17 Ocak 2020 Cuma

GARABET..


            Yapay gündem konularına takıldıkça batıyoruz. Çünkü bu çakma konular kasıtlı üretiliyor ve bunlara fazla takılınca da gerçek gündemimizden koparılıyor, asıl gerçeğimizden uzaklaştırılıyoruz. İşsizlik, açlık, parasızlık ve hepsini bastıran pervasızca bağımlı bir emperyalist dominyonu olma yolunda hızla yol aldırılmakta olduğumuzu gözden kaçırıyoruz.

Bakmayın siz karşılığı olmayan şikayetlere, serzenişlere, başımıza oturttuğumuz mehdinin ruhu bile duymuyor. Aslında şikayetler arttıkça yeni ve içi boş gündemler birbiri peşine havada uçuşuyor. Verecek cevapları da olmayınca sorular kâbusları oluyor ve ha babam yeni gündem yaratıyorlar elbirliğiyle.

            Ergenekon’dan, Balyozdan, FETÖ iftiralarından geriye kalan Ordu bakiyemiz dahi konu mankeni gibi seçilmiş ve donatılmış yeni personeliyle dış podyumlarda dolanırken, ne yazık ki ve nedense içeride daha fazla Şehit ve Gazi veriyoruz. Bu da içinde yardımcı oyuncu olduğumuz küresel oyunun, bir lütfu olmalı bize herhalde.

Bu garabete eski Kurmay Başkanı yeni Savunma Bakanı muhterem ne cevap veriyor acaba, her resepsiyonda, davette sivil takımlar içinde boy boy poz vermekten başka. Türk Silahlı Kuvvetleri üniforması da zaten üstünde eğreti duruyordu, iyi ki çıkardı. Çeşitli sıkıntılarla içeriği sürekli karıştırılan beyinlerde, sonunda idrak mefhumu da kalmıyor demek ki. O halde çakma Emeviler doğru yolda anlaşılan. Peki ya bu Vatanın sahibi olan biz Türkler!

            Gücü elinde tutan tek adamın sonunda varacağı son nokta salt diktatörlüktür. Hani birisi Allah verdikçe veriyor diyordu ya! Bir diğeri de aldıkça alıyor; ama yine de aldıkları hudutsuz hırsına, doymaz ihtirasına yetmiyor. İşte bu doğrultuda, insan mefhum olarak ele alındığında Dünyanın bugüne kadar gördüğü tüm liderler arasında sadece Atatürk liderler lideri olarak bir kere daha temayüz ediyor. Şafak huzmeleri içinde uyusun.

Başımızdakilerin en sıradan bir yandaş beslemesinin bile Rahmeti Atatürk’ün malının, mülkünün birkaç katına sahip olduğunu, artık ana sütünden yeni düşmüş bebeler bile biliyor. Lakin malın, mülkün insanı adam yapmadığını da biliyorlar elbette.

            Doktor hastayı açar, ameliyatını yapar ve sağlık servis personeline havale eder. Hastayı ondan sonra asıl hayatta tutacak olan eğitimli sağlık personelidir artık. Sağlık personelinin hatta taşıyıcı, temizlikçi gibi hizmet personelinin bile sorumlulukları bazı hallerde Doktordan bile fazladır.

            Bu bağlamda da Devletin sırtında kambur oluşturan Özel Şehir Hastahanelerinin yetersiz durumu ise geçtik acımayı da artık endişe verici bir konumdadır. Esas sorun ise Şehir Hastahanelerinin bütçe açıklarını da yok halimizde sadece nafakalarımızla değil; ama sağlığımızla da karşılıyor olduğumuzdur.


            Rusya ile aşık atmaya kalkıyor birileri. Oturun da sırtınızdaki Rus’un kaya gibi mevcudiyetine dua edin, toprağına yüz sürün. Çünkü arkamızda Rus olmasaydı şayet, şimdi çoktan küreselci emperyalist tarafından ham yapılmıştık ve Texas çiftliğine de dönmüştü Anadolu’muz. İstiklal Harbimizde bile Rus yardımlarıyla ayakta kalabilmiştik. O halde dikkatli olun da Kanal meselesi yüzünden onlarla da papaz olmayın. Yani çok akıllı olun az değil hani.

Yoksa ayağında yırtık çarığı, elinde çakar almaz eski Osmanlı hurdalığından toplanmış karabinalarıyla, yarısı patlamayan eski mermileri ve bazlamalardan yapılmış süngüleriyle ne kadar dayanabilecekti. Yakası bağrı açık, yırtık üniforması dahi üstünden akan, maaş alamayan, ayaklarına bile giyecek kundura bulamayan ve o yoklukla bile düşmana dalan yiğit Mehmetlerimizin, sadece aslan yürekleri kurtarabilir miydi, üstlerine kükreyen modern düşman mitralyözlerinden canlarını.

Ki aslan bile açken önce vahşidir. Daha fazla acıkıp ta yiyecek et bulamayınca, bitkinlikten yere uzanıp artık ölümü beklerken, önüne biraz et uzatılınca, bir hamlede yutup devamını da almak için hemen munis bir kediye dönüşür. Yoksa aslan hiç kafese kapatılabilir miydi? Ayrıca aç ayı oynamaz der Ruslar.

