gizli dünya devleti enigması’nın da arkasında esasen bir eli Vatikan’da,
İngiltere’de olan ve diğer eliyle de aynı hızla ABD yi de idare eden, Siyonist
Yahudilerin (Rockefeller, Soros vb. gibi) parmağı vardır.
Neden her ince gizem(!) altından bir
Yahudi parmağı çıkar, hiç düşündünüz mü? Çünkü Yahudi de tek tanrıya inanır ama
seçilmiş(!) (ne demekse) olduğu için bu tanrı kendisine özeldir ve onu kimseyle
de paylaşmaz. Diğerleri benimsediği için, Yahudi olduğu halde İsa’yı bile
dışlamıştır bu yüzden. İşte işin özü Yahudi’nin bu evrensel hastalığında yatar.
Yani işin sırrını Yahudinin üstün(!) ırkında değil ama megalomanisinde aramak
gerekir. Yahudiyi kurtarmak içinse, önce kendisinden azat etmek
lazımdır.
Kökü Illuminati’ye dayanan CFR’nin
başkanının David Rockefeller olduğu ama gerçek güçlerinin taraftar kazanmak
adına, aslından çok fazla abartıldığı da biliniyor. Yani siz siz olun tufaya
gelmeyin. Bırakın onların balonu, toplu iğnenin ucuyla buluşuncaya kadar şişmeye
devam etsin.
İşte bu Dünya Devleti(!)’nin patronu
olduğunu iddia eden bir takım ahı gitmiş vah ı kalmış istavroz manyağı yamuklar,
gelişme yolunda ki çevre devletlerden ki biz de bunların içindeyiz, başlamak
üzere yedi düvele, muhteşem(!) ‘Küreselcilik doğmalarını’ pompalamaya
başladılar. Bu bağlamda bizde olduğu gibi bu ülkelerde de önce ‘besleme
iktidarlar’ oluşturarak sistemlerine bağlı kuklalar yarattılar, bizde zemin, sağ
olsun(!) gidenler yüzünden, daha önceden hazır olduğu için bu iş kolay oldu.
Ne var ki, memorandum da da
belirtildiği gibi, bizim dünya jeopolitiğinde çok önemli ve özel bir yerimiz
vardır. Ve bunu atlamak kimse için, hiç de sağlıklı olmaz. Çünkü çok iyi
bilirler ki, Anadolu’yu tutan yarı dünyayı da tutuyor demektir. Osmanlı da bu
yüzden 600 yıldır OSMANLI olmadımıydı mı zaten. Akıllı olsunlar da Anadoluyla
uğraşmasınlar. Bıraksınlar da ‘YURTTA SULH CİHANDA SULH’ yaşasın. Bu herkes için
iyi olandır.
Başka yerlerde mesela Orta Doğuda,
oligarşik nedenlerden dolayı daha farklı esintiler gerekiyordu – Arap Baharı
gibi – bunlar da sağlandı. Sanal ‘Demokratik Açılımlarla’ ekilecek tohuma uygun
tabanlar oluşturuldu, bizim Güneydoğu da olduğu gibi, bir takım sanal
‘Kürtçülük’ ya da her ne mene içinse, boylarından büyük laflar eden küçük
adamlar çıkarak, yöresel otonomiler istemeye ama prensipte ayrımcılık yapmaya
başladılar.
Küreselleşme adına büyük şehirlere
göçler başlatıldı. Köylüler büyük şehirlerin alt yapısız varoşlarında yükselen,
çakma gökdelenlerde oturmaya başladılar. Sanayi milli olmaktan çıkarıldı,
ithalat sanayine dönüştürüldü. Kuklalar hükümetinin, dolayısıyla gayri milli
olacağını ve ülkesinin dış dünyada saygınlığını bitireceğini, bunlara ilave
etmeye bile gerek yoktur. Tarımcılığı ve hayvancılığı bitirdiler. Ekmeğin bile
yapılmasına neredeyse gerek olmadığını, nasıl olsa un gibi onun da dışarıdan,
daha bile ucuza ithal edilebileceğini topluma empoze(!) etmeye başladılar.
