17 Haziran 2015 Çarşamba

MİLLİ HÜKÜMET Mİ..

           Tramvayı raydan fırlamış AKP Hükümetinin, artık değişmesinin şart olduğunu söylerken; bu değişimin ikinci bir AB&D göbek bağlı Hükümetle aşılması gerektiğini de asla ifade etmeye kalkmamıştık. Oysa arzu ettiğimiz, her vatansever, milliyetçi, ulusal bütünlükçü ve tam bağımsız Kemalist yurttaş gibi, elbette bir milli koalisyon reformasyonuydu. Neden mi koalisyon, çünkü tek bir partinin hükümet kurmaması gerektiği ve Erdoğan’ın da devre dışı bırakılmasının, eşyanın tabiatı gereği artık farz olduğu; yurdumuzda AKP sendromunu oluşturarak hepimizi hasta eden ABD’li patronları tarafından da hanidir tespit edilmekteydi.

Kemal Derviş gibi bir misyonerlerini yurda yollayış zamanlaması da mükemmeldi ve bu tespiti mühürlemişti adeta. Ve işte şekillenen son resme bakıldığında da, bu durum açıkça görülebiliyordu. Yani nihai analizin tutunacağı bütün indisler yerli yerindeydi ve analizi yapmaksa çocuk oyuncağı olmuştu artık.

            Ne var ki, içinde boğulduğumuz şartların, belirsizliğin ve lidersizliğin, milli bir hükümet kurmaya şu sıralar imkân vermediğinin de bilincindeyiz. Yeni bir Atatürk mucizesine inanan ve bekleyen çaresiz saflardan da olmadığımız için, süreçle zorlanarak oluşacak ve kendi liderini de eğitecek olan bir devinimin, şiddetle ihtiyaç hissedilen DEVRİM’ini da yaratacağının, akli imanına sahibiz. Bu nedenle de bütün taşların, belirttiğimiz ve arzuladığımız düzeyde ve Kemalist bir çizgide yerli yerine oturabilmesi için; ama asgari hasarla geçmesi gereken önümüzdeki son sürece de saygılı ve de sabırlı olmalıyız…


            Bunların ötesinde her şeye rağmen kabul edilebilir bir koalisyon oluşması için bile; Erdoğan var oldukça ve AKP tabanı, kimlik dumurundan sıyrılabilmek, Erdoğan’dan ve partisini her geçen gün daha da batıran kombinasyonlarından kurtulabilmek adına, ihtiyacı olan özgüveni taşıyamadıkça, AKP ile es kaza yapılabilecek böyle bir koalisyona – milli – denemeyeceği de ortadadır.

            Hâlbuki daha öncede belirttiğim ve arzu ettiğim gibi, mecliste %30-35 barajında bir CHP, AKP eşitliği; %35-40 barajında olası bir MHP, VP (Vatan Partisi) mutabakatı ile de bütünleşebilseydi, hatta kalıcı da olabilecek bir milli koalisyon profilinden, yine de gönül rahatlığı ile bahsediyor olabilecektik. Çünkü o zaman, en azından gönüllü bir koalisyon hükümetimiz esasen var olacaktı.

            Elbette yukarda ki olası böyle bir mutluluğu, emperyalist çete bize çok görecekti. Nitekim öyle de oldu. Şimdi buna imkân veren bizim siyasanın boş kovaları, adamız diye dolaşsınlar hala ortalıkta. Demek ki AB&D ortaklığının ustaca figüre ettiği yeni bir hükümet kombinasyonuydu yine ve yeniden üstümüze giydirilecek olan. Bak sen şu fıtratın hayat kadını işvesine. Ne diyelim ve kime diyelim ki başka! Ya da kim ne anlıyor ki dediklerimizden acaba…

Meclise Kaleşnikof destekli bir HDP’nin apar topar sokulması, %30 barajında kalacağı beklenirken yine ne yapılıp edilip AKP’nin önüne fırlatılan %40 parsası, CHP’nin %25 barajını aştırılmaması, bizi AB&D kalkülasyonu ile ofsayt da bırakan nedenlerdir. Bir de bunlara, maalesef halen gündemimiz olan, korkularının esiri Erdoğan ve halüsinasyonlarını ilave ederseniz; umut veren seçim sonuçlarına rağmen, neden hala bir milli koalisyon yapamıyoruz sorusuna da parat cevabınız, hazırdadır kuşkusuz.

            Ve ne yazık ki ortaya çıkan seçim-sonuç matrisi, müstevlilerin içimizde yerleşik besleme kaynaklarını da tam kullanarak, nasıl virgülüne kadar isabet kaydettiklerini, bir kere daha ortaya koydu. Bu sonuç, tüm sivil ve resmi kuruluşların, hele de milli sanayiciler iken bağımlı ithalat tüccarları birliği haline getirilen TÜSİAD’ına kadar, tam bir teslimiyetin ve aczin mahkûmları olduklarının tescilli bir göstergesi de değil midir? Ve aynı bağlamda da, ülkemizin siyaset arenasında, milli liderlik fukaralığının da tipik bir göstergesi olurken; bu şartlarda neden bir milli koalisyon kurulamayacağının da somut belgesi haline geldi.