Hele de yüce Atatürk ne yapsındı, elinde tabancasıyla tek başına harp meydanında kalınca. Lakin son noktaya kadar gidip, son mermisini de kendisine değil, düşmana sıkarak orada Şehit olacağını da hep biliyoruz, bütün Dünya gibi elbette. İşte bizim aslan da öyle noktayı koyardı kendi hayatına. Ama asla komşudan et bekleyen bir kediye dönüşmeden. O zaman bugünkü Devletimiz olmayacaktı, lakin biz onu yine sevecek ve minnetle anacaktık. İşte bu da yine herkese nasip olmayandı.


Trumph daha önce de bahsettiğimiz çaresizliğini NATO’dan yardım isteyecek bir noktaya taşımıştır şimdi. Bu durum ise USA açısından bir ilktir. AB’ne gelince; tarihi aidiyeti olduğundan ve daha fazla aklı başında Parlamenter, muhafazakâr, desisyonist fertlerden oluşan yönetimlere de sahip olduğundan, Ortadoğu’ya daha mutedil bakmak zorunda olduğunun bilincindedir.

Çünkü Ortadoğu’da bardağın taşması, önce kendi SOSYO-Ekonomik varlığına zarar verir. Amerika nasılsa eski Türkler gibi göçerdir, tutunamazsa çeker gider. Dolayısıyla da AB Ortadoğu’da bir arabuluculuk dışında başka bir fevri davranıştan azami kaçınmaya mecburdur. Çünkü dönem eski Cihan Harpleri dönemi asla değildir artık. Ve en küçük bir siyasi yanlışın bile altından kalkılamayacak maliyetleri olacağının ise herkes bilincindedir.

Bizde ise Erdoğan harıl harıl demografik yapımızı değiştirmekle meşguldür. Çünkü gelecek seçimde hiçbir şansının kalmadığını iyi bellediği için kendisine seçmen yandaş yaratmaya ihtiyacı olduğunun farkındadır. Irak, Suriye derken şimdi de Libya’dan gelecek zorunlu vatandaşlarımızla, seçmen yapısını lehine değiştirme gayreti içine girmiştir. Herhalde Abdülhamit’inki gibi uzun bir iktidar dönemi hesabı yapıyor olmalıdır. Abdülhamit seviciliğinin de nedeni bu olsa gerekir.

İşte kendisi için ana mesele de budur. Diğeri ise emperyalistten zoraki üstlendiği, küresel eyaletlere dönüşecek Türkiye misyonudur. Bir diğeri de yeni Bizans İstanbul’u projesiyle İstanbul ile birlikte Montrö anlaşmasının da rafa kaldırılması meselesidir. Ki işte bu son mesele Türkiye’nin bağımsızlığını da jeopolitik-stratejik olarak yok eder. Muhterem bunun dahi farkında değildir. Onun için durum, milli mutabakatı da olmadığından, tipik bir kazan kazan meselesidir. Ve gerisi ona vız gelir, biline!

Yalnız örtülü bütçe Erdoğan harcamalarına yetmiyorken, durumun bize verdiği ise yarın milli müktesebatımızı tehlikeye sokacak belki de toprak kaybımıza sebep olacak, kurmakta olduğu özel orduya, örtülü ödenekten yapılan; ama yarın yine bizim başımıza bela olacak harcamaların, yine bizim cebimizden yapılmakta olduğudur. Vaktiyle Menderes de İktidarda zorla kalabilmek uğruna, Vatan Cephesini – ki hangi Vatandan bahsediyordu acaba- milletin vergilerinden hayata geçirmiş ve kendi sonunu da getirmişti.

İşte muhalefet Partilerinden bile ekonomik ve idari baskı ile vekil alınması, yukarıdaki gidişin açık bir göstergesi değil midir? Eh artık İnşallah anlamışızdır hali pür melalimizi. Bu da adamlar; insanları evsiz, barksız bırakıp göçlere zorlayarak ve ekleme, çıkarmayla yeterli seçmen çoğunluğunu sağlayamadan, seçimlere de geçit vermeyecekler demektir anlaşıldığına göre. Bilmem yeteri kadar açık oldu mu?

                                                                       Serendip Altındal



8 Ocak 2020 Çarşamba

KABARAN DOSYALAR..



            Özel kuvvet kullanmadan Süleymani’nin uzaktan kumandalı hava aracı füzeleriyle öldürülmesi, USA’nın sorumsuzluğunu azamiye taşırken, aslında aşağıdan almakta olduğunun da göstergesiydi. Mademki USA Dev bir güçtü ve bir rövanş peşindeydi, o halde bu cinayeti ordu malı özel kuvvet elamanlarıyla göstere göstere yapması, kendi gücü adına daha büyük ve ses getiren bir gösteri olmaz mıydı? İşte Trumph bunu yapamadı. Çünkü Dünya ne o eski Dünya ne de USA o eski Amerika’ydı artık. Demek ki Trumph da bol keseden sallayarak, blöften blöfe sarkarken yine de kendi gerçeğinin farkındaydı.