Çapraz ihale, yandaş basın ve hukuk,
devlet eliyle vergi adı altında haraç alma, talan, kitaba uydurulmuş her biçimde
soygun marifetlerinin, kadroculuğun ayyuka çıktığı kapkara bir dönem, halkların
kâbusu haline dönüştürüldü. Aydınlar ve ülkenin temeli direği olan milli ordu
etkisizleştirilerek, öze bağlı nitelikli kumandanları tutuklandı. Kendilerini
desteklemeyen ya da yandaş olmayan vatandaşların karalanması, bilgisayar
tuşlarına dokunma becerisi haline getirildi.
Kimsenin gık çıkaramadığı korku
devleti ambiyansını, şiar edindiler. Ki bu durum diktatörlüğü de aşıyor. Çünkü
diktatörlük tek başlıdır. Bizdekininse birisi içerde, gerisi dışarıda,
içerdekinin hiyerarşik olarak en altta yani Pensilvanya İmamının bile altında
olduğu, üstlerinde ise yukarıda adı geçen Yahudilerin ve Washington’daki bazı
bürokratların oturduğu çok başlı bir diktatörlük olduğu kendiliğinden
anlaşılıyor.
Bu durumsa, silahsız bir siyasi
işgal altında olduğumuzu belgeliyor. Ayrıca vatandaşlar telefonla bile
birbirleriyle konuşamaz hale getirildiler. Öz kaynaklarımız çoktan satıldı da,
öz topraklarımız bile müşteri bekler hale getirildi falan, filan. Ve biz hala
oturmuş memorandumlardan bahsediyoruz.
Ah sevgili Atatürk, ne de doğru
tespit etmiştin, ‘Orak kılıcı yener’ diye, bak şimdi ikisine de gerek yok diyor
bizi içimizden satan aymazlar. Çünkü başarılı olmuştuk sayende ve birileri bunu
bir türlü hazmedemiyor işte. Devletin efendisi dediğin ve ‘Türk Devrimi’
meşalesinin çakmağı olan köylün ki, yedi düvelin bile karnını doyurabilecekken,
kendi ailesinin karnını dahi doyuramaz hale getirildi bugün. Toplumsa bireysel
hayat ürünleri için bile ithalata muhtaç hale getirildi. Enteresandır ama bunu
ona yapan aynı aymaz ve utanmaz kafalar, diğer taraftan bağımsız(!) olduklarını,
Cumhuriyet tarihinin kalkınma rekorlarını(!) kırdıklarını da zırvalıyorlar ne
hikmetse. Algılama özürlü oldukları için de, borçlanma ile kalkınmayı birbirine
karıştırtırmış olmalılar herhalde(!)
Oysa unutuyorlar veya muhtemelen
okuma bilmedikleri için de okuyamamış olmalılar ki, Osmanlının son 300 yılında
birikmiş kapitülasyon borçlarını, Türk Devrimi’nin ve Cumhuriyetin, başlarda ki,
dünyanın ‘Türk Mucizesi’ olarak anımsadığı yıllarında İnönü (1945), ancak
sıfırlayabilmişti. Bunların, daha şimdiden Türk Ulusuna taktığı ve gidinceye
kadar da daha takacağı borcu kim, nasıl ve ne zaman bitirebilecektir acaba?
Bırakın ‘Türk Mucizesinin’ 10-15 seneciğini, acaba toplam borç 100 yıl da
ödenebilecek mi?
Şimdi işin büyük lokmasına, taban ve
tavan’ın arasında ki, Ulusların, Milletlerin kökü, ana nedeni ve çoğunluğu olan,
özüne sadık, ahde vefa sahibi ama henüz ele geçiremedikleri, bu nedenle de
uykularını kaçıran ‘HALKLARA’ yani bizlere geldi sıra. Şimdi bize son ayarlarını
da çekip, hepimizi ketenpereye getirerek sahneyi, ‘Dünya Devleti’ adına bağlamak
ve perdeyi de indirmek istiyorlar artık. İşte şimdi, tam da bu noktada, bir kere
daha şapkalarımızı önümüze koyup ADAM gibi düşünmemiz ve aşağıda ki soruları
kendimize sormamız gerekiyor.
Rahmetli
yüce önder bütün bu olabileceklere 88 yıl kadar önce işaret etti mi etmedi mi?
ADAM KALABİLMEK İÇİN, ÖNCE ADAM
OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ
bize öğretti mi öğretmedi mi? Ve biz ADAM OLABİLDİK Mİ? Yoksa OLAMADIK
MI?
Serendip
Altındal
CFR
MUHTIRASI
AKP'nin kuruluş
sürecinde Tayyip Erdoğan'a ABD'den
gönderilen gizli bir belge, bir memorandum vardı ve bu gizli belgeyi, 3 Kasım
2002 seçimlerden önce, 26 Ağustos 2001 tarihli Büyük Kurultayda 16.
