18 Şubat 2016 Perşembe

YA NE YAPILSAYDI..

            Baykal PYD’yi bombalamak veya ülkenin kırmızıçizgilerini savunmayı onaylamakla yerden göğe kadar haklıdır. AKP ye koltuk çıktığı saplantısı nereden çıkmaktadır. Bu görüşü savunuyor diyerek neden AKP‘yi de destekliyor olsun ki. Eğer konuya böyle bakılacaksa, AKP Hükümetinin bu noktada savunma hakkını kullanması da aslında milli bir haktır. Ve işi daha başından beri politik saçmalıklarla getirdiği bu son noktada, tartışmasız tek suçlu olarak şimdi kendisini aklamaya çalışması, aslında en son fırsatını kaçırmak istemediğinin de bir göstergesidir. Ne var ki bu da kendisini Ulusun önünde aklamaya yeterli olmayacaktır nasıl olsa sonuçta.

            Elbette Baykal da tecrübeli bir siyasi olarak bu durumun farkındadır. Terörist teröristtir neticede, alçakça, kalleşçe figanlarıyla teröristle baş edilmez. Kalleş ve alçak olanlar, seninle teröristi aynı kefeye koyan emperyalist AB&D’dir aslında. Çünkü adam gibi karşına resmi olarak çıkma cesaretinden yoksundurlar. Aslında işin bu tarafını ciddiye almak lazımdır. Tabii bu kalleşliğin sorumlusu da elbette Baykal değildir, sen haklı olmana rağmen bütün haklarını müstevliye bırakmışsan.

Rusya’yı da; oysa onunla hudutlarında ki Kürt koridorunu engellemek üzere anlaşma bile yaptığın halde, tabiri caizle “kalleşçe” arkasından vurunca, esasen de bütün avantajlarını kaybetmişsen. Şimdi de mal bulmuş gibi, uçaklarınla giremeyeceğin toprakları uzaktan bombalayarak, aklınca da kendini aklamaya çalışıyorsan ki; komik üstü mizahi bir konumda seyrediyorsun demektir arkadaş. Ciddi olarak karşı tarafı kalleşlik ve alçaklıkla itham etmeden önce, kendi kalleşliğini asla yadsımamalısın. Hele de bu durumun Türk kanına asla uygun düşmediği gerçeği ile de, tarafımızdan asla affedilemeyeceğini de bilmelisin.

Şimdi bütün bunları kenara koyalım da sadece Baykal’a tu kaka mı diyelim. Günahkârlar tekkesinde aptes alana ibrik taşıyanı, İblis mi ilan edelim. El vicdan. Yoksa Baykal, işlerin bu şekle dönüşmesinde, yani misak ı Millimizde mal sahibi bizken, neredeyse işgalci durumuna düşmemizde, “AKP Hükümetinin hiçbir günahı yoktur” gibi bir zırvayı kelam etti de biz mi kaçırdık. Milli iddia taşımak Ulusal bütünlükten bahsedebilmek istiyorsak, o halde şu anda yapılan son çaredir diyorsak veya bunu destekliyorsak, sapına kadar Kemalist çizgimize rağmen AKP yandaşı mı oluyoruz şimdi.

Baykal’ın eleştirilmesine gelirsek; bu ülkede sayısız eleştirilecek konu varken,  şimdi yeni bir gündem tuzağına da düşüyorken, üstüne savunma hakkını kendi elinle müstevliye terk ettiğin bir konumda ve süreçte, seni hala bir Devlet sahibi kabul ettirebilecek son savunma aracından da vazgeçmeye kalkışmanın neresi millidir ki artık. Yağmasan da gürlüyorsun, uçaklarınla takır takır mermi yağdırabileceğin topraklara beyinsizliğinden ancak top mermisi sallayabiliyorsan, yine de varsın demektir, sevinmelisin. Bu siyasi kafayla esasen bir de Suriye toprağına girmeye kalkarsan, başını sert kayaya vurursun elbette. Yılların Baykal’ı bunu yorumlayamayacak kadar sıradan bir siyasi değildir kuşkusuz. 

Unutmayalım ki iktidarın bugüne kadar ki aymaz politikalarıyla bu durumlara düşülmüşse, onunla veya onsuz yine hep birlikte bu badireden, gerekirse de kanlarımız pahasına kurtulmak zorundayız. Ki bize de Milliyetçi desinler. Öyle ya, Kuvayi Milli ruhu yakalayamadan Milli Müktesebatımızdan, Ulusal ve bölünmez bütünlüğümüzden nasıl bahsedebiliriz ki.

Yani AKP şimdi Milli cephe de ise, onunla da saf tutarız. İstiklal döneminde Çerkez Ethemler vb. sonradan emperyalistlere iltica edenler, şeriatçılar, Padişahtan fazla Padişahçıların da Kuvayi Milli saflarda olduğu unutulmamalıdır. İşin sonunda gerekirse bunlarla da yine yollar ayrılır nasıl olsa. Bundan da kimse şüphe etmesin. Doğrunun yanında durana DOĞRU, eğrinin safında kalana da EĞRİ demezler mi sonuçta.  

AKP Hükümetinin başından itibaren gelinen sonuç nedeniyle, şimdi yaptığını onaylamak, onu haklı kılmaz. Elma ile armut bir arada sayılmaz. Bunu birileri yapsa da Matematik yapmaz. Ve hiç kuşkunuz olmasın ki, çakma olanın yerine şayet Baykal muktedir olabilseydi, iyi bilelim ki şimdi en azından bir Rusya sorunumuz olmazdı. Çünkü Rusya ile aslında birbirimizi tamamladığımızı bütün akıllı Ruslar gibi, o da biliyor olacak ve onlarla da ciddi bir ittifak yapacaktı mutlaka.