            Ve bu aksiyonla da işi, blöfle idare edeceğinin açık işaretini de veriyordu. Elbette eski tüfek İran bu davranışı iyi analiz edecek ve anlaşmasız, zahmetsiz, senetsiz, sepetsiz ilk önce de bir nükleer güç olduğunu bütün Dünya ya kabul ettirecektir nihayet. İşte sadece bu dahi İran’ın, oluşan yeni şartlar gereği, engellenemez haklı bir kazancı olacaktır. Anlamında ise USA’nın bundan böyle Ortadoğu’da, istediği bir Devletin toprağında, Texas çiftliğinde olduğu gibi at oynatmasına, yerleşip üs kurmasına da olanak kalmayacaktır.

Neticede baş provokatör USA’nın kendisi provokasyona gelmiş ve BOP, MOP derken Ortadoğu’da BOK çukuruna kendisi düşmüştür. Türk ordusuna istihbarı güçlerle, askeri malzemeyle de danışmanlık yapmak kendisini kurtarmaz. Ki Erdoğan’ın ‘içimizde olacak yabancılar’ mesajından bu anlaşılmaktadır. Dünya savaşı filan çıkaramadan - ki bu onu aşar- yine uzak denizin arkasına savuşacaktır sonuçta, ne ki arkada faturayı toprak sahibi olan bizler öderiz bu defa.

            Büyük emperyalistin bu trajikomik durumuna, inanıyorum ki Avrupalı sözde yandaşı küçük emperyalistler, kıs kıs gülüyor ve durumdan derhal yeni çıkarlar kazanma hesaplarına başlamış bulunuyorlardır. Önceki yazımda bahsettiğim İran gibi bir provokasyon da bizim başımıza gelirse, Türk’ün damarına basınca ne olduğu iyi bilindiğinden, bizim ordumuzda kendisini, ateş topuna dönen Ortadoğu’da bir anda alev denizinin ortasında buluverir.

Ve ne olduğunu bile Millet anlayamadan, muhtemel bir Kore tipi yeni bir Amerikan emperyal savaşının ortasında, Amerikan askerinin yine kıçını kollayan Lejyoneri durumuna düşürülmüş evlatlarının, sağlık haberlerini umutla bekleyen, Şehit ve yaralılarına canhıraş feryatlarla ağlayan anaların, babaların evlat ve eşlerin avazları, yüreklerimizi yine kanatır. O zamanda bize ‘ey Erdoğan muhtemel bir ayarlı provokasyonda ordumuzu, Amerikan yanlı bir tarafgirlikle Amerikan menfaat savaşına dahil edersen; bil ki Türk ulusunu karşında bulursun’ demek farz olur.

1950 de yeni Hükümet kurmuş Menderes’in, dostluk yaftası altında Amerika’dan kredi almak hesabıyla, Meclise bile danışmadan ordumuzu, Kuzey-Güney Kore arasındaki 1953 yılına kadar süren Savaşa, hiçbiriyle ilgimiz ve hiçbirinden menfaatimiz olmadığı halde; Güneyi tutan Amerikalı askerlerin arkasını kollamak üzere Kore’ye yollaması ile bugün yine ordumuzun Erdoğan marifetiyle, daha Suriye kanı kurumadan 2000 Km uzaktaki Libya’ya yollanması, aynı sorumsuzluk bileşkesindedir.

O dönem kredi numarası tutmamış ve Menderes, Mehmetlerimiz sayesinde hezimetten kurtulan Amerika’dan, istediği kredileri dahi alamamıştı. Bugün Erdoğan’la Trumph arasında, yine kredi ve/veya dış borçların affı konulu bir gizli anlaşma olduğu var kabul edilmektedir. Çünkü Hükümet Hazineyi sıfırlamıştır ve genel seçimlerden önce içi boş bir hazineyle de havlu atmak üzere, Cumhuriyet tarihimizin bir ilkini yaşamak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Menderes’in kabaran sorumsuzluk dosyasının sonda kendisini nereye götürdüğü ise malumdur.

Nereden bakılırsa bakılsın Erdoğan dosyası da artık hayli kabarmış ve aynı yolda devamdadır. Öyle ki Menderese bile rahmet okutmaktadır. Çünkü Menderes’in dosyası Erdoğan da klasöre dönüşmüştür. Tek adam yetki ve ihtirası, kendi silahlı ordusunun bile olması, hiçbir muktediri bugüne kadar koruyamamıştır. Tarih benzer emsallerle doludur. Ve aynı bağlamda bir eksik veya fazla da hiç fark etmez.

İnanın kimsenin kılı bile kıpırdamaz, insanlar farkında bile olmaz. Yalnız muktedire bütün sorumluluğu yıkarak, arkasında yükünü tutmuş olan uyanık yandaşları, bir süreliğine daha arazi olabilirlerse olurlar. Sonra onların da hesabı nasıl olsa kesilir. Valla bilmem, bu anlattıklarım sadece tarihten alıntılardır.