Sayfadaki 'Yazıt' sütununda 'Mr. Tayyip Erdoğan'ı ürperten
belge' başlıklı yazıda kamuoyuna açıkladık. Erdoğan konuyla ilgili en küçük bir
açıklama bile yapmadı! Memorandum belgesini ele geçirdiğimiz zaman,Erdoğan'ın ne cevap verdiğini
öğrenmeye çalıştık. Cevabı AKP'nin program ve tüzüğünde bulduk! AKP'nin Genel
Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisine
gönderilen memorandumda belirtilen küreselleşmenin şehir ve devletleri planına
uyacağını, parti programında ortaya koydu. Dünyayı yönetmeye soyunmuş elit,
millî devletleri parçalamak istiyordu. Bunun için şehirleşme adı altında eski
Yunan tarzı şehir devletleri modelini gündeme getiriyorlardı. Tayyip Erdoğan'a söylenen, bu politikaya
uyması hâlinde, destek göreceğiydi. Erdoğan da küreselleşmenin şehir devletleri
planını, parti programı hâline getiriyordu. Recep Tayyip Erdoğan'a New York'tan
gönderilen memorandumda belirtilen Türkiye'nin şehir devletlerine ayrılması
plânı, AKP Program ve Tüzüğüne hemen hemen aynı ifadelerle
geçiriliyordu. Bakallı adlı lobi
şirketi vasıtasıyla Erdoğan'a New York'tan gönderilen memorandumda 'Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî
hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır.
Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz
ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız...” deniliyordu... Şirket,
ABD’nin eski Türkiye Büyükelçilerinden Abramoviç tarafından yönlendiriliyordu.
Abramoviç ise CFR üyesiydi. Memorandumdaki dünya, hangi dünyadır, o belli değil
ama bunu, küreselleşme politikalarını ABD vasıtasıyla bütün dünyaya dayatan güç
merkezi olarak değerlendirmek gerekir.
MEMORANDUM
To: Mr. Recep
Tayyip Erdogan
From: Ms. Ayla Bakkalli
Date: July 2,
2001
Subject: Globalization: Is Turkish politics part of the “solution”
or part of the “problem”?
cc: Mr. Muammer Saka and Mr. Süleyman
Kaya
Since our last acquaintance one year and half ago in Istanbul
arranged by your respected supporters, Mr. Muammer Saka and Mr. Süleyman Kaya,
our continual professional dialogue has brought this memorandum to your
desk.
As you may recollect, I hold a membership status with the Committee for
Human Settlement. It is a committee that holds a consultative status with the
United nations that monitors collectively the implementation of commitments set
forth in the Habitat Agenda and Agenda 21 of the Conferenge on the Environment
and Development. It promotes the provisions of adequate shelter for and
sustainable human settlements development in an urbanizing world. We were also the host committee for the Istanbul plus 5 HABITAT
Conference, June 6-8, 2001
in New York City and as the spokeswoman on good
governance, I discussed of your leadership during your term as Mayor of Istanbul
in addressing the squatter dwellers issue in the greater Istanbul area. I
am also president of my own private company defined as an emerging market real
estate strategic consultant firm represeting public and private partnerships
between United States/Canada and Turkey. I construct the private sector role in
mitigating the issues on human settlement with the public sector and provide
strategic solutions and link between Turkey and International community,
conforming along the lines of United Nations/International and National
standars.
As Turkey finds itself sizx months into the 21st century, its
realization of a globally inter-related and inter-dependent world has shown
Ankara that conventional solutions to Turkey’s problems are no longer viable or
acceptable. As the world becomes more globally inter-dependent, a consensus
emerged that stability without an institutionalized democracy system is not
possible. Democratic rule at the grassroots level is essential in overcoming
poverty in devoloping/transitional economies. The correlation between growing
desire for democracy and the role of decentralization of governments, first to
improve mobilization of resources and secondly, to empower local governments
administer their own affairs can release central government from local concerns.
The need to develop new mechanisms to deal with the effect of the globalization
process that is bringing forth new concepts to Ankara, who by the way is
simultaneously trying to understand and undermine this process finds it
difficult to define a vision for its people.