Burada bir ayrıntıya girmek durumundayım. Suriye de ülkenin bütünlüğünü bozmayacak, sadece Israil/ABD Kürt koridorunu hedef alan bir kısıtlı askeri harekâtı onaylamıştır diye düşünüyorum Baykal için. İnşallah yanılmıyorumdur. Çünkü Suriye toprağında benim de onayladığım askeri bir harekât budur sadece.

 Ve Rusya ile birlikte IŞİD, PYD vs. dâhil olmak üzere bütün emperyalist Haçlı çetelerinin üstüne kardeş kardeş birlikte gidiyor olacaktık ve Kürt koridoru falan da masal olacaktı o zaman. Konuya biraz da böyle bakmaya çalışalım. Belki içimiz açılır, bulanık sularda, olmayan balıkları aramaktan da vaz geçeriz muhtemelen. Bu durum ise belki de yeni bir Dünya harbi tehlikesi yaratmadan, herkesin yararına yeni bir kazanım döneminin kapılarını açardı şüphesiz. Yine de geç kalınmış sayılmaz. Tabii aklın yoluna girilebilirse…


Sonuç olarak kendi adıma konulara neresinden bakarsam bakayım, AKP’li bir Milli çıkış yolu bir türlü göremiyor, 360 derece bile dönseler hiçbir şartta bu ışığı yakalayamıyorum ne hikmetse bir türlü. Çünkü uskuru kırılmış AKP gemisi kontrolsüz olarak süratle mayın tarlasına doğru sürüklenmektedir. Aklı başında AKP’lilerinde birlikte yok olmamak adına biran önce, daha önce işaret fişeklerini ateşlemiş olan bazı arkadaşları gibi onarılamaz gemiden acilen atlayıp kellelerini kurtarmaları gerekmektedir. Biz uyaralım da, gerisini artık kendi paşa gönülleri bilir.

Konu vatansa geride kalan teferruatın üstünden uzun atlanmalı ve bütün farklı görüşler tek yürek ve bilek altında toplanmalıdır. Konu vatansa dava artık herhangi bir partinin değil, Türk Ulusunun davası olmuştur artık. Belki de Baykal’ın kastettiği budur. Ki Atatürk geleneğinden gelen bir siyasi olarak böyle düşündüğünü zannediyorum. Bu husus neden kendisine sorulmuyor da yargısız infaz edilmeye kalkılıyor acaba???

Baykal benim de babamın oğlu değildir. Tam kendisine ihtiyaç duyulan bir süreçte bir çakma videoyu bahane ederek havlu atıp, meydanı Erdoğan’a terk etmesini elbette bende hazmedemedim. Bu kadar balık hafızalı da değiliz kuşkusuz. Ne ki asılacak suçludan bile savunma istenir. Yani önce vicdan diyorum. Çünkü vicdan adalettir (mantık) aslında, adalet de aklın yoludur. O halde adil olunmalı ve onu asmaya kalkmadan önce de kendisinden savunma istenmelidir.

Çünkü Atatürk’ümüzün Partisinde, onun gelenekleriyle hala sıcak duran bir siyasi hizmet geçmişi vardır. Ve kendisini AKP aymazlar cemaati ile aynı kefeye koymaksa kendisine büyük haksızlık, öte de saygısızlık olur. Ayrıca asla unutmayalım ki bu hayati süreçte hiç olmadığı kadar aklımızı kullanmaya da ihtiyacımız vardır artık…

                                                                                  Serendip Altındal



13 Şubat 2016 Cumartesi

MİLLİ MUZDARİPLER ADINA..

            Sayın Kılıçdaroğlu,
           
            CHP de Atatürk resminin indirildiği iddiası aslında size karşı bir tertip de olabilir. Şöyle ki; CHP vizyonu ile asla bağdaşmayacak bir olaya karşı, bizatihi parti Başkanının alacağı duruşu sınamaya kalkmış olabilir birileri. Bundan çıkan sonuca göre de, şayet olumsuz bir duruş sergilerse, Başkanın kendisine inananlar nezdinde itibar kaybına uğraması da arzu ediliyor olabilir.

            Bu alış verişe göre de neresinden baksak, bilhassa da sizin daha dikkatli ve özellikle de asla muzdarip edilmemesi gereken Kemalist özeğin karşısında, çok daha bilinçli, saygılı bir duruş sergilemeniz gerekecektir. Bu da aynı bağlamda bundan sonra sizin bizatihi kimlik yansımanız da olacaktır artık bilesiniz. Tabii seçmen indinde itibar kaybına uğramamak için bunları ciddiye almak veya almamak da sizin tensibiniz olacak ve sadece de sizi bağlayacaktır şüphesiz.

            CHP çakma Sosyalistlerle (Emperyalist kurgusu Enternasyonalistlerle), titreyerek sıtma nöbetleri geçirmekte olan Sosyalizme battaniye örtme çabalarına geçmeden önce, parti içindeki anti Kemalist uzantılara veya CHP’nin yaşam suyu olan Kemalist kanını emmeye kalkan içindeki ajan sülüklerine karşı himaye değil; ama isyan bayrağını açık ve seçik olarak açmak zorundadır.

            Ne var ki, işte tam da bu noktada CHP’mizin, bütün milli enstrümanları akort ederek, tını ve nota kayıpsız milli orkestrasyonu nihayete erdirirken de bütün alkışları hak etmesi gerekmektedir. Bilmem haksız mıyım? İşte bu soru da size bu yüzden, bizatihen tarafımdan sorulmaktadır. Çünkü CHP dendiğinde şimdilerde benim de kafamı karıştıran ve bende de acaba huzursuzluğu oluşturan soruların cevabını, tüm aynı durumda ki diğer vatandaşlarım gibi ben de aramaktayım.