Aslında asla unutulmaması gereken bir gerçek, bu koca evrende varlık bile olamayan bir Âdemoğlu olarak ihtirasların, arzuların ve sahip olduğu zannedilen gücün, fazla abartılmamasıdır. Çünkü insanın kendisinden sonra sahip olduğu her şeyin artık başkalarının olacağı ve sahip olabileceği tek değerin, aslında insan olarak anılabilmesi ve arkasından ‘İNSANDI’ denilebilmesi olduğudur.

Tarihse bir tekerrür değil; ama birbirine benzeyen lakin kendi içinde farklı sonlarla biten spiral dönemler devinimidir. Bana, sen nereden biliyorsun diye sorabilirler. O zamanda bu soru, 60 yıl önce bugün öğlen yemeğinde ne yemiştin sorusuyla eş anlam taşır. Öyle ya mevcut şartlar gerçeği, en ümmi olanımıza bile anlatmıyor mu?

                                                                       Serendip Altındal



2 Ocak 2020 Perşembe

SON KAVGAM..


Sözcü olayı ile 2019 yılını kapayan en son yargı ihlali; ister istemez Türkiye’mizde 70’li yıllarda sinsi ve çok organize bir irticai örgütleşme ile başlayan ve gelişerek ülkeye yakın günlere kadar çok zarar veren Fethullah cemaatine tekrar bir anımsatma gerektirdi.  Şöyle ki; büyük ve yapay bir işgüzarlıkla FETÖ temizlenmesine başlayan AKP iktidarı, anti FETÖ’cu olarak bilhassa özel bir profil sahibi olan Emin Çölaşan gibi Atatürk milliyetçisi bir yazarı, Sözcü gazetesinde aynı çizgideki diğer arkadaşlarıyla birlikte yandaş yargısına mahkûm ettirirken, FETÖ örgütüne bilhassa arka çıkan bu davranışıyla, aslında arınmak istediği eski FETÖ’cülüğüne, yeniden bürünmekte olduğunu teyit eden bir görüntü veriyordu.

Bu bağlamda ise aşağıda son sözleriyle Rahmetli Hablemitoğlu’nu Rahmetle anmak, yine bize farz oldu. Hükümet Vekaletlerinin ileri karakollarına, ışık evlerinden, Kolejlerden itibaren Polis ve Milli İstihbaratın başat pozisyonlarına, Ordunun yönetim kadrosuna, YÖK’ün, Üniversite Rektörlüklerine, STKB’na kadar sızma yaparak neredeyse Cumhuriyetin bütün resmi ve sivil kurumlarına yerleşen FETÖ örgütüne karşı, daha başından beri sonunda da canı pahasına büyük mücadele veren Türk vatanının has evladı Hablemitoğlu, yılmaz yüreği ve ahde vefa sahibi yüce kişiliğiyle bütün övgülere layık milli aydınlarımızdan biriydi. Son mekânında Nurlar içinde uyusun.
                       
§        Fethullahcılar cemaate ait en az 25 milyar dolarlık mal varlığı, milyarlarca dolarlık ciro, yüz milyonlarca dolarlık Himmet geliri ile hemen herkesi ve her şeyi satın alabilecek dev bir organizasyona dönüşmüştür. Yurt içindeki Üniversiteleri, liseleri, ilköğretim okulları, dershaneleri, hastaneleri, poliklinikleri, yurtları, ışık evleri, vakıfları, Dernekleri, hemen her alanda faaliyet gösteren şirketleri, fabrikaları, pazarlamacıları, devlet ve vakıf Üniversitelerinde görev yapan on binlerce öğretim elemanı, alternatif silahlı kuvvetleri (emniyetçi müritler), kamu görevlileri ile Fethullahcılar, organize bir suç örgütü halinde çalışmaktadır. Yurt dışındaki güçleri, en az yurt içindeki güçleri ölçüsündedir. Son yaşadığımız iki ekonomik krizde. Alman Bankalarının dahli kadar, Fethullahçıların dahli de bulunmaktadır. A.B.D.'n de Fethullah Gülen'e yakın olabilmek için binlerce Fethullahcı işverenin, “yeşil karttan kurasız faydalanabilmek için kişi başına en az 3.000.000 $ para transferi gerçekleştirdikleri; Kanada’ya yapılan transferlerin ise çok daha fazla meblağlara ulaştığı duyumları alınmaktadır. Türkiye’de fabrikalar sökülmekte. Balkan ülkelerine. Orta Asya Cumhuriyetleri’ne, Azerbaycan'a ve Rusya Federasyonu’na bağlı Özerk Cumhuriyetlerine: aynıca da cemaatin okullarının bulunduğu tüm ülkelere götürülmektedir. Fabrikalarla birlikte sermaye götürülmesi, Türk ekonomisine önemli darbe vurmuştur. Hiçbir devlet kurumu, bu konu ile ilgilenmemektedir. CIA, MI6 ve BND gibi batılı istihbarat servisleri ile iş birliği örnekleri sergileyen, taşeronluk yapan Fethullahçıların özde yurtsever, milliyetçi-Alperen olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Türk Devletine, laik hukuk sistemine büyük kin duymakta ve her fırsatta bu kinin gereğini yerine getirmektedirler. İşte, bu dev organizasyonla mücadelede, sayıca bir- elin parmaklarını geçmeyen Cumhuriyet aydını ve birkaç sivil toplum örgütü, savunmasız ve korunmasız konumdadır. Bunları koruyacak, destekleyecek, güç eşitliği sağlayacak bir- devlet desteği de maalesef yeterli değildir. Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı gibi yitirilen aydınlardan sonra, bunlarında çekilmesiyle, meydan yani kamuoyu, Fethullahçıların eline kalacaktır. T.S.K.'nın bu durumu değerlendirmesi, ama geç olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye T.S.K. diyenlere, yoksa Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek yerinde olacaktır.
Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki hakkımda bugüne kadar açılmış yüz milyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü'nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peş peşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre. Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edilecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak: T.B.M.M. de aleyhimde soru önergeleri verilecek: bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak: en azından “İçişleri Bakanlığı'nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da DGM’de dava açılacaktır, Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi darbenin yanı sıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir. Almanlardan Fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter- ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız. Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!.. (Köstebek s. 105 – N. Hablemitoğlu)