Ankara is coming to the
realization that it cannot survive on its own needs. Globalization does not
allow any nation to be an island. An integrated relationship calls for many
actors, the participation of civic society organizations, communities, private
sector, local authorities and national governments all need to participate in
designing solutions where national laws regulations and standards block their
path. These reforms require bottom up dynamic approach. Both in devoloping and
devoloped countries experience is showing the top-down approach imposed by
national and local authorities have failed. Team work/partnerships have
succeeded where democratic processes have succeeded.
Turkey the world
community but fails to fully comprehend the substantive changes it must undergo
before it can assume a leadership role. Turkey’s challenges faced by corruption,
weak administration, inefficient government, environmental decay, poverty,
inequalty, injustice, lack of inclusiveness of all sectors within its society
must produce concrete solutions before it can even think of taking a leadership
role.
It is ironic that international institutions have placed form to
Turkish citizens a platform in which to raise their grievance within a
democratic environment. The prospects of Turkey obtaining a European Union
accession gave a Turkey citizens an autlet and an alternative to seek rights of
redress where Turkish constituents did not trust their own judicial system.
Turkish citizens taking advantage of this international exposure filed over
2,000 cases against Ankara.
The political representative
who has the leadership ability and capability to communicate the inter-relation
between globalization and democracy will not only gain natioanal constituent
support for being progressive and forward looking but also gain acceptance by
the powerful international community which has been playing a key role in
assisting Turkey with its consistent political and financial
crisis.
Turkey blessed with a geo-strategic location affords it
political and financial support from the international community. Ankara must be
cautious so as not develop a dependent policy and assume that because of its
strategic importance a Washingtonian foreign policy will accord Turkey the time,
attention and expertise warranted by its intrinsic impotance. One cannot be
always certain that the American oficials within US government have the
requisite experience, knowledge and grit to completely understand Turkey’s
complicadet status.
To with, for the last quarter century Turkey was placed
at the US State Department under European (EUR) bureau of the State Department;
before that it was in the Near Eastern (NEA) bureau. The core Turkey issues in
the State Department have traditionally been related to NATO or the former
Soviet Union case of EUR or the Arab-Israeli conflict in the case of NEA. This
is reflective of Turkey’s lack of a sophisticated foreign policy failing to
devolop the depth of professional cadre to deal with Turkey’s geographical
paradigm - Western and Eastern. European and Asian (and Middle Eastern as well).
Muslim and secular. Democratic and authoritarian. Market oriented and
statist.
Ankara’s sole effort to get on the same page as the EU has neglected
a well defined foreign policy for the Turkish nation. It is Turkey alone who
must realize its own potential and not rely on “other” country’s foreign policy
to define Turkey’s interest. Only Turkey can know and understand its own
“personality”. Turkey must devolop Turkey. Turkey is new on the international
foreign scene. It needs to develop a highly sophisticated communicative ability
to explain its needs and issues within a Turkish context and not rely on other
country’s foreign policy to understand Turkey, because it really does
not!
The increasing challenge for devoloping economies lay in its ability in
narrowing the gap between rich and poor which is expected to widen as
globalization creates knowledge based industries. The inability to catch up will
be the biggest hurdle facing upcoming Turkish leaders. Therefore, it is beholden
on Ankara to understand the necessity of globalization regardless of whether the
real sector wants it or not. It must adapt to the rules of the world not “cherry
pick” the rules it wants to implement and reject when it does not suit its own
agenda.
Another world for globaliziation is urbanization, which go hand in
hand. Nowhere before has the human civilization lived in such close proximity to
one other as they are in urban conglomeration. These urban trends are having an
unprecedented effect on cities and towns. It is clear that globalization has
exacerbated the problems on human settlements in cities, towns and villages in
devoloping countries. Governments are entering un-chartered territory where
experiences and lessons from the past will not apply to the present and the
present will no longer apply to the future.
The challenges
facing urban centers are overcrowding, poverty disease, inefficient system of
mınicipal finance, lack of service delivery resulting in ineguality and increase
in crime will broaden the definition of poverty not just to include the lack of
material wealth but also lack of personal security and feeling of powerlessness
if use of urban areas are not efficiently managed.