            Demek oluyor ki, ahde vefa sahibi ve Kuvayi Milli bir kökenden gelen Kemalist bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak, bu sorumun cevabını öğrenmek hakkımı kullanmak istiyorum sonuçta. Yani haklı mıyım, yoksa haksız mı?

            Bugüne kadar benim gibi her seçimde oy hakkını CHP lehine kullanmış bütün ahde vefa sahibi vatandaşların vicdanlarını mustarip eden bu sorunun cevabını, bizatihen sizden duymanın önemini, idrak ediyor olmalısınız mutlaka ve mümtaz kimliğinizle de kuşkusuz. Ben sadece vicdanımı rahatsız eden ve bundan sonra da CHP’ye oy verirken, “yoksa milli müktesebatımıza istemeden ihanet mi ediyoruz” sorumuza, affınıza sığınarak kendim ve benim hissiyatıma sahip olan bütün vatandaşlarım adına bizatihen sizden bir cevap bekliyorum.

            Çünkü bana göre de bu soruya, hepimizi - ki buna muhaliflerde dâhildir – ikna edebilecek ve son noktayı koyacak bir karşılık ancak ve sadece CHP Başkanı olarak sizin cevabınız olacaktır.

Hürmetlerimle,
Serendip Altındal



9 Şubat 2016 Salı

BİR ÖZGÜRLÜK MASALI..

            Rüyaların tarifsiz özgürlüğünde en azından uyurken özgür ve bağımsız olabilmek de nefis için bir yerde çözümdür. Her ne kadar niçin, neden soruları sorulduğunda cevabı verilemiyor olsa da, aslında bu kendinden, daha doğrusu da kendi güncelinden kaçışın.

            Yaşadığımız kahreden çözümsüzlükte biz hep kaçıyoruz da, yoksa rüyalarımız mı bizi kovalıyor? Ne zaman bitecek bu kovalamaca. Gözümüzü ebediyen kapattığımızda mı? Yoksa o zaman da sonu gelmez bir başka kaçış mı bekliyor olacak bizleri acaba? Bakın bunların cevabını bile, en tarafsız halimizle dahi kendimize veremiyoruz. Ve tarihler içinde bir şeyler söylemeye çalışmış olanları okumakla yetiniyoruz sadece.

            Ne ki şimdi bunları, karamsarlık anaforunda dönüp durduğum ve çaresizliğimi ortaya dökme nedenim olduğu için söylemiyorum. Bilakis ana fikri, her anaforun spiralinin ucunda, taşıdıklarını bırakacağı bir başka delta olduğunu iyi bilen bir bilgiçlikte savunuyorum. Aslında bu da benim çıkış yolumdur; ama aynı bağlamda senin de dostum bilesin.

            O halde mevcut olan ve olabilen tüm tezleri üst üste koyup nihai senteze varalım istersen birlikte. Önce ne olacak bu CHP’nin hali demekle de başlayabiliriz mesela, eğer istersen tabi. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; geleceğin Türkiye’sinin altın anahtarı, tüm günah ve sevaplarıyla sadece CHP’nin parmakları arasında olacaktır yine de. Hoş bu anahtarı şimdilik kullanamıyor olsa da. Eninde sonunda usta bir çilingir bulup açamadıkları bütün kilitleri açabileceklerine olan inancımızı yine birlikte yaşatalım istiyorum özetle de.

            Yeni Dünyanın görünen yüzünü değil; ama görünmeyen yüzünü hedefe koymakla belki CHP ye daha fazla yardımcı olunabilinir. Çünkü görünen yüzün, o da sadece Atatürk’ümüzden bu yana olanları tenzih etmek kaydıyla, bugüne kadar bize bir faydası olduğunu ve bundan sonra da olabileceğini söylemek mümkün değildir. Bu durumda da, içimizde ki Atatürk’ü devreye sokup acaba o olsaydı ne yapardı demekten başka da bir çare kalmıyor bizlere.

            O halde aradığımız ve ihtiyacımız olan çözümün ısrarla bizden gizlenmeye çalışılan arka yüzünde olduğunu herhalde artık fark etmiş olmalıyız. Yani dertler çoğaldıkça, çareler de çoğalır ve bu ikisi de sonsuzdur aslında. Buna göre de, bizi tekrar huzura kavuşturmak üzere, bir değil; ama birden çok fazla yol da mevcut olmalıdır yakın doğamızda. Yeter ki, tespiti doğru yapalım.

            Demek ki vizyon sahibi yeni kanaat önderlerine acilen gereksinim var demektir. Bütün mesele de bu mu yani. İşte şimdi son soruyu da kendimize sorabiliriz artık. Kanaat önderim mutlaka tanınmış bir siyasa kökenli mi olmalıdır???


            Güneydoğumuzun Kabristana döndüğü bu günlerde şehitlere peş peşe ağıtlar yakılırken, sebep olan leş kargalarının telef edilen sürülerine bir bakış dahi atmak gelmiyor insanın içinden. En azından kendi hissiyatım bu, sizinkini bilemem.

            Amerikalı çakalların gözümüzün içine baka baka utanmadan söyledikleri “PKK bizim için de bir terör örgütüdür. Türklerle dostluğumuz bakidir.” Şarlatanlığının siz de yarattığı algıyı bilemem; benimkini lütfen sormayın bana. O zaman şah damarı çatlamış eski İstanbul beylik argosunun bütün zarafetinin, nasıl bu satırlara çıkartma yapacağını, inanınki yaşamak istemezsiniz.