            Gelelim Libya geyiğine: Libya’ya giden askerimizin caydırıcı olacağı düşünülerek davete icabetten yollandığı söyleniyor olsa da seni zehirlemek üzere masasına davet eden adamın davetini kabul etme ahmaklığını bırakalım da lakin kaçınılamaz risk faktörünün büyüklüğü ise, asla göz ardı edilemez. Çünkü araya sızdırılan bir kontra ajanın herhangi bir Komutanımızı vurması üzerine oluşacak provokasyonla, durum bir anda caydırıcı olmaktan çıkacak ve askerimizin zorunlu olarak silahına davranması, sonuçta yeni bir emperyalist Ortadoğu savaşına dönüşecek bir askeri müdahaleyi, ister istemez tetikleyecektir. O zamanda caydırıcılık konseptiniz istemeseniz de büyük bir milli ihanete dönüşecektir. İşte o zaman, acaba bu ihanetiniz ve sorumsuzluğunuzun açıklamasını, tarih önünde Türk milletine, nasıl yapmayı düşünüyorsunuz Efendiler…

                                                                            Serendip Altındal



27 Aralık 2019 Cuma

ZURNADAN UZUN HAVA..


            Herkes haklı da neden hala bir aymazın bitmeyen türküsü dinleniyor bu ülkede. Neden zurnanın son deliğini açık tutup, son nefesinizle uzun hava üfleyip duruyorsunuz hala. Nedendir bu denli abesle iştigale devamda ısrar. Bir aymazın türküsünü bitirmek bu kadar zor mu. Ee ne yaparsınız! Devletin bittiği yerde muhalefet de yok olunca, ne ki ulusun devreye girmesi şart olur. O zaman da ’sizi bize sayıyla mı verdiler’ der ki millet, bu da felakettir artık birileri için. Hele de bu milletin adı Türk milletiyse, görür yedi düvel kaosu o zaman.

            Demek ki işler artık bu yöne doğru yürüyor, rüzgâr bu yöne doğru esiyor. 17 yılın emsalsiz ihtikâr, soygun ve gaspıyla cukkalar bilinen ellerde toplanmış ve elan da toplanıyorsa, müspet bir algı yaratmaya odaklı ve bir şeyler yapmış olmaya çalışma gayreti farz olmuştur mutlaka. Tartışmalı Kanal projesi daha devam ederken, işte bir de üstüne aynı nedenle, büyük sloganlar ve görsel ihtişamla, bir oyuncak priz otosunu, Dünya harikası gibi lanse ederek, yeni bir oldu bitti veya kazan kazan algısı yaratılıyor.

            Bu arada Kanal sorununun en doğru perspektifle önemi, benim yazımdan sonra gündeme oturmuş olsa da inanın bir daha haklı çıkmak hiç bana keyif vermiyor. Aksine keşke bu yazıları yazmak zorunda kalmamış olsaydık diye düşünüyorum. Zira ülkemin gidişatı öyle sıkıntılı ve bunalım yaratıcı bir noktaya taşındı ki, ne yaptık da bu denli bir gaflet içine düşüp bu Başkanlı AKP belasını başımıza sardık diyoruz. Bu durumlara sebep olanlara bin bir bela okumakla da düze çıkılamayacağına göre, işi millete havale etmekten başka çare kalmıyor artık insana. Bilmem acaba yanılıyor muyum?

            İnsanların ve bileşkeleri olan ulusların en hümanist bağlamda güvenliği ve milli hassasiyetleri bünyesinde azami hak ve hukuka sahip olarak, huzur içinde bir Dünya kavramında buluşturulmalarını amaçlayan Birleşmiş Milletler örgütünün, üstlendiği büyük sorumluluğu bugün artık güven vermemektedir. Zira büyük Devletlerin münferit egoları buna engeldir.