The increasing
importance of cities and the increasing role of local governments should provide
a strong mativation for Ankara to develop a new urban strategy to launch a more
comprehensive approach on urban issues. An example in point is the volatile
issue on eviction of squatter dwellers in urban areas throughout cities in
Turkey. The cause of unequal land distribution and inability of Ankara in
addressing fast growth of urbanization have led to large-scale displacement of
people who have put up “tent” without securing title to land. The Ottoman Law of
1858, entitle any citizen to claim unused State land and occupy it for as long
as they used it. Naturally when migrants from rral areas
arrived in big cities, thet did not consider they where acting outside the law
by applying a traditional approach, though the local authorities have failed to
implement an urban policy to take into consideration a historical precedence
that has not been repealed thus claim holders may carry a degree of legitimacy.
Needless to say, these issues are highly complex require flexible and
elastic policies from the central government in creating acts which pass
autonomy to local governments and decentralize national government functions to
the local level.
The recent crisis in Turkey has profoundly galvanized the
political and economic and social process in Turkey. Ankara became overwhelmed
with the avalanche of issues that it had to confront. Its lack of knowledge and
political will proved to be the major obstacle in resolving its house issues. It
is worth noting that political success today will depend largely on the leaders
ability to link knowledge and technology between its cities and local
authorities, national governments, civil society, academia, research
institutions, media and its private sector.
Knowledge has become the world
production asset and is a key factor in becoming globally competitive and
alleviating poverty. Not only access to knowledge is reguired, so are the
opportunities to produce knowledge that is considered a highly expensive raw
material requiring high degree of education among a country’s residence
population. The extreme lack of investment in research and development by
Turkey’s private and public sectors has stifled its ability to apply effective
knowledge during its conflict and crises situations. Nowhere has it been so
evident as the recent several crises experienced by Turkey. The biggest hurdle
facing upcoming leaders in developing economies is the ability to create,
manage, disseminate and share knowledge with all sectors of its society.
The
world is now asking governments to deliver on the promises made to the
international public as well as to their own public. The “stick” is
international censure and the “carrot” is legitimacy and respect.
Mr. Saka
and Mr. Kaya and I appreciate very much the attention that you will give to this
memorandum.
With Respect,
Ayla Bakkalli, President of Bakali
Corp.
445 Park Avenue
Suite 1040
New York City, New
York 10022
E-mail: Ayve@Candide.net
Phone:
917-886-9105
Fax; 917-322-2105 Muhtıranın tam Türkçe
metni:
MEMORANDUM
KİME:
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
KİMDEN:
Sayın Ayla BAKKALLI
TARİH:
02 Temmuz 2001
KONU:
Küreselleşme: Türkiye'de politika, "çözümün" mü,
yoksa "sorunun"mu bir parçası?
CC:
Sayın Muammer SAKA
Sayın Süleyman KAYA
Saygıdeğer
destekçileriniz Sayın Muammer SAKA ve Sayın Süleyman Kaya tarafından, 1,5 yıl
kadar önce İstanbul'da tertiplenen kısa tanışıklığımız ile başlayan ve devam
eden profesyonel diyalogumuz sonucu, iş bu memorandumu masanıza
getirdi.
Hatırlayacağınız
gibi, ben insan Yerleşim Komitesi üyesiyim.! Bu komite,
Birleşmiş Milletlere danışmanlık yapar, bu da Çevre ve Gelişme Konferansının 21
No. Gündemi ve Habitat gündemindeki taahhütlerin yerine getirilmesini genel
olarak denetlemektedir. Bu kuruluşun, şehirleşen bir dünyada, yeterli barınma ve
desteklenebilen insan yerleşimlerini iyileştirme işleri vardır. Biz, aynı
zamanda 6-8 Haziran 2001 de Newyork'da toplanan İstanbul X 5. HABİTAT
konferansına ev sahipliği yapan komite idik; ben de "iyi yönetim konusundaki
konuşmacı olarak, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminizde, İstanbul
bölgesindeki gecekondu yerleşimi konusundaki yaklaşımınızı ve liderliğinizi dile
getirdim. Ben ayrıca, ABD, Kanada ve Türkiye arasında kurulan kamu ve özel
ortaklıklar için, bu ortaklıklara; "yükselen pazarlar stratejik emlak
danışmanlığı' hizmeti veren bir firmanın da başkanıyım. İnsan yerleşimi
konusunda, kamu sektörünün yükünü hafifleten özel sektör rolünü biçimlendiriyor,
Türkiye ile uluslararası toplum arasında; B.M. / Uluslararası ve Ulusal
Standartlara uygun olarak stratejik çözümler ve bağlantılar
sağlıyorum.
Türkiye'de.