            Eğri oturalım; ama doğru konuşalım. Ve ne yapıp yapıp tek milli güvenliğimiz olan ordumuzu yeniden kendi saygın konumuna taşıyalım. Hem de acilen. Ve yakında şeref de, kimlik de elden gitmeden. Bunun adına revizyon mu, restorasyon mu yoksa devrim mi dersiniz bilemem artık. Ben kendi adıma total devrim demek isterim. Hatta iddia ediyorum ki, orduda yapılacak devrimin aciliyeti, siyasi bir devrimden bile daha önceliklidir. Çünkü ordudaki devrim nitelikli bir kimliğini yeniden bulmanın, ülke genelindeki siyasal devrimin de ışığını yakacağı asla unutulmamalıdır.

            AKP iktidarının 13 yılında milli sanayiimiz, meclisteki kuklalarının ipini elinde tutan emperyalist uyarlamalı özelleştirmelerle, önce durdurulurken; sanayi yatırımları giderek de 80’li yılların bile altına düşürülmüştür. Bu önlenemez gerilemenin gölgesinde, AKP ile olası bir koalisyon adına, 14 şartını sıralayan Kılıçdaroğlu’nun şartları arasında ise; “özelleştirme başlıklı, aslı milli sanayii yok etme programının derhal durdurulması” gibi bir 15 ci maddenin yer almadığı görülüyor nedense!

Bana göre eksikliği çok daha acılı olacak en önemli maddelerden de birini kapsıyor bu husus. Şimdi bu eksikleri de temel alınca, Kemalist ilkelerine aslında ters düştüğü için, tabanının bir bölümünü diğer muhalefete kaydıran CHP’nin, kurabileceği herhangi bir koalisyonun milli sıfatının olduğu nasıl söylenebilecek ki?

            Sonuç olarak, girişte ifade etmeye çalıştığım ulusal DEVRİM öngörüsü de, karanlık tünelden çıkmamız bağlamında her gün daha da aydınlanırken, yolumuzu bulmamızı sağlayacak tek tutarlı araç olarak gözüküyor bana…
                                                                      
                                                                                   Serendip Altındal

Video Kanalım



8 Haziran 2015 Pazartesi

ARASIZ DEVRİM..

             
            Şimdi artık ister anla ister anlama
            Anlamayan girsin bundan böyle hamama…

            Ne var biliyor musunuz? Son yazımda “Devrim Arası” olarak betimlediğim benim senaryo, seçim sonuçlarından sonra, hayal bile edilemez hale geldi artık. Yakın günlerde de, keşke öyle olsaydı diyerek dövüneceğinizi şimdiden görüyorum.

            Hatta çoğunun kararsızlıklarını bile terk ederek, sandık başında reylerini inandıkları gibi kullandıkları ve sonuçları umutla bekledikleri halde aralarında; içine düşürüldükleri durumun ve kaybın hala farkında olamadan, sadece Erdoğan’ın kaybettiğini düşünerek sevinenler, halen çok ne yazık ki. Aslında Türk’üyle, Kürt’üyle, Ehli Beyt Müslümanıyla, misak ı milli cephenin Türk Milletidir asıl kaybeden.

Seçimin tek galibi ise içimizde ki Derviş gibilerin patronu ve hempası AB&D Holdingidir. Kurguladıkları ve son çıkış yolu olarak kabul ettikleri senaryolarını sonuçlandırmak üzere de ilk başlangıcı, başarıyla tamamlamış oldular. Şimdi köşelerinde şampanya kadehlerini tokuşturup sinsice gülüşüyorlar ve kafamıza nihai darbeyi vurmaya hazırlanıyorlardır artık. Böylece bizim ansızlar, Obama ile Merkel’in, bana da bu ilhamı veren son kadehli pozlarını çerçeveleyip asabilirler artık oturma odalarına.

            Şimdi bütün mesele ya da top, AKP’nin, istese de istemese de Holding’in bölücü ajanı HDP ile zorunlu olarak kuracağı koalisyon hükümetinde artık. Yeni hükümetin ilk görevi ise, HDP ile birlikte yaratılan S. Demirtaş adlı küçük adama, artık misyonu sona eren Erdoğan’ı by pass yaparak, tepeden inme bütün kontrolü bırakması olacaktır. Ve açılımı (bölümü) sonlandırmak adına, şayet küçük Demirtaş apar topar Başbakan da yapılırsa, sakın ola şaşırmayın, benden söylemesi. Farkımız ise, Kemalist olarak Atatürk gibi düşünmek olduğundan, ne desek oluyor nasıl olsa…

            Holding’in bundan sonra dağdaki tetikçilerini de resmi olarak içine sokarak oluşturacağı bölücü hükümeti ve kapımıza de gözdağı vermek amacıyla dayandırdığı IŞİD adlı Müslüman yaftalı devşirme Haçlı ordusu da, resmin son rötuşlarını tamamlıyor. Ve ortaya çıkan son resimle göreli olarak, bu badireden de tek çıkış yolunun artık kaçınılamayacak kanlı veya kansız bir milli devrim olacağı da kendiliğinden anlaşılıyor. Çünkü bizi bizim yönetmediğimiz ve seçim yolu ile bir milli hükümet değişikliğinin bu ülkede bundan sonra da mümkün olamayacağı, herhalde artık içimizdeki ultra demokratlar(!) tarafından da tespit edilmiştir. Ve sakın sandık, seçim lafları etmeyin bundan sonra.

Şayet benim “Devrim Arası” tutmuş olsaydı, AKP ile %35’leri bulmuş veya aşmış bir CHP’nin, zorunlu koalisyonundan başka da bir seçenek kalmayacaktı ortada. Oysa şimdi AKP ve HDP’nin bölücü senaryoyu tamamlayan tek olasılığı kalıyor artık elimizde. Çünkü CHP, MHP koalisyonu bile barajı tutturamıyor, bilmem anlatabildim mi? Artık bunun üzerine, bizim çakma Sosyalist ve sözde Atatürkçüler, CHP’nin muhtemel %10 fazlasının da kafasını karıştırarak, esasen daha önceden öz tabanını küstürmüş olan CHP’yi, yine %25 barajında tutarak bu olasılığı da dumura uğrattılar.

Hiç olmazsa HDP yerine Vatan Partisi olarak meclise girebilselerdi bari! onu da başaramadılar. Bir SP kadar bile olamadılar. Tek kurtuluş yolları olabilecek CHP teknesinden atlayıp Okyanusta bir başlarına kendilerini soyutlayınca, asla başaramayacakları da çoktan belli olmuştu zaten. Şimdi münasip yanlarına kına yakabilirler artık. Bakın bunu başarırlar işte.

Diğer yanda Kemalist öz tabanını bile küstüren, Tuncelili Kemal kardeş, kendi Dersim’inde AKP’nin bile altında neden kaldığını, şimdi nasıl açıklayacak acaba? Böyle olacağını biz daha önceden tespit edebilmişsek, yukarda da belirttiğim üzere, Atatürk gibi düşündüğümüz içindir. Ve Türk Milleti her zaman o kıratta liderini ister, onu bekler. Demek ki biraz daha vakit varmış bu işlere veya son sözü söylemeye. Bu arada hiç kimse de Demokrasi kazandı masallarıyla çocuk avutmaya kalkmasın. Bölündüğünde alırsın sen Demokrasiyi(!)…


Sözün özü: Bizler, yani asal meziyeti Atatürk gibi düşünmek, birlikte hissetmek olan ve bu vatan nasıl olsa bizimdir diyen; ama diğerleri gibi de tuzları kuru olmayan Kemalist emekliler, bayram ikramiyelerinden bile olmanın hüznüyle, gülsünler mi,  yoksa ağlasınlar mı kendi hallerine. Bunun cevabını da size bırakıyorum artık…
                                                                      
                                                                                      Serendip Altındal

Video Kanalım

1 Haziran 2015 Pazartesi

DEVRİM ARASI..

            Bir Kamer Genç bile alayına yetebiliyordu. Bir Perinçek, hem de ekibiyle neler yapmaz aynı mecliste. Bu kadar yılda Demokrasi yerine ancak ucube bir KOKOKRASİ yeşertebilen Türkiye Cumhuriyeti meclisinde, elbette her örtülünün altına bakacak sağlam doğruculara, adalet savaşçılarına her zaman ihtiyaç vardır. Esasen bu gibiler, gizleneni toplumla paylaşmak adına her meclisin olmazsa olmaz demirbaşlarıdır.

            CHP den beklediğimiz altı ok ilkeleri bağlamında, kapsamlı Kemalist siyaset genelgesini, Vatan Partisi programında deklare eden Perinçekten, daha uygun bir aday da bulamazsınız. Yalnız deklarasyonla iş bitmiyor, önce de meclise girebilmek lazım mutlaka. Sayın Perinçek şayet meclise girebilirse, şüphesiz ekibini de yanında getirecektir. Bu da doğal olarak daha fazla birliğin daha fazla kuvveti demek olacaktır. Vatan Partisinin mevcut şartlarda yapabileceği de bundan fazlası değildir. Hoş bunu dahi sağlayabilmesi şüphelidir. Ki keşke sağlayabilseler, tüm umut ve temennilerimizle yanlarındayız.


            Diğer parkurda görünen o ki, Derviş Efendinin de misyonu gereği, şimdiden mizansenini oluşturduğu AKP, CHP ortaklığı senaryosunun – ki içinde, kazara düşmüş bile olsa bir HDP asla yer almamalıdır. Çünkü onların taşınamaz sorumluluğu, CHP’yi de bitirir - güncel şartlara uygun ve kendi patronları içinde en gereksinilmiş çözüm olduğu görülüyor. Her ne kadar Sayın Kılıçdaroğlu, seçime hafta kala, yolsuzluğa bulaşan bir iktidarla koalisyon yapmayacaklarını, özveriyle söylemiş olsa da; yine de bu son sözün söylendiğini göstermiyor. Ayrıca Rahmetli Ecevit’in de hamuruyla katkılı ve özgüveni yüksek bir Kılıçdaroğlu, Ecevit gibi kendi alternatifiyle de rahatlıkla ve de daha sağlıklı bir Demokrasi adına, koalisyon kurmakta beis görmeyecektir.

            Bu sözünün arkasında duracağını da bildiğimiz için, AKP de tepetaklak bir iç revizyon yapılmadan; partinin yolsuzluklara bulaşmamış laik-demokrat kanadı, bütün kirlerinden arınmadan ve Erdoğan’ı da sıfırlayıp partiden gerekli tasfiyeleri yapmadan, eldeki kadroyla kalındığı takdirde, böyle bir koalisyon söz konusu bile olamayacak demektir. Esasen bu AKP içinde bir intihar demek olur. Bunu Sayın Kılıçdaroğlu’ndan alınmış bir senet olarak da kabul edebiliriz. İşte belki de Misyoner Derviş, verdiği ikili beyanlarla, seçim sonunda CHP ile oluşturulması istenen koalisyon için, yapılması gereken parti içi revizyonun aciliyetini vurgulamak adına, özellikle de AKP cephesine muhtemelen daha da açık bir mesaj vermiş olmalıdır.

            Ne var ki bu resmi, mevcut şartların da üstünde revize edebilecek görüntü ise; üçüncü sıradaki MHP ile de kurulabilecek bir koalisyon ihtimaliyle, daha verimli bir tablo oluşturacak olsa da, bu ihtimal birinci konumdaki AKP mevcudiyeti nedeniyle şimdilik mümkün görülmüyor. HDP ise meclisin karabasanı olacağından, şayet meclise girecek bile olsa burada adını dahi anmak istemiyorum.

Meclise girebilecek bir Vatan Partisinin de, olası koalisyonda yer almadan meclis içi muhalefette kalmasıyla, odaklanacağı bağımsız eleştirisel ortamla da, Vatan Partisinin daha verimli olacağı ve kısa vadede yeni hükümetin önünün açılmış olacağı da öngörülebiliyor. Çünkü Perinçek’in alınacak kararları kantitatif değilse de kalitatif etkileyebilecek analist ihtilalci kimliği, bu noktada devreye girerken, eski koalisyon dönemlerinden de alışık olunduğu üzere, tam da açığı tamamlayan unsur olacaktır. Hani keşke de böyle olabilse.

 Tabii yukarıdaki bütün öngörülerimizin, AKP dışında kalan partilerin oy sandıklarına sahip çıkmalarıyla oluşabilecek şaibesiz seçim sonuçlarına endeksli olarak yapıldığını da, ifade etmek durumundayız ne yazık ki çağdaş ve ileri kokotrat pardon demokrat(!) ülkemizde hala.


            Diğer yanda büyük güç AB&D’nin – ki artık AB ile ABD iç içe geçmiş tek paket veya aynı Holding’in kız kardeşleri olarak algılanmalıdır - can çekişmekte olduğunu artık biliyoruz. O halde ilk etapta kırık Demokrasimiz ve artık kanayan yaramız haline gelmiş adalet erkimizi, biran önce tedavi edip yine kendi ayaklarının üstüne dikmemiz gerekmiyor mu? AKP sultasının yediği herzelerin hepsini buraya yazmaya kalksak sayfalar yetmez. Hele hepsinin üstüne tüy dikmiş olan, kendi yurdumuzdaki Suriyeli sefaleti ise tam bir felakettir ve içimizde en az adalet yarası kadar derin bir yara açıyor. Yoksa hayatlarımızı zorunlu olarak paylaştığımız ve hepimizi kahreden Suriyeli aile dramlarını, sanki kendimizinkiler yetmiyormuş gibi hala yaşamamızın devamından yanamısınız.

Yoksa bu da yetmiyor da, o yüzden mi, siyasanın hala orasını burasını karıştırmaya kalkıyorsunuz. Ne yapacağınızı veya neyi değiştirebileceğinizi sanıyorsunuz. Böyle başa böyle şapka demek yerinde olacaktır bu durumda. Düşündüklerinizi yapabilecek durumda değilsiniz ki. Çakma devrimcilikle de tasavvurlarınız gerçekleşemez.

Ne yazık ki bu kısa vadede devrimi yapamadınız ya da henüz vakti gelmedi diyelim. Şimdi aynı mekânda sabırla zamanını beklemek gerekiyor artık; ama meluna daha fazla da açık vermeden süregelmeli bu bekleyiş. Hal böyle olunca da, gerçekler yorumlanmadan, salt bozgunculuk hezeyanlarının dışına çıkamayan haykırışların sahiplerini, acaba kimler yönlendiriyor diye düşünüyor insan, ister istemez. Oylarını beklediğiniz seçmenlerin, bunları da bilme hakları yok mu sanıyorsunuz acaba?



Misyoner Derviş Efendi beyanlarında, “AKP’nin de iyi işler yaptığını” söylemekle, bizim daha önceden de gördüğümüz gibi arzulanan ve kendisine sipariş edilen senaryoyu resmen başlattığını, açıkça ortaya koymuş olmuyor mu? Bırakın geçirsinler o zaman senaryolarını. Esasen başka da ne yapabilirsiniz ki. Şayet kötü olanın karşısında daha az kötü olana onay vermek durumuna da düşürmüşseniz kendinizi, başka da seçeneğiniz kalmamış demektir zaten.

Ayrıca daha az kötü, daha fazla kötüden daha iyidir her halükarda. Unutmayın ki kafalarımızdaki Atatürk klasmanında bir lider devlet adamı, ancak sebep sonuç ilişkisinin, beklenen devrimi kaçınılmaz kıldığı zaman ve mekânda ortaya kendiliğinden çıkar nasıl olsa.

Ve görülüyor ki bugün henüz o gün değildir. Bunu da herkesten önce, kararsız olarak da anılan sandık küskünü, kendilerine bile faydası dokunmayan, kuzgun AKP yandaşları kadar bile işe yaramayan; ama esirgedikleri reylerini aslında AKP ye hibe eden ve toplumlarının sırtında kambur olarak kalan, tüm kararsız asalaklar anlamalıdırlar artık. Ve İnşallah önümüzdeki seçimlerde de bu gerçeği, esasen anlamış ya da anlamış olacaklardır.



Amerikalı, bizim siyasal masada açık poker oynayamayacağından, siyasal kilitlenmeye dönüşen ve ufukta bir milli devrimin göründüğü her dönem, kilidi açmak üzere bizden olduğu var sayımlı baş misyoneri Derviş’i, apar topar büyük kurtarıcı ambiyansıyla ülkemize göreve yollamak zorunda kalır. Herhalde bunu da artık öğrenmiş olmalıyız.

O halde tuzağa düşmüşüz var sayımıyla - la havle çekip -; ama revizyonist bir sabırla, olayları akışına bırakarak ve her şeye rağmen yine de reylerimizi, kararsızlarla da el sıkışarak, tepemizde kahrımız olan; ama fıtratımız olmayan muktedir takımından biran önce kurtulmak üzere CHP, MHP ve Vatan Partisi arasında ağırlıklı oranlarda paylaştırıp, seçim sonrasını bekleyelim o zaman.

Bu arada, sandık başında özgüvenimiz olacak bilgilerimizi de pekiştirmek adına derhal buraya not düşelim.
Kemalistlerin ortak yanları mı nedir? Nasıl mı tanınırlar:

1)  Önce Türk sonra insan olurlar.
2) Doğuştan itibaren yüksek onurlu, özgür ve bağımsızdırlar. İsteyerek verilmeyen ana sütünü bile ellerinin tersiyle iterler.
3) Kemale ermişlerdir.
4) Hepsi Kemal’dir.
5) Akılcılık özekleridir.
6) Onur ve şeref yüzdeleri tavan yapmıştır.
7) Can almak taammüde değil ancak şeref ve kimlik mücadelesinde onlar için söz konusu olabilir.
8) Canlarını vermekse, onur, şeref ve milli müktesebatları adına, her gerektiğinde tek gündemleri olabilir.
9) Şayet bu vasıfları taşıyorsanız, siz de Kemalist’siniz demektir…



Vaktiyle Menderes ve DP’li şürekâsı ile ileri demokrat(!) Vatan Cephesi yaftası altında, içine edilmişti bu ülkenin ve Demokrasisinin; ama yine de bu kadar soyulmamıştı bu vatan. Onlarla birlikte Truman’ın Marshall kazığını münasip yanımıza sokup, ABD mandası olarak, esasen rahmetli Atatürk’le edinmiş olduğumuz emsali olmayan ekonomik bağımsızlığımızı da yitirerek, harp sonrasının büyük Türk mucizesinden sonra bir daha belimizi de doğrultamadık ve bugünlere beraberce geldik böylece.

Şimdi ise aziz yurdumuzda Erdoğan ve talan çetesiyle, üstüne tüy bile dikildi artık, daha önce bu içine edilmişin. Şayet ekonomik bağımsızlığımızı makûs DP döneminde resmen kaybetmiş olmasaydık; AKP 13 yılda ağzıyla kuş tutmuş bile olsaydı, artık çoktan nimet olarak benimsemiş olduğumuz ekonomik bağımsızlık kazanımlarımızı, asla elimizden alamazdı. Anlayacağınız, şimdi arkalarından ağıtlar yakılan DP döneminde, aslında altı okuyla o emsalsiz Kemalist bağımsızlığımız ve milli kaynaklarımız, çoğundan milletin haberi bile olmadığı ikili antlaşmalarla, Sam amcalarına çoktan satılmıştı.

Yani DP gerçekte AKP’nin fıtratıdır ve aralarındaki göbek bağı da buradan gelir aslında. Yoksa işin Osmanlıcılıkla zerre kadar alakası yoktur. Yeni Osmanlılık sadece ABD’nin küresel bağlamda yeni bir fantezisidir. AKP ile de bir ilgisi yoktur meselenin soyut haliyle. AKP sadece figüran, Erdoğan da dublör olarak kabul ediliyor o senaryoda. Bakmayın siz BOP eş başkanlık masalına. Neyin başkanlığı, kim başkanmış, haydi canım geçiniz. Güldürmeyin adamı... Konu aslında Orta Doğu’nun paylaşımı senaryosu(ydu)dur; ama neticede sahne uyarlamasının bekledikleri gibi getirisi olmadığını ve bu filmin tutmayacağını anlamış olmalıdırlar. Ki öyle olduğu da görülüyor.



Ve artık bu toplu talana dur demenin vakti de geldi. Bu DUR aynı bağlamda Orta Doğu komşularımız ve zorunlu göçlere zorlanmış içimizdeki vatandaşları için de, yeni bir hayat öpücüğü demek olacaktır. İşte 7 Haziran, tarihin bizlere “Vatanlarını satan, elde kalanı da paylaşan AKP’li Haşhaşilerle ortaktılar” etiketini yapıştırmaması için son fırsattır.

Çünkü sonrasında yazılacak tarih, bu dediğimizi kanla yazacaktır. Bu durumda dahi reylerini esirgeyecek olanlar, yarın boşuna dökülecek olan kanlarını, isteseler de esirgeyemeyeceklerdir aslında. Ve gelecekte aziz vatan toprağımız, kahrından, ölülerimizi bile kabul etmeyecek, cesetlerimizi, kimliğini yitirmiş olan torunlarımızın suratlarına geri tükürecektir, biline ve gerisi artık ortak akla havale edile…

                                                                      Serendip Altındal


25 Mayıs 2015 Pazartesi

KANALDAKİ TUZAK..


 
             
           Marmara ayağında Selimpaşa ve Karadeniz ayağında Karaköy arasında oluşturulacak Kanal İstanbul Projesi, uçuk, kaçık yakıştırmasıyla şaka ile karışık ortaya atılıp, yavaş yavaş sinsice geliştirilmekte olan bir hain projedir aslında. Her ne kadar Manhattan yaftalı projenin ve maliyetin büyüklüğü nedeniyle salt bir rant meselesi olarak algı yaratılmak isteniyor olsa da, aslında çok daha sinsi ve melun bir amaca yönelik olduğu da ortadadır.

            Kanalın konumuna dikkat edilirse; İstanbul’umuzun Trakya yakasının, Anadolu’muzdan tamamen koparılmakta olduğu görülür. Bu durumsa, oluşan yeni kanalıyla İstanbul’un Trakya yakasının, projeye akacak Batı finansmanı da hesaba katılınca, Uluslararası statüde ve Misak ı Milli statüsünün de dışında kalan evrensel bir format kazandığının da göstergesidir aynı bağlamda. Arkasından da hemen kitabına uydurulacak BM merkezli yeni evrensel(!) çakma anlaşmaların ve emperyalist yasaların peş peşe gündeme geleceği ve bizi köşeye sıkıştıracağı kendiliğinden anlaşılır olacaktır herhalde.

            Yani proje emperyalist adına, Sevr beklentisinin bile dışında ve üstünde yeni bir kazanç hanesi açarken, uluslararası statüde tarifsiz bir yeni kayıplar anlaşmasına da zorunlu olarak imza koymamıza neden olacak, bir geri dönüşüm olur kendi adımıza. Ki bu defa kayıp topraklarımız için yapacağımız Ulusal bir savaş da bizi, tekrar kazansak bile haksız çıkartır. Kurtuluş zaferimizden sonra bile boğazlarımızın evrensel statüleri çeşitli aşamalardan ve uyarlamalardan sonra ancak bugünkü konumlarına gelebilmişti.

Anlayacağınız iki toprak parçası arasına girecek ve iki denizi birleştirecek olan bir evrensel kanal, o ülkenin temel haklarını tamamen değiştirir. Sanki İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla yeterli sorumluluk sahibi değilmişiz sanılıyor herhalde. Ne var ki sandık başında bu handikaplar da ele alındığında, Haçlı Lejyoneri AKP iktidarından biran önce kurtulmanın önemi, daha da güçlü vurgulanmış olmuyor mu?

            Her fırsata balıklama atlamaya hazır AB&D emperyalist Gladyosunun eline, tarihi değerine yaklaşılamaz bile olan İstanbul boğazımızın yanına, üstelik kendi elimiz ve kelepir emek gücümüzle, içinde boğulacağımız bir tuzak kanalı açmakla, nasıl bir koz vermiş oluyoruz. Taş devri ulusları bile yapmazdı bu aptallığı. Bunu bir düşünün şimdi. İşin çok daha da vahim yanı ise, büyük Asya komşularımızla da papaz olmanın yanı sıra, binlerce vatan evladımızın kanlarıyla yeniden kazanmış olduğumuz vatan topraklarını, bu defa toprak altı ve üstü servetleriyle beraber Haçlı haramilere, kendi ellerimizle teslim etmiş oluruz. Bu nasıl bir gaflet olur Yarabbi, anlaşılır gibi değil. Vah ki ne vah!


            Aslında kabul edildiğinden çok daha ciddi olarak ele alınması gereken ve gelecek müktesebatımızı da çok derinden etkileyecek olan bu mesele, görülüyor ki, sadece salt bir rant meselesi değildir. Ve anlaşıldığına göre de Latinler, İstanbul’umuzun en değerli Trakya toprağını 600 yıl sonra, tek tırnak bile kırmadan geri almayı planlamaktadırlar. Ergenekon tuzağına düştüğümüz gibi, şayet bu ketenpereye de gelirsek, yaşamak zorunda kalacağımız trajikomediyi ise tasvir etmeye, tarihi senaryolar da yetersiz kalacaktır.

O halde şimdi en başta da CHP ye düşen görev, seçim sonunda AKP ile birlikte Kanal projesi adlı tavşan tuzağını bir kenara savurup, Türkiye’mizin geleceği olan Mega projesini onların üstüne yayarak ülkenin ufkunu açmak olacaktır. Esasen Uğur Dündar’ın Halk TV de, dün geceki Arena programında Sayın Kılıçdaroğlu, kendilerinin Atatürk’ün partisi ve askerleri olduğu doğrultusunda, özlenen mesajını bastıra bastıra verip, ortaksız tek parti olarak iktidar olmak istediklerini de beyan ederken, aynı zamanda partisinin fundamental Kemalist özeğinde, yeşermek üzere bekleyen mevcut umutlarımızı, lohusa şerbetine de dönüştürdü…

                                                                      Serendip Altındal

Video Kanalım

18 Mayıs 2015 Pazartesi

DEĞNEĞİN İKİ UCU..

           Amerika’nın elinde, Ortadoğu adlı bir sicim yumağı var ve bu yumağı sürekli karıştırarak, akılların açamayacağı bir kördüğüm halinde tutmaya çalışıyor. Ne ki bu arada özenle dikkat ettiği tek husus, düğümün iki ucunun da kendi elinde olmasıdır. Çünkü böyle olursa, durumun kontrolü de kendi merkezinde kalacaktır. Bu nedenle de düğümün iki ucunu, daha doğrusu da iki ucu boklu değneğini, hep kendi elinde tutmak istiyor. Çünkü kendisinin pislediği; ama neticede kendi tasarrufunda kullanacağı diğer ucunu, yine kendisinin temizlemesi, adına da elbette en doğru olandır.

            Dolayısıyla sonuçta kendisi için de, her ne kadar zahmetli olacak olsa da, o düğümü de açanın yine kendisi olması tercihidir kuşkusuz. Düğümün diğer ucunun, kontrolü dışında olanların eline geçmesi ise, görmek isteyeceği en son kâbusu olur. İşte bu hususun da çok iyi bilincindedir. Dolaylı olarak da iki ucu da elinden kaptırmamaya fazlasıyla konsantre olmaktadır. Diğer yanda aşırı telaşı, kararsızlığı, gittikçe de artan ümitsiz huzursuzluğu ve gerginliği de, yenidünyanın giderek zorlaşan sömürü şartları yüzünden artan fazla mesai yorgunluğundandır.

            Olmayan dostlarına da, gün geçtikçe artan düşmanlarına da güven vermeyen, ne idüğü belirsiz ikili, üçlü vb. kompozisyonlarla kafalarımızı daha da karıştırıp, kendi oyuncularını da çıkmaza sokan senaryoları, peş peşe sahnelerimize koyma uğraşı da aynı mesaide yer alır. Çünkü oluşan kaotik çıkmazın ve biriken endişelerin toplamında tüm çevresini, yine kendi menfaatleri doğrultusunda en uygun bir çözüme ikna edeceğini ve fazla mesaisinin de artı artığını fazlasıyla alacağını hesaplamaktadır.


            Aslında yaşam mecburiyetimiz olması nedeniyle, Okyanus öteliden de çok daha fazla bizi alakadar eden bu kördüğüm çıkmazı, uçlarının ikisi de elimizde olmadığı halde, bakarsınız yine kendi elimizle, tam ortasından kesilerek çözülecektir. Ne ki, genel görüntü bizim için de şimdilik yukardaki olumsuz tasvire uymaktadır. Bundan nasıl bir sonuç çıkacağı ise, seçimlerden sonra, içinde bulunduğumuz tünelin sonuna doğru bakıldığında, daha net görülecektir.

            Seçim güncelinde mitinglerde izlediğimiz Kılıçdaroğlu perspektifi, programından ödün vermeden ve polemiklere girmeden beklenildiği gibi artan bir ivmeyle, Erdoğan Partisinin yoğun bel altı siyasetine rağmen, hızla sonuca doğru yaklaşıyor. Her ne kadar kendi adıma gümbür gümbür duymak istediğim ifadeler, tarafından nedense(!) çok dikkatli kullanılıyor olsalar da, İnşallah da son güne kadar artan bir yoğunlukla, seçmenin duymak istediği seçim melodisinin huzur veren namelerini işlemeye ve her sınıftan seçmenin beynine yerleşmeye devam edeceklerdir.

Bunun sonucu da sadece CHP mesaisine, belki de ortaksız bir artı olarak değil; ama olumsuz AKP ekonomisi ve ihanet bıçağının, kemiğine dayandığı ve artık yeter diyen vatandaş vicdanına, yeni bir umut, yeni bir yaşam iksiri olarak da yansıyacaktır.


            Bu arada, Ortadoğu’muza şayet ABD, AB görüş açısıyla bakacak olursak; ABD ve AB partnerleri, hatta Israil dışında kimse Atom fiziğiyle uğraşamayacak ve Atom silahı yapamayacak demektir. İşte misalden basit bir Ortadoğu sorusu: Kendileri yapınca güvenlik adına oluyor da, İran veya Türkiye ya da bir başka devlet kendi konvansiyonel güvenliğini sağlamaya kalkınca, neden acaba problem(!) oluyor ve kendi güvenliklerini tehlikede(!) hissediyorlar? Yoksa art niyetli oldukları için mi? Bu adamlara kim veriyor veya nereden alıyorlar, “bizden sonra tufan” deme haklarını acaba? Sömürgeci biraderlerde gerginlik yaratan, onları fazla mesaiye zorlayan bu soruları sormayalım mı yani şimdi.

            Atatürk gününde ve Türklerin Vatanında, Ulusal Birliğini beynine kazımış aziz Türk Milleti adına o halde şimdi, içimizde ki müstevlilerin topuna birden ortak bir mesaj verelim:

            KEMALİZM BİZİM UTANCIMIZ DEĞİL, AKSİNE HER ZAMAN ALNIMIZ YUKARIDA GURURLA TAŞIYABİLECEĞİMİZ EN ŞEREFLİ ONUR BELGEMİZDİR.
            ŞAYET GOCUNMASI GEREKENLER VARSA; ONLAR, KANLARIMIZLA KORUDUĞUMUZ MİSAK I MİLLİMİZİ, BİZİMLE PAYLAŞMAYA KALKTIKLARI HALDE, BİZDEN OLMAYANLAR, BİZİMLE AYNI HİSSEDEMEYENLER VE BU YÜCE ONURU TAŞIYAMAYANLARDIR…


Sömürgeciler, yandaşları ve devşirmeleri, bütün ince hesaplarına rağmen çok iyi bilmek zorundalar ki; yarından başlamak üzere gerektiğinde bütün 19 Mayıslarda, Sahillerimizden Anadolu’muza, ebediyete kadar sürecek Kuvayı milliye yürüyüşlerimize yeminliyiz, kararlıyız ve hazırız.

1)  1915 Yılı 19 Mayıs Bayramımız kutlu olsun diyerek başlayalım o halde…

           
            Seçimler sonunda da güncelimiz olacak olana, neresinden bakarsak bakalım, ortamızdan ikiye de çatlamak zorunda kalsak; bizim için en hayati önemde olan tek olasılık, Erdoğan ve tüm Servet i millimize el koymuş Hükümetinden, biran evvel kurtulmak olacaktır.
Kendi Ulusal birlik yolumuzda, yaşatmak mecburiyetinde olduğumuz egemenlik iddiamızın ve milli müktesebat haklarımızın, istikbalde de sürdürülebilmesi için bütün yollar, Haziran seçimlerinde reylerin akıllıca bu doğrultuda plase edilmesi ve aynı bağlamda da sandıklara sahip olunmasından geçecektir…

                                                                      Serendip Altındal




12 Mayıs 2015 Salı

SESSİZ DARBE..

            Org. Necdet Özel, ani bir sağlık iznine çıkmakla, anlaşılacağı üzere Erdoğan hükümetine, tek başına sessiz bir darbe de yapmış oldu. İyi de yaptı. Baskılarla zorunlu bir Suriye oldubitti sine yönelik oyunları, böylelikle kendi adına akamete uğratmış da oldu. Bir başka ifadeyle de kendisini, yarın tarih önünde şimdiden temize çıkardı.

            Hakkında ister istemez oluşan, türlü menfi görüş ve söylentileri, elinin tersiyle bir anda sahiplerine iade ederken - ki hepimiz bundan bir miktar nasipleniriz kuşkusuz - aslında güvenilir bir Atatürk askeri olduğunu, dosta da, düşmana da ispat ettiğini, o halde şimdi kabul ederek günah çıkarmamız da gerekir.

Paşa bu icraatıyla başta Erdoğan Hükümetine ve diğer alması gerekenlere, “şimdi istediklerinizi yapacak bir CIA Generalini, artık engelsiz olarak ordunuzun başına atayabilirsiniz; ama Türk Milleti buna ne der” mesajını da vermiştir aynı zamanda.


Ne yazık ki Türkiye’miz başta Erdoğan ve sonra da AKP Hükümeti nedeniyle, bugün bir CIA oyun parkına dönüşmüştür aslında. Bu durum nedeniyle bölgemizde, gerçek sebebi olduğumuz bu balistik yozlaşmanın, Asya komşularımız bağlamında da, daha başımıza çok işler açacak olduğu ortadadır. Dolayısıyla gelişecek olaylar çok dikkatle izlenmeli; ama ilk izlenimler, sonra da yanılmamak için hemen de paradigman bir kalıba oturtulmamalıdır. Çünkü sonunda yaşanacak olan hüsran, tek kazancımız olur.

Artık farz olan durum ve imaj düzeltilmesi adına önümüzde ki seçimler, şimdi tek ve mükemmel bir fırsat olarak algılanmalıdır. Ve bu nedenle de esasen Haziran seçimlerinin hayati önemi ve önceliği çok daha fazla artmıştır…


Cevabını önceden kestirmek mümkün olmayan daha pek çok soru, CIA parkında oyuncu olarak kalındıkça, kasıtlı olarak önümüze peş peşe sürülüp duracaktır. Bunda ki amaç ise, bir şekilde AKP Hükümetinin devamını sağlamaktır. Pekiyi bu sorun nasıl çözülmelidir. İşte odaklanmak zorunda olduğumuz tek soru da budur aslında. Bunun da tek cevabı, YSK’dan medet ummayı bir kenara bırakıp, hatta AKP Hükümetinden bile daha önce, Erdoğan’dan kurtulmak demek olur.

Fiktif vatandaş sorunlarını çözmeye odaklı CHP seçim ivmesiyle, tansiyonları tavan yapıp başlarına vurunca, arka arkaya sürülen çakma sorunlar, Erdoğan Başbakanlığında olduğu gibi birden yine güncele sarılmaya başlandı. Diğer yanda ise Kılıçdaroğlu provoke edilmeye çalışılırken, dikkati başlangıçta olduğu gibi yine olumsuz tartışmalara, kayıkçı kavgalarına çekilerek, seviye kaybına uğratılmaya ve dolaylı olarak da kendisine puan kaybettirme gayreti içine girilmiştir.

Bu bağlamda da Kılıçdaroğlu’nun tufaya gelerek