O halde kendi mili bekamız doğrultusunda kendi huzurumuzu sağlamak için iş bizatihi kendimize yani aziz milletimize kalmaktadır. Huzurlu olmak içinse güven şarttır. Güven içinse en önemli etken, her bakımdan bağımsız olan askeri güçtür. Ordu millet olan Türk gücümüzün bugün tek eksiği ise Atatürk ilkelerinden ırak tutuluyor olması ve Atatürk hamurunda etkin liderinin olmamasıdır. Bilmem anavatanın ana derdi anlaşılır oldu mu?

O halde her şeylere rağmen kafalarımız yukarıda, göğüslerimiz ileride olarak, yeni yılımızı en içten duygularımızla kutlayalım ve helalleşelim dostlar; ki yüce Türk milleti olarak hakkımız olan iyi, güzel ve azametli günlerimize birlik ve beraberlik içinde yeniden kavuşmamız kaderimiz kalsın…


                                                                       Serendip Altındal



17 Aralık 2019 Salı

KANAL SORUNU..


            İstanbul Kanalı yine sürekli gündem oldu bu günlerde. Yorumlarsa peş peşe havada uçuşuyor. Bir tane de benden gelse herhalde fazla olmaz. Sizce de bunlar neden yapılıyor ya da arkadaki uluslararası yoğun ilginin nedeni nedir acep. Herkes aklına geleni söyleyebilir kuşkusuz. Lakin bana göre de durum göründüğü veya vurgulandığı gibi salt bir itibar meselesi gibi gösteriliyor olsa da göründüğü kadar basit değil.

            Bence işin arkasında, yeni otonom Bizans/İstanbul Devleti projesi olarak da vasıflandıracağımız çok sinsi bir plan kokusu var. Şimdi düşünelim bir kere; Anadolu Türk Devletinden bütünlüğünü soyutlayarak, yörede bağımsız boğazıyla da ayrılmış çok uluslu bir Dominyon, emperyalist Dünyanın rüyasında bile göremeyeceği nasıl da çok değerli ve emsalsiz bir servet haline gelebilir bir anda. Hatta Vatikan bile taşınabilir böyle bir yeni Roma merkezine.

§          "Boğazlar" genel deyimiyle belirtilen Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz
Boğazı'ndan geçişi ve gemilerin-gidiş gelişini (ulaşımı), Lozan'da, 24 Temmuz 1923 tarihinde
imzalanmış olan Barış Antlaşmasının 23. maddesiyle saptanmış ilkeyi, Türkiye'nin güvenliği ve Karadeniz'de, kıyıdaş Devletlerin güvenliği çerçevesinde koruyacak biçimde, düzenlemek isteğiyle duygulu olarak;
İşbu Sözleşmeyi, 24 Temmuz 1923’de Lozan'da imzalanmış olan Sözleşmenin yerine
koymayı kararlaştırmışlar ve Tam yetkili Temsilcilerini aşağıda belirtildiği üzere atamışlardır: (alıntı - Montrö Antlaşması 20.7.1936)

            Lozan’ı boğazlar konusunda tamamlayan ve milli güvenliğini perçinleyen Montrö Antlaşmasının etrafından dönecek olan böyle bir planın, daha Lozan’dan beri peşinde olan USA ve liderliğindeki emperyalist Dünya için ne kadar önemli bir proje olduğu, kendiliğinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Rusya ve arkasındaki, bizim de menfaatimize olacak olan yeni İpek yolu projesinin tamamlanmasına milyarlar ayıran Çin, henüz son sözlerini de söylememişlerdir.

            Bu Kanalın ezkaza yapılması, Lozan ve Montrö Antlaşmalarını da hiçler. Öyle ki neredeyse İstiklal Savaşı bile boşuna kazanılmış, on binlerce Şehidimiz boşuna kan dökmüş olur. Ey İmamoğlu bari sen durdur bu ölçüsüz pazarlığı. Ülkenin en değerli topraklarının daha Kanal bile ortada yokken, Şeytan bakışlı bir Arap aşüftesinin, Erdoğan’ı etki altına alan ezoterik cazibesiyle, kim bilir kimlerin eline geçecek olmasına, bizim işe yaramaz lafazanlar konuşup dururken, bari sen engel ol, aman dileyen Roma İmparatoruna bile üzengideki ayağını öptüren Deşti Kıpçak Başbuğu Atila’nın torunu Aslanım.

            İstanbul New York değildir. Orada mesire olan, İstanbul’da ülkenin milli güvenliğini yok eden ve Türkiye Cumhuriyeti’ni silahsız, savaşsız hezimete uğratan bir felakete dönüşür. Bu İktidarın ülkemize ihaneti ve günahları artık Kaf Dağını bile aşmıştır. Buna hangi sabır taşı ve vicdan dayanır. Hele de Türk evladının mı dayanması beklenmektedir.

            Katar dediğiniz nedir. Mantar gibi bitmiş diğer Arap Devletleri gibi, İslam ambiyanslı, paravan Amerikan Şirketi yapay bir Devlettir. Amerikan pelüş kafalısı boşuna mı sıkı fıkıdır onlarla tıpkı bizim Erdoğan’la kanka(!) olduğu gibi. Kanalın parasının Amerikan marifetiyle Katar’dan gelecek olması da kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla da bu paranın Türkiye bütçesinden karşılanacak olduğu masalı da şiddetle, değil mercek hatta mikroskop altına alınmalıdır.