21.YY'a girmeye 6 ay kala, Ankara'nın, küresel olarak karşılıklı bağlantılı ve
karşılıklı-bağımlı bir dünyayı algılaması sonucu, Türkiye'nin sorunlarının
konvansiyonel yollarla çözümü artık geçerli ve kabul edilebilir olmadığı
anlaşılmıştır. Dünya, küresel olarak gittikçe daha çok karşılıklı-bağımlı hale
geldikçe, kurumlaşmış bir demokratik sistem olmadan, istikrar olamayacağına dair
bir fikir birliği (consensus) oluştu. Gelişmekte olan / geçiş dönemindeki
ekonomilerde, fakirliği yenebilmek için temelde demokratik yönetim esastır.
Demokrasi için artan istek ve hükümetlerin merkezi yapıdan uzaklaşması
arasındaki ilişki; ilk olarak kaynakların harekete geçirilmesi ve ikinci olarak
yerel yönetimlerin kendi meselelerini kendilerinin yönetmesi açısından
güçlendirilmeleri ile, merkezi hükümeti yerel
endişelerden kurtarabilir. Ankara'ya yeni konseptler sunan küreselleşme
sürecinin etkileri ile başa çıkabilmek için geliştirilmesi gereken yeni
mekanizmalara duyulan ihtiyaç yanında, Ankara; bu süreci aynı anda hem anlamaya
çalışıp hem de dinamitlediği için, halkına bir vizyon
vermekte zorlanmaktadır.
Ankara,
sadece kendi ihtiyaçları üzerine bina ettiği bir şekilde ayakta kalamayacağını
fark etmeye başlamaktadır. Küreselleşme, hiçbir ülkenin bir «ada» olmasına izin
yermez. Entegre bir
ilişkide bir çok aktöre, sivil toplum örgütlerine,
topluluklara, özel sektöre, yerel otoritelere ve milli hükümetlere, bunların
hepsine; milli yasa, mevzuat ve standartların yollarını tıkamasına karşı
birlikte çözüm oluşturacakları bir işbirliği içinde yer almalarına ihtiyaç
vardır. Bu reformlar, tabandan yukarı doğru dinamik bir yaklaşım gerektirirler.
Hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerin tecrübeleri, milli ve yerel
otoriteler tarafından yukarıdan aşağı empoze edilen
yaklaşımın başarısızlığa uğradığını göstermiştir. Demokratik süreçlerin başarılı
olduğu yerde takım çalışması / ortaklık da başarıya
ulaşmıştır.
Türkiye
gerçekten global bir oyuncu olmayı arzu etmekte ve
dünya toplumu içinde daha büyük bir rol istemekte, ancak lider bir role sahip
olmak için geçirmesi gerekli köklü değişiklikleri bütünüyle anlamakta başarısız
olmaktadır. Türkiye, bir liderlik rolünü düşünmek için bile, önce karşı karşıya
olduğu çürümüşlük, zayıf yönetim, etkisiz hükümet, çevresel bozulma, fakirlik,
eşitsizlik, adaletsizlik, toplumdaki bütün sektörlerin katılımı gibi konularda
somut çözümler üretmek zorundadır.
Uluslararası
kurumların Türk vatandaşlarına, demokratik bir ortamda şikayetlerini dile getirmek için bir platform sunması,
kaderin garip bir cilvesidir. Türkiye'nin AB adaylığı, Türk vatandaşlarına,
kendi adalet sistemlerine güvenmedikleri bir ortamda bir çıkış yolu, bir
alternatif vermektedir. Bu uluslararası avantajı kullanan Türk vatandaşları,
Ankara aleyhine 2000'in üzerinde dava açmışlardır.
Liderlik
yeteneği ve küreselleşme ile demokrasi ilişkilerini yürütebilme kapasitesi olan
bir siyasi temsilci, yapıcı ve ileri görüşlü oluşu dolayısıyla, yalnız milli
düzeyde seçmen desteğini almakla kalmayacak, Türkiye'ye yaşadığı politik ve mali
krizde destek olan güçlü uluslar arası topluluğunca da kabul
görecektir.