            Ailelerinin küçük yaşlarda sokaklara terk ettiği, itilen, kakılan, yaşayabilmek için bulduğu yenebilir her çöpün üstüne atılan, tinerci çocukların bile midelerini isyan ettirecek Amerikan mamalarını, hala yemekte ısrarcı olan içimizde ki midesizleri ise artık yorumlarınıza havale ediyorum…


            Avrasya’dan bir tutam, Rusya’nın akraba kanadından iki tutam,  Çin’den, Uzak Asya’dan, Japon’dan gönlünüzce miktarlarda alarak ve Güney Afrika’yı da içine katan BRİCS den bir buket ile de harmanlayarak, mikserden geçirelim, bakalım ne çıkacak ortaya. Belki de bize daha önce neden yapmadık dedirtecek müstesna bir hayat iksirimiz olur, kim bilir. Nasıl denemeye değmez mi Emmioğullarım.

            Yoksa bu kadar itilip kakıldıktan sonra, kanımızı emen sülük ABD ve AB kuyruğunda, bir deri, bir kemik tıynette yaşam sürdürmekte hala kararlımısınız? Ne zaman adam olacağız. Yedi düvele “işte budur Atatürk Cumhuriyeti Türkiye’si” dedirterek, şanlı bayrağımızı düştüğü yerden kaldırtıp, saygı ile yeniden gönderlerine çektireceğiz…


            Günlerdir Erdoğanların Başkanlık Anayasasına destek vermeyin, onlarla aynı masaya oturmayın diye feryat eden Perinçek’i duymamak veya ciddiye almamak, CHP ve MHP ye sonuçta bühtan karası çalacaktır. Ve bundan arınmaları da çok zor olacaktır.


            Ne yaptılar, ettiler küçük Ekvator da bile aziz devletimizin şerefini iki paralık etmeyi becerdiler. Oradan bile NOTA yiyip paketlendiler. Yazık oluyor şerefli, şanlı tarihiyle bu güzel vatanımıza, layık değiliz bu adamlara. Adamı uçurttular ve topun ağzına sürdüler. Muhtemelen de kendisini top mermisi gibi görmeye başladı artık. Geriye dönüşü de kalmadı garı. İlle de Başkanlık moduna girdi. Hep yanında taşıdığı birbirleriyle kıvırma yarışında ki dansözleri ise, nasıl olsa onunla da onsuz da parsayı toplayacaklarını düşünüyor olsalar gerektir.

            Öyle ya kazanırsa, nasılsa birlikte kazanacaklar, düşerse de “biz devirdik” havasına gireceklerdir nasıl olsa hemen. Bekleyelim ve görelim. Gerçi ülkemin başında bir Devlet yok; ama olan çakma Devlete de 6 ay vade biçen bir çakma Başkan adayı var. Yoksa bu zat devleti tek başına filan mı devirmeyi planlıyor. Veya IŞİD in başına filan geçme niyetinde mi acep? Artık Katarlıları ve Suudları falan da alacaktır arkasına muhtemelen. Yani nereden baksan falan, filan, yapılan tüm masrafların gerçek mağduru bizlere ise kalan, sapla, saman. Sana kolay gelsin, haydi artık yat uzan.

            Demek ki yakın bir vade sonunda, bir yanda Erdoğan komutasında Ehli Salip ordusu, diğer yanda Türkiye Cumhuriyetini Sevenler Derneği karşı karşıya gelecek demektir. İyi de, TSK veya Atatürk’ün Ordusu, bütün bu işlere sessiz ve derinden ne diyecektir acaba, hem de çevrede birileri kimseyi adam yerine koymadan, kendi kendilerine böyle gelin güvey olup duruyorlarken.


            Pekiyi sen ne diyorsun bütün bu işlere ey Türk Milleti! Temiz şehit kanlarıyla yıkanmış o sokaklarda hangi suratla dolaşabiliyorsun hala.  Alo! Ses ver hala hayatta mısın? Tutunmuşsun mal bulmuş gibi besleme partilerin kuyruklarına, gözün başka da bir şey görmüyor. Bir o yana, bir bu yana savrulup duran ot gibisin. Ne olacak senin bu halin arkadaş. Sahiden sen yaşıyor musun, onu söyle bari…   

                                                                                  Serendip Altındal



2 Şubat 2016 Salı

GECİKEN DÜZELTME..

            CHP’nin “Atatürk’ten ilham alan bir devrime ihtiyaç var” mesajı, geciken bir düzeltmedir aslında. Yeni saptamalarla iyice şirazesinden çıkarak artık kendi kurmaylarını da şaşkına çeviren “yenicilik” saplantısı, bu gidişle CHP’nin başını yiyeceğe benzer. Çünkü Amerikan nosyonlu veya Soros ivmeli yeni kimliklerle verilen bu mesajlar, taban seçmeni ikna etmek yerine, onlarda sadece eski kulağı kesiklerden Derviş’e empati çağrıştırıyor nedense.

            Çünkü Amerikan parmağı değmiş hiçbir siyasetçiye güven duymuyor Türk insanı artık. ABD de uğramadık istasyon bırakmamış Sayek Hanım da, bu bağlamda yani Kemalist duyarlılık enjekte etmekte, pek şanslı gözükmüyor. Ne var ki ben yine de yanılmayı tercih ediyorum, kendi adıma. Bakalım bir şans da ona verelim. İnşallah sonu iyi olur. Başka da ne denebilir ki. Su kendi yatağını bulacaktır neticede yine.

            Almanyalar da Nazım Hikmet’i sanal yaşatma gayretlerine geçmeden önce, kurduğu parti içinde büstü devrilen yüce Atatürk’ü, biran önce ayağa kaldırmak gerekmiyor muydu acaba? Son günlerde Nazım Hikmet, Atatürk’ten daha fazla prim vermeye mi başladı yoksa. Sorular soruları açarken; ama teşbihte de hata olmuyor kuşkusuz.