            Unutulmasın ki Kanalın yapılması demek, Türk Ulusunun kendi servetiyle kendi tarihini bitirmesi demek olacaktır. Böylesi bir milli ahmaklık ise ne görülmüş ne de duyulmuş olacaktır sonuçta. İster inan ister inanma dostum. Lakin sonunda tek başına kalıp ağlayan sen olacaksın. Bunu da sakın unutmayasın.
           
            Aslında bu işlerin, arkada sinsice yürüyen Erdoğan liderliğindeki AKP İktidarının gizli misyonu olmadığından nasıl emin olabilirsiniz. Hele Merkez Bankasının bile İstanbul’a naklediliyor olması, nasıl da bu sinsi planın kozmetiği oluyor değil mi? Ve aynı bağlamda böyle bir projenin ön hazırlığı olarak taşların, nasıl da yavaş yavaş yerine oturmakta olduğunu, şimdi bu perspektifle yadsıyabilmek mümkün olabilir mi?

            Yani İstanbul’umuzun, yeni Bizans projesiyle, Boğaz Kanalı da ayrılmış ve yeni bir Uluslararası statü kazandırılmış ve Malta gibi bağımsız bir Devletçik olarak hedefe oturtulmuş olduğuna, bütün bu çalışmaların ön hazırlık olduğuna biz dikkat çekmemiş olmayalım da. Sonra da ahde vefa sahibi, Atatürk sevdalısı bir Türk olarak vicdan azabı çekmek zorunda kalmayalım dostlar.
           
Hitler ile mübarek Atatürk’ü mukayese etme gafletinde olan geri zekalı gafillere derhal bir hatırlatma yapalım:
Geceyle gündüzün bile farkında olamayan idrak yoksunları, şayet bir dirhem akla sahipseniz, bilinen bir genomdan neşet etmemiş o kafalarınızda, biraz düşünün o zaman. Atatürk’ün çözmek zorunda kaldığı Ermeni ihanetini, ya bir de Hitler çözmeye kalksaydı şayet! Gerisi yorumsuzdur artık…

                                                                                   Serendip Altındal



11 Aralık 2019 Çarşamba

TOPU ORTALAMAK..


            Sadece ülkemizde değil, Dünya genelinde de artan yoksulluk, mutsuzluk ve aynı bileşkede çaresizlik, insanları çeşitli yollardan kazanç sağlamaya yöneltti. Gün geçmiyor ki sahte vaatler, aslını yansıtmayan reklamlar ve satış teklifleriyle dolu mesajlar, bildiriler almayalım.

İnsanların kafası karışıyor ve bunların hangisini ciddiye almaları gerektiğini boşu boşuna sorguluyorlar. Çoğu kere karar verip; ama aslında hiç ihtiyaçları olmayan satış sözleşmelerine angaje olduklarını da esefle anlamak zorunda kılıyorlar. Eh ondan sonra da artık ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen. Akıllı ve temkinli olanlarsa, herhangi bir yanılgıya hedef olmamak için hiçbir sözleşmeye itibar etmiyor. Hatta kendileri için müspet olan, arzuladıkları bir teklife bile onay vermemek pahasına.

Bana göre de en doğrusunu yapıyorlar. Lakin sahtekârlıktan kazanç sağlamaya kalkanlar sadece ciddi ve dürüst ticaret erbabına değil, ihtiyaç sahibi tüketicilere de zarar veriyorlar. Bu nedenle de aslında milli ekonomi, bundan en büyük zararı görüyor ve kaos yaşıyor.

Bu arada acilen ve parayla yenilenmeye kalkılan kimlik belgelerimiz – ki 82 Mio X 22 Tl, bir de bunlara ehliyet, pasaport vb gibi diğer kimlikleri de eklersek meblağa bakın siz- neredeyse ayak parmaklarımızın bile izi alınarak dijitalize edilip bilgi bankalarına alınıyor ve bu kimlik bilgilerinin bizden başka kimlere servis ediliyor ve kimlerin işine yarayacak olması acaba hiç ilginizi çekiyor mu?

Ya da Dünyanın bütün istihbarat servislerine ki yiğidin alnı açık, malı da ortada olduğundan ve kimseden de korkumuz olmadığı halde; ama neredeyse genetik külliyemizin bile yedi düvele servis yapılıyor olunmasına, nasıl bu kadar ilgisiz kalınabiliyor. Yoksa diğerleri de bize kendi kozmik bilgilerini teslim ediyorlar da bizim mi haberimiz yok.

Şimdi biz topu ortalayalım da belki kafa atan olur. Yalnız topa kafa vururken, gözler açık ve alınla kalecinin uzanamayacağı bir köşeye nişan alınmalıdır ki gol olabilsin. Yoksa sert topa suratla girilirse, resimdekinden bile beter hale gelebilir o surat. Aman dikkat!