Türkiye,
Allah'ın lütfü olan jeostratejik konumu ile, uluslar
arası toplumdan politik ve mali destek almaktadır. Ankara, bağımlı bir politika
oluşturmamak ve stratejik öneminden dolayı, Türkiye'ye gerçekten var olan değeri
nedeniyle Washington merkezli bir dış politikanın, kendisine her zaman gereken
vakit, dikkat ve deneyimi sunacağına dair bir inanca kendini kaptırmamak
hususunda dikkatli olmalıdır. Amerikan hükümeti görevlilerinin, her zaman
Türkiye'nin karmaşık durumunu tam olarak anlayacak düzeyde deneyim, bilgi ve
cesarete sahip olacaklarından her zaman emin olunamaz.
Son 25
yıldır Türkiye, ABD Dışişleri Bakanlığında Avrupa masası (EUR) bünyesinde; daha
önce Yakın Doğu masasındaydı (NEA). Türkiye ile ilgili temel meseleler,
geleneksel olarak, EUR kapsamında NATO ve SSCB ile; NEA
kapsamında ise Arap-İsrail anlaşmazlığı çerçevesindeydi. Bu da şunu
yansıtmaktadır: Türkiye, Coğrafi paradigması
olan Doğu-Batı, Avrupalı - Asyalı (ve aynı zamanda Orta Doğulu), Müslüman ve
Laik, Demokratik ve Otoriter, Pazar ekonomisine dönük ve Devletçi ikilemleri ile
baş edebilecek derinlemesine tertipli profesyonel bir kadroyu geliştirmekte ve
dolayısıyla sofistike / girift bir dış politika
oluşturmakta başarısız olmuştur.
AB,
Türk milleti için iyi tanımlanmış bir dış politikayı ihmal ettiğinden,
Ankara'nın tek gayreti, AB ile aynı safta olmak ve görünmektir. Kendi
potansiyelini anlamak ve Türkiye'nin çıkarları için diğer ülkelerin dış
politikalarına dayanmamak ve güvenmemek gereğinin farkına varmak, sadece
Türkiye'nin sorumluluğudur. Kendi kimlik ve kişiliğini yalnız Türkiye bilebilir
ve anlayabilir. Türkiye, Türkiye'yi geliştirmek durumundadır. Türkiye, uluslar
arası sahnede daha yenidir. İhtiyaçlarını ve meselelerini bir "Türk" içeriği ile
anlatmak için oldukça yüksek derecede girift bir iletişim yeteneği geliştirmek
ve Türkiye'yi anlamaları için diğer devletlerin dış politikalarına bel
bağlamamak durumundadır, çünkü gerçekten anlayamazlar da!
Gelişmekte
olan ekonomilerin artan orandaki riski, fakir ile zengin arasındaki farkı
daraltabilme kabiliyetine bağlıdır. Bu farkın, küreselleşme olgusunun, bilgi
tabanlı endüstrileri yaratması dolayısıyla açılması beklenmektedir. Arayı
kapatamamak, gelecekteki Türk Liderlerin karşı karşıya kalabilecekleri en büyük
engel olacaktır. Bu nedenle, Ankara'nın, reel sektör istese de istemese de,
küreselleşmenin gerekliliğini anlaması şarttır. Bu konuda dünyada geçerli
kurallara uyum sağlaması, uygulamak istediği kuralları seçip, kendi gündemine
uymayanları reddetmesinin mümkün olmadığını anlaması gerekir.
Küreselleşmenin
bir' diğer adı da şehirleşmedir, bu kavramlar el ele
giderler. Medeniyet,
bundan önce, bugünkü kadar, şehirlerdeki farklı unsurların böylesine bir arada
yaşamak zorunda kaldıkları bir durum hiç yaşamadı. Bu şehirleşme eğilimi, mevcut
şehir ve kasabalar üzerinde, önceden kestirilmeyen etkiler yaratmaktadır. Açıkça
görülmektedir ki, küreselleşme; gelişmekte olan ülkelerdeki şehirler, kasabalar
ve köylerdeki insan yerleşim sorunlarını şiddetlendirmiştir. Hükümetler,
geçmişteki edinilen tecrübe ve alınan derslerin bugüne uygulanamadığı, bu
günkülerin de artık geleceğe de uygulanamayacağı bilinmeyen bir alana
girmektedirler.
Şehirleşme
merkezlerini bekleyen sorunların; aşırı kalabalıklaşma, fakirlik hastalıkları,
belediye mali yatırımlarının yetersiz kalışı, hizmet sunumunda eksiklikler ve
bunların sonucunda ortaya çıkacak eşitsizlik ve suç oranındaki artış olduğu
söylenebilir. Eğer şehirleşme alanları etkin bir biçimde yönetilemezse, bu da,
farklılığın tanımını , yalnızca maddesel değerlerden
yoksun olmanın ötesinde, kişisel emniyet yokluğu ve güçsüzlük duygusu ile
perçinleyecektir.