            Emperyalist Enternasyonalistlerle(!) yerlerde sürünen Sosyalizmin üşüyen anatomisine battaniye arayan kıpırdanışlarda, Yeşillerin saray Valesi havalı eş Başkanları ile bir araya gelmekle, hangi seçmenlere, hangi mesajları verme dürtüsü veya işgüzarlığı içindeydiler acaba? Bir arada hangi telden çaldıkları kendinden menkul görüntüleri, son parti kurultayının çok verimli(!) yeni sonuçları olarak mı algılayalım isteniyor acaba? Bakın o kadar iyi niyetliyiz, o kadar da yapıcıyız ki, hatır için onu bile yaparız hani, Sayın Kılıçdaroğlu.

            Oysa “Ich bin ein Berliner” demişti bir zamanlar aynı topraklarda bizce de, hele kendi adıma ise tek saygın bir Amerikalı. Şimdi o günlerin Kennedy’si ile bugünkü Amerikalı Başkan adaylarını aynı kefeye koyunca, bugünlerin çirkin ABD’sinin yoz gerçeği, adeta ısırıyor insanı. Artık Amerika denince midesi kabarıyor insanın. Hatta öyle ki, şayet içkiyi çok kaçırdıysanız, midenize parmak atmak yerine, bir kere ABD deyin bütün içtiklerinizi çıkarır rahatlarsınız. Eski Amiler de bugünkülere baktıkça, o Başkanlarını rahmetle anıyorlardır mutlaka.

           
            Rusya’nın düşen petrol fiyatları nedeniyle derin bir krize doğru yol alması, emperyalist Batıyı sevindirirken, Putin ise bu durumu hiç dert edinmiyor. Çünkü Rusya genelinde yapılan bütün istatistikler, Rusların %85 çoğunlukla Putin’e tam destek verdiğini ortaya koyuyor. Yani Putin iki yıl önce Rusyada nasıl seviliyorduysa, bugün de durumunda herhangi bir değişiklik yok. Birileri de bu duruma fana halde üzülüyordur mutlaka.

            Arınç durup durup arada öyle bir sallıyor ki, hani Turnayı bile bülbülünden vurup, AKP’nin tasını, sabununa, saçını, tarağına harmanlıyor. Yani dinsizin hakkından imansız geliyor ve iyi de oluyor. Ne ki, tencereyle kapağı ancak bu kadar uyumlu olabilir dedirtiyor da insana diğer yanda. Kim tencere, kim kapaktı bugüne kadar acaba? Şimdi bunu da bir bilen aranıyor dostlar.

Biz bu soruları sorarken, şayet AKP tabanlı ve bazı diğer sağdakiler eksenli yeni bir parti biranda doğuverirse de hiç şaşırmayalım. Yalnız düşük olma ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir. Ne var ki, illaki Başkanlık diye dayatılırsa, düşük olmama ihtimalînin daha ağır basacağını düşünüyorum. Çünkü hepsinden önce de AKP yandaşlarının başkanlık özründen kurtulmaya ihtiyaçları var. Zira ilerideki kaçınılamaz özrün kabahatlerinden de ağır olacağının, kendileri de farkındadırlar…
           
                                                                       Serendip Altındal



24 Ocak 2016 Pazar

KALITIMSAL EMPERYALİST..

            Siyonist de prensipte emperyalisttir. Ne ki, işgalci ve sahiplenerek büyümeden yana olanıdır, yani uzaktan sömürgeci olanı değil. Bu bağlamda da Osmanlı ile tam bir mental uyum içinde ve onun yolundan gitmeyi hedefleyendir aslında. Böyle bakınca da, yeni Osmanlı mefhumunun aslında ustaca gizlenmiş; ama ilk fırsatta patlamaya hazır bir Israil mayını olduğunu görmek gerekiyor. Siyonist gerçek ise aslında Musevilerin, “şayet bir vereceksen karşılığında en az iki almalısın” düsturuyla büyütülmelerinde aranmalıdır.

             Aynı paralelde, Müslüman fırkalarını (mezheplerini) birbirlerine düşürerek Hıristiyanlara, İslam bahçesinde uygun adım yeni oyun sahaları yaratılması hedeflenen Ortadoğu’da, böylece Israil’in Siyonist geleceğini veya kalıtımsal emperyalizmini sessiz ve derinden inşa etmesinin de önü açılmış olacaktır. Yani, ortaya çıkacak yeni küçük Müslüman özerk bölgelerine, ne kadar devlet denebilirse, o kadar da kaptıkaçtı devletçik oluşacaktır bölge genelinde. Şayet her şey bu sinsi ve emsallerinden hayli farklı plana uygun yürüyebilirse de elbette.

            Birlikte nefes aldıkları dünyada uyurgezer kaldıkça da, Müslümanların kendi gelecekleri hakkında, bundan böyle Musevilere danışmak ya da nefes alabilmek için onlardan izin almak zorunda kalacakları, kendiliğinden anlaşılıyor olmalıdır artık. Yoksa bizdeki çakma Osmanlı özentilerinden değil. Çünkü tam bağımsız bir Türkiye Cumhuriyetini tenzih etmek kaydıyla, bizimkileri adam yerine koyan bile yok. Çözümse; AKP külliyesinden tamamen arınmış, tam Kemalist bir milli Hükümet kurulamadıkça, kulaklarda bir hoş seda olarak kalacaktır bu ülkede. Demek istiyorum ki; Ehli Beyt İslam ile tam Kemalist bağımsız bir milli ekonomi modeli (MEM) bir araya gelmedikçe. Yani sosyal, tam bağımsız ve milli düşünmedikçe, kurtuluş ümidiniz bile olamayacaktır millet bilesiniz…


            Batık kıta Mu’dan bu yana gelen ve Dünya’nın her bölgesine yayılan Sirius çocukları (güneş halkı) olan Türkler’in, tüm ayak bastıkları yörelerde, Dünya insanlarına önder olan devletçilik gelenekleri ve uygarlıkları nedeniyle, bütün Devletlerin aslında Türklere borçlu olmaları gerekir. Ne var ki kazın ayağı hiç de öyle basmıyor. Aynı bağlamda, Museviler de Tevrat ayetlerine göre, bayraklarını sembolize eden mavi şeritlerin Nil ile Fırat nehirlerini değil, aslında dini ibadetlerinde boyunlarında taşıdıkları Tilgid denilen mavi beyaz şeritli atkılarını temsil ettiğini çok iyi biliyor olmalıdırlar kuşkusuz.

            Ülkemde yeni bir sorunsal olmaya başlayan CHP, ABD&AB çetesinin ortak vizyonu bağlamında çeteyle flörte başlayıp, bir özerklik misyonuna doğru hayli tehlikeli bir kurs çizmeye kalkarken; acaba kendi geleceğini de taahhüt altına aldığını mı düşünüyor yoksa? Şayet durum böyleyse, bu son derece ciddi bir tehlikeyi ve yanılgıyı da beraberinde getirmektedir. Özellikle de kendi gelecek mevcudiyetleri adına, bunu bir değil iki defa düşünmeleri gerekir.

Bilhassa da bu değişimin oluşum aşamasında aktif görev almaya hazırlanan genç ve bazı yabanıl kuşakların, sistemi kontrol edecekleri hesabını yaparken, aslında kimin kontrolünde olacakları ise kafalarda soru işareti olmaya devam edecektir. Internet jargonuyla da ifade etmek gerekirse; hızlandırılmış uzaktan güdümlü spam eğitimle, milli kavramları artık dijital lotarya torbasından rastgele çekip kullanan bir anlayışa, olması gereken entelektüel değil; ama varsayılan aydın düzeyi demek gerekecektir bundan böyle artık.

Esasen yeni yetişmekte olan sözde akademisyenlerde bu olumsuz değişimin ilk işaretleri alınmaya başlanmıştır da. Efendi Biden’in de bunları ciddiye alması, esasen beklediğimizdi. Ve tamamen de sinsi plana uygundu. Tam da bu sıralarda adamın eşini de koluna takıp apar topar gelmesi ise, İnşallah uçurumun başındaki uyurgezer birilerinin gözünü açmıştır.

Ülkemizi ziyaret eden ABD’nin ikinci adamı Biden’in ziyaretinde ne mesajlar verdiğinden ziyade, aynı bağlamda açık olarak vermediklerini şayet okuyabildiysek, mesele yok demektir. Çünkü bir zamanlar Hz. Muhammedin Ehli Beyt ashabına, Bedeviler için “ben biatkâra değil, imankâra bakarım, onu mümin sayarım” sözlerinden de bir şeyler anlamışız demektir o zaman. Hele de yaşam alanımızda sürülerce Bedevi(!) ile sarılmış durumdaysak, yine de bizde umut var demektir.


Otelinin kapısında yaşamla ölüm arasında kalıp, yaşam mücadelesi veren Gezi Parkı mağdurlarına kapıları açtırarak belki de birçoğunun hayatını kurtaran, Londra Müzesinde ki Atatürk’ün balmumu heykelinin renovasyonu projesinin mimarı vb. diğer bazı önemli milli yatırımların sahibi Mustafa Koç’a, Allahtan rahmetler diliyorum. Gönüllü olarak ele aldığı sosyal ve milli angajmanlarıyla, Tarihe de geçerek, Atatürk Cumhuriyetinin gerçek milli iş adamlarından birisi olmayı da bilmişti. İşte bu nedenlerden dolayı da itiraf etmek zorundayım ki; hem de daha önce tanışmadığım bir iş adamına, ilk defa kişisel bir yazımda taziyede bulunmaktayım. Çünkü kendisi görüldüğü gibi, tanımadıklarında da saygı ve sevgi uyandıran, emsal alınacak bir değerler adamıydı, Allah rahmet eylesin…
                                                                       
                                                                                    Serendip Altındal



13 Ocak 2016 Çarşamba

REPERTUVAR..

            Yaşın, başın, halin, ahfadın hiç önemli değil. Adın ve kimliğin de, tık deyince gecen gündüzün eşitlenir, mevsimlerin kaybolur, kafan boşalır, rahatlar, kuş gibi de uçarsın zamanı olmayan mekânlara. Çünkü mekânını bile değiştirmek üzere, tanrı maddene soğurularak, mikro evrenlere doğru seyahatin başlamıştır artık. Halk deyimi ile de; yani bir tıklık, bir arşın kefenlik canın var kardeşim sonuçta. Pekiyi ne düşünüyorsun şimdi bu hususta?

            En büyük düşmanı olan yokluk ve cehaletle savaşıp kazanan, yoktan var ederek adam sınıfına soktukları tarafından da, bugün ismi bile silinmeye, unutturulmaya var kuvvet çalışılan, muhteşem garibanım; örnek aldığı Muhammed gibi fakir doğup, hazinelerin üstünde oturabileceği halde, onunla aynı yaşlarda ve onun gibi çulsuz ölen Atatürk’üm, adam gibi adamım benim. İşte benim sayfam, bunları söylemek istiyor bugün…


            Malum her şey eski ağıza yeni taam anlamına, YENİ yaftasıyla sürülüyor ya; yeni Diyanetin de yeni makara(!) fetvaları, Müslümanların kafalarını karıştırırken, diğer taraftan da Hükümet partisi AKP’nin dinsizliğini veya İslam’a gerçek bakışını da ortaya koyuyor aslında. Esasen makara olmaktan da öte sapkın ruhlardan neşet eden fetvalara en ağır protestoların, gerçek Müslümanlardan geldiğine bakınca da, bu tespitimizin teyidini fazlasıyla almış oluyoruz.

            Erdoğan’ın yeni kimliği, oynadığı son İsrail/Amerikan yapımı filmin senaryosu gereğidir. Şimdi bu filmi dikkatle izleyip; ama fazla da kapılmayın da uyanık kalın. Film demişken, acaba “bin bir surat” adlı filmi izlemiş miydiniz? Bilelim ki, günlük yaşantımızda peş peşe izlediğimiz bütün sahneler, daha önceleri izlediğimiz bildik Amerikan filmlerinden alıntılardır. Bu satırları yazarken, Sultanahmet’ten bir patlama haberi geldi. İşte yine ve yeni bir bildik sahne daha dedim. Amaç, Türk evladına korku salıp, havlu atmasını sağlamak, oysa hiç bu mümkün olabilir mi?

Daha önce de “ya büyük bir bomba İstiklal Caddesinde de patlarsa”, diyen ve korku salmaya yönelik, art niyetlerini açıkça beyan eden Amerikan elçisini anımsadım nedense birden. Sadece günahsıza acıdığım için de, Allah bütün günahsız mağdurları korusun diyorum.

            Şimdi iyi düşünelim. Bakın sahte - daha doğrusu, karşılıksız – Dolar ihracı nelere muktedir oluyor. Sadece Dünya ekonomisinin dengelerini bozmakla kalmayıp, ipsiz Lejyonerlerin ceplerine girerek, onları vicdansız terörist sürüleri, emperyalist tetikçileri eşkâlinde nasıl da insan kasaplarına dönüştürüyor. Rollerine göre kullanılan maskelere bakıldığında, şayet kazara bir de Başkanlık aradan çıkarsa, 180 derecelik yeni bir dönüşün, 13 yıldır ezberlemiş olmanız gereken geniş repertuvar karakteristiğini de resmin üstüne oturttuğunuzda, başınıza neleri getirebileceğine de empati oluşturun isterseniz biraz.
           
Dolaylı olarak da görülüyor ki; Amerikalının gözünde, gelişme ülkeleri seviyesinde bir sömürge olarak kabul edildiğimiz için, diğer sömürgelerinde uygulattığı gibi, bizi de parlamentosuz, kolay ve engelsiz sömürebilmek üzere, “bize özgün” – ne demekse - aldatmacasıyla, aslında Latin Amerika tipi bir Başkanlık modelinde dayatılmasını, Erdoğan ve Hükümetine ha babam şırınga ediyorlar. İşte bu nedenle de AKP Hükümeti ve Erdoğan tarafından sürekli ve ısrarla anayasa değişikliğinin empoze edilmesi, aslında Türk Ulus Devleti’nin silinerek, Başkanlığın önünün açılması esası nedeniyledir.


Sözün özü dersek; Okyanus bahçesinin yabangülü Ami’den (Almanlar Amerikalı için böyle der) ve avenesinden sadece ülkemize değil, Erdoğan’a da hayır gelmez. Üstünde oturduğu Anadolu’muz ise kara elmastır. Veya Almanların tabiri ile de “Goldene Platz an der Sonne” (güneşteki altın yer), bu durumda da ülkesinin kıymetini bilip, mademki de Türkiye Cumhuriyetinin en yüce makamında oturuyor, aklını başına alıp; Putin’e kıvrak bir dönüşle günah çıkarmalı, Suriye ve İran gibi de aynı safta ve Avrasya/Asya koruyucu kalkanı arkasında kalmalıdır. Zira aklın yolu da budur.

Tekrarlarsak, bu neresinden bakılsa en akılcı çözümdür. En başta da kendisi adına, ne var ki Putin’e, kendisi yerine onlarca da saygın kimlikte bir aracı yollamalıdır. Çünkü sırtından kesik yemiş hiç kimse bunu yapanı kendisine muhatap almaz. Bu görev için en iyi aday da Perinçek’dir. Sayın Perinçek de elçilik görevini, milli birliğimiz adına severek üstlenecektir kuşkusuz. Şimdi düşünün, kurtarıcı Perinçek, kurtulanda başta Erdoğan. Ne kadar enteresan; ama böylesi emperyalist taifesini, emperyalistten kurtarmak adına Dünya tarihinde de bir ilk ve o kadar da alışılmadık bir çözüm olur kim bilir…
                                                          
                                                           Serendip Altındal



7 Ocak 2016 Perşembe

PARAVİZYON..

            Politikada anayolun bittiği çıkmaz sokaktayız galiba. Bir zamanlar Weimar Cumhuriyetinin görebildiği en son noktaydı da bu hatırlanırsa. Neden Weimar, çünkü Erdoğan’ın son Hitler çıktısına bakılırsa, yeni gündemin bu olduğu anlaşılıyor. Malumunuz olduğu gibi, muhteremin ağzından ne çıkarsa gündem oluyor da ondan.

            Bize ne bundan diye sorulursa, Türkiye Cumhuriyeti’nin günceli, Weimar Republic’in son günlerini çağrıştırmaya başladı, sebebi de bundandır herhalde. İnşallah yanılıyoruzdur da benzerlik kısmi ve yüzeyseldir sadece. Çünkü aksini düşünmek bile kâbustan öte felaket olur hepimiz, özellikle de sebep olanlar için. Bizden önce de kendileri bunun farkında olurlarsa çok akıllıca olur kendi adlarına.

           
            Yabancı sermayenin çok uygun şartlara rağmen ısrarla ülkeden kaçması. Sonu gelmez dış destekli PKK yaftalı terörün vatandaşı bezdiren çilesi. Verilen bir Liralık ücret zammının daha sıcakken elli Kuruşunun tekrar geriye alınması. Faturalardaki devlet gaspı olarak nitelendirebileceğimiz ve giderek artan dolaylı vergilerin, artık tahammül edilemeyen sancısı. Diğer yanda gittikçe artan bir hızla koşturan enflasyon. Katlanarak artan dış borçlar ve durmadan büyüyen işsizler ordusunda, geleceği karanlık yeni mezun gençlerimizin kahreden fazlalığı.

            Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, birde kendi dünyasının kaptanı, hayal denizlerinin yelkencisinin arkası gelmez başkanlık çağrıları vs. vb. Her gün bu bağlamda sayfalarla yazılanlara bakınca, gerisi de bildiğiniz gibi işte. Ve arkasında bıraktığı varoluş savaşının kazanımları yanında ülkeye bıraktığı perişanlığa rağmen; yine de kuruluşunun ilk 15 yılı içinde, Dünya devleri arasında ki yerini alabilmiş Türkiye Cumhuriyeti adlı dahi Atatürk Devletinin, bugün içine düşürüldüğü hazin durum.

            Yukarıdaki indislerin hangisini sarmala alalım şimdi. Her biri kendi başlığında sayfalar oluşturacaktır. Anayasa, babayasa feryatları arasında, iç ve dış kaynaklar eliyle, çağ gerisine U dönüşü kavşağına getirilmiş bir yüce Devletin, vatandaş bireylerini, sessiz savaşçılarını temsil etmeye çalışıyoruz bugünlerde. Çok zor iş doğrusu. Hâlbuki yuları bir salsak ne güzel olurdu.

Hazinden öte ağlamaklı ve münevver bir sosyal cemiyet olduğunu varsayan bir ulus adına, bir değil dört defa düşünülmesi gereken bir durum. İşte seküler tek gerçeğimiz de, ne yazık ki budur bugün. Önce de bu doğruda anlaştıktan ve asal mevcudiyet nedenimiz olan değiştirilemez Anayasa maddelerini tartışmaya bile almadıktan sonra, kalan gerisini mercek altına alabiliriz şimdi.


TÜRK ASKERİ için aslında bir günlük çözüm olan terör ve teröristi total tasfiye, neden bu kadar uzuyor acaba? Çünkü vicdan sahibi, adam evladı Türk Milletinin askeri de adam evladıdır ve vicdanlı yürek taşır, duygusaldır, insaflıdır. Canını bırakır; ama himayesindekini, ölüsünden bile ayıramazsınız. Türk evladı olarak hepimiz böyle büyümedik mi, büyütülmedik mi?

Dolayısı ile de bizim askerimiz birtakım yaban domuzları yüzünden, yurdum insanının zarar görmesini istemez. O nedenle de açılım aldatmacasında yılların ihmaliyle, uğursuz çakalların sığındıkları yuva evlere, inlere bin bir itina ile giriyor. Bu nedenle de tasfiye vakit alıyor. Esasen bu hoşgörüsünü, yüce tarihindeki bütün benzer olaylarda da aynen ortaya koymuştur. Bundan öncekinde de, özellikle halen hayatta olan Dersimliler de TSK gerçeğini çok iyi bilirler. Sayın Kılıçdaroğlu’da bir zahmet danışsın onlara bu konuda, tarihi açığını belki kapatır da iyi olur.

Diğer ülkelerde böylesi bir durum, yani ülkenin milli bütünlüğüne dış destekli Lejyonerlerle yapılan böyle bir tasallut, nasıl cezalandırılırdı acaba? Son örnek Ukrayna’dır. Çatışmalarda Batı destekli asilerden fazla Rus vatandaşı ölmüştür ve ancak acımasız radikal bir çözüm uygulandığı için de sonuç hemen alınmıştır. Bu ABD ve AB ülkeleri için de böyledir, bakmayın siz onların insan hakları, demokrasi mavallarına. Demek ki TSK’mız bu bağlamda da örneğinde tektir. O halde hakkını yemeye de hakkımız yok demektir.


Sonuç olarak; Başkanlığı, Misakı Milliden bir metre kare bile fedakârlık yapmayı ve Anayasamızın değiştirilmesi bile teklif edilemez maddelerini unutmak kaydıyla, şimdi gelin her şeyi tartışalım diyoruz milletimiz adına!


Türkiye Cumhuriyeti’nin olmasa da, AKP cemaati ve partizanlarının Başbakan-Cumhurbaşkanı olduğuna, Hitler örneği ile de empati oluşturan Erdoğan, tam ve konumuna yakışan sorumluluğunu acaba neden açıkça üstlenemedi? Bilahare de Putin’e atfen, Başbakanlık deklarasyonunda görülen “İsrail ve ABD’nin tuzağına düştük” ifadesini tek yetki sahibi olarak, neden kendi adına imzalamadı acaba?


Neron Roma’yı yakarken, çılgın bir zevkle izleyenler arasından, bazı aklı başında olanlar da çıkıp; “bütün varlığımızı hiçleyen bu çılgın, acaba ne yapmak istiyor” diye sormuşlar mıdır? Bunu hep merak etmişimdir. Çünkü iyi bilinir ki, bir meczubun peşinden gidenler, daha acınacak durumda ve tedaviye daha fazla ihtiyacı olanlardır aslında.

Zitat o ki; iki göz görür; ama dört göz iki misli fazla görür. Perspektif de doğru oranda genişler. Yani neticede hepimiz bir şekilde birbirimizi tamamlarız. Ne alaka demeyin. Bilmem öylesine aklıma geliverdi işte, belki kullanırsınız…

                                                                       Serendip Altındal

Video Kanalım