Harold Morowitz adlı bir bilimci oturmuş insanın değerini, yani biyolojik/kimyasal, bütün bileşenleriyle toplam maliyetini hesaplamış ve 10 milyon Dolar değerinde bir maliyet tespit etmiş. Demek oluyor ki her insan anasından milyoner doğuyor. Hal böyle iken bakıyoruz ki milyoner insanoğlu, çıplak doğduğu halde, ne hikmetse birçok insan yokluktan, ölürken değil kefen, sırtına çekecek örtü bile bulamıyor. O halde bu durumda müthiş bir terslik ve/veya hicapsız bir adaletsizlik olmalı.

Son NATO zirvesinde görüldü ki Erdoğan Londra’ya şart koşmaya değil, konulan şartları itirazsız kabul etmeye gitmiş. O halde bir daha ve her ne kadar boşa kürek çekiyor olsak da yine de soralım: Acaba siz, başındaki İktidarın Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiğine hala inanıyor musunuz???

Sonuçta boşuna yapılmış olduğu izlenimi veren ve dolayısıyla da Tek bir Şehidin bile varlığının, Vatana ihanet kabul edilebileceği Barış Harekâtının, ana nedeni olan YPG meselesini dahi Zirve de tartışmadan; aynı bağlamda ise, S-400’leri aldığımız Rusya ile yeni bir sorun oluşturma riski taşıyor olan Balkan Antlaşmasını, sorgusuz kabul etme becerisi gösteren Erdoğan’ın akıl almaz davranışını, yoksa başka türlü nasıl izah edebiliriz…
                                                          
Serendip Altındal




4 Aralık 2019 Çarşamba

KAYITSIZLAR..

            Bir şekilde ayrımcılık her zaman vardır bu dünyada. Lakin bana göre asıl ayrımcılık, büyümüş insanlarla büyüyememiş yani hep çocuk kalmış insanlar arasında olandır. Konuya bu perspektifle baktığımızda, bugün çocuk yani büyüyememiş erginler tarafından yönetilmekte olduğumuzu anlamakta hiç zorluk çekmeyiz.

            Çünkü böyle insanlara laf anlatmak ve onlar tarafından kabul görmek bir hayli zor hatta imkânsızdır. Çünkü böylesi çocuk yetişkinler öğrenme özürlüdürler de aynı zamanda. O yüzden de çocuk kalmışlardır ya zaten. Bu nedenle de bunlara bir şeyler öğretebilmek için, çok iyi yetiştirilmiş pedagog öğretmenler gerekir.

Bugünkü eğitim sisteminde böyle bir program da yer almadığından ve nasıl olsa bu insanlardan üst seviyelerde siyasetçi de olabildiğinden; ‘okuyup ta ne olacağız, siyasetçi olup oturduğumuz yerde nemalanmak varken’ gerekçesiyle okumamış, okumak istememiş ya da okulunu terk etmiş gençlerin sayısında anormal artışlar vardır. Çünkü başlarındaki çocuksu ve vasıfsız iktidar, son derece kötü bir örnektir bu bağlamda.

            Ayrıca böylelerini eğitmek için, bilgiden de fazla sabır, sükûnet, sosyal kimlik, duygusal yaklaşım ve kusursuz bir sosyal iletişim yapısı, eğiticide olması gereken vasıfların başında gelir. O halde iktidarın savruk, dağınık, ikircikli ve çocuksu kimliğini, aklı başında vasıflı ve sorumluluk sahibi bir siyasi kimliğe dönüştürebilmek üzere, sayılan vasıflarda eğitimci muhalefet kadrolarına da şiddetle ihtiyaç vardır.

Hatta her muhalefet Partisinde bu kategoride, İktidara gerektiğinde doğruyu ikna ederek öğretecek, vasıflı eğitim kadroları olması gerekir. Çünkü Siyaset de bir bilimdir ve eğitimli Siyasetçiyle yapılması zorunludur. Özetle de Meclis, dingonun ahırı değildir.

            İstanbul’un malında, mülkünde daha başından beri gözü olan AKP iktidarının, büyük rantı elinden kaçırdıktan sonra artık gözüne uyku bile girmez oldu. Şimdi ne yapıp yapıp İmamoğlu’nu engelleyerek, bugüne kadar afiyetle yedikleri büyük rantın, yeniden gerçek sahiplerinin, yani halkın eline geçmemesi ya da en azından o ranta ortak olabilmeleri için ne mümkünse yapacak olduklarını, Reislerinin ağzıyla bir kere daha teyit etmiş oldular.

            İşte bu durum endişe vericidir. Çünkü bu açıkça demektir ki:

AKP İktidarı küllen, milletin menfaatleriyle ters ilişki içinde olduğunu bir kere daha itiraf, daha doğrusu da açıkça beyan etmiştir. O zaman da bu durum, mevcut dosyalarını kabartan yeni bir anayasa ihlal suçu değil de nedir. Sormak gerekir; AKP Hükümeti bu fütursuzluğu ve yüce Türkiye Cumhuriyeti Devletini her fırsatta ısrarla yok saymayı, kimden cesaret alarak siyaset üslubu haline getirmiştir…

                                                                       Serendip Altındal