Şehirlerin
artan önemi ve yerel yönetimlerin artan rol ve sorumluluğu Ankara'yı şehirleşme sorunlarına daha anlayışlı bir
yaklaşımı içeren yeni bir şehirleşme stratejisi geliştirmek üzere güçlü bir
şekilde motive etmelidir. Bu konuda bir örnek olarak, Türkiye'de
şehirlerdeki gecekonduların tahliyesi gibi, dengesiz ve değişken bir sorun
verilebilir. Eşitsiz arazi dağıtımı ve Ankara'nın hızlı şehirleşme karşısındaki
yetersizliği, halkın büyük ölçüde yer değiştirmesi ve toprakla bağ kuramadan
"Çadır"laşması ile sonuçlanmıştır. 1858 tarihli Osmanlı toprak kanunu, herhangi
bir vatandaşın, kullanılmayan devlet arazisini talep etmesine ve kullandığı
sürece de burayı işgal etmesine izin veriyordu. Kırsal alanlardan gelen
göçmenler, büyük şehirlere gelince, doğal olarak, geleneksel bir yaklaşımla
yasaya karşı geldiklerini dikkate almadılar. Yerel otoriteler de, feshedilmemiş
tarihsel bir yaklaşım ve uygulamanın, işgalcilerin davranışına bir ölçüde
meşruiyet kazandırdığını dikkate alıp, bir şehirleşme politikası izlemekte
başarısız oldular. Şurası kesin ki, bunlar, son derece karmaşık
sorunlardır, merkezi hükümetin esnek ve
elastik politikalarına ve bu politikalar sonucu oluşacak yerel yönetimlere
otonomi devri ve milli hükümet fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan
çıkaracak düzenlemelere ihtiyaç gösterirler.
Türkiye
de yaşanan kriz; politik, ekonomik ve sosyal süreci, derinlemesine tahrik
etmiştir. Ankara, karşısına çığ gibi çıkan sorunlarla boğulmuş durumdadır. Bilgi
ve politik irade eksikliğinin, iç sorunlarını çözmekteki en büyük engel olduğunu
kanıtlamıştır. Şurasını işaret etmek gerekir ki, bugün politik başarı; büyük
ölçüde liderlerin, bilgi ve teknoloji ile şehir ve yerel yöntemler, milli
hükümetler, sivil toplum, akademisyenler, araştırma kurumları, medya ve özel
sektör arasındaki bağ kurabilme kabiliyetine bağlı olacaktır.
Bilgi,
şu anda dünyadaki üretim vasıtasıdır, küresel olarak rekabet edebilmek ve
fakirliği yenebilmek için anahtar faktördür. Yalnız bilgiye ulaşmak yetmez,
bunun yanında, oldukça pahalı bir hammadde olan ve ülke nüfusunun büyük ölçüde
eğitimli olmasını gerektiren bilgiyi üretme fırsatları da o kadar önemlidir.
Türkiye'deki özel ve kamu sektöründe, araştırma ve geliştirme alanda yapılması
gereken yatırımların mevcut olmayışı, çatışma ve kriz durumlarında etkin bilgi
kullanımı imkanlarını ortadan kaldırmıştır. Bu husus,
Türkiye'nin son birkaç krizinde görüldüğü kadar açık biçimde, hiç bir yerde
görülmemiştir. Gelişen ekonomilerde ileri çıkan liderleri bekleyen en büyük
sorun; bilgiyi yaratma, yönetme, dağıtma ve toplumun bütün sektörleri ile
paylaşma sorunudur.
Dünya
şu anda, hükümetlerden, uluslararası topluma olduğu kadar kendi halklarına da
verdikleri sözleri tutmalarını istemektedir. Burada "sopa", uluslar arası sansür/denetim; "havuç"
ise meşruiyet ve saygıdır.
Sayın
Saka, Sayın Kaya ve ben, bu memorandum için göstereceğiniz ilgi ve dikkat için
takdirlerimizi sunarız.
Saygılarımızla,
Ayla
Bakkalli, Bakkali Şirketinin Başkanı 445 ParkAvenue Süite: 1040
New York
City, New York 10022
E-Mail: Ayve@.Candide.net
Telefon: 917-886-9105 Faks:
917-322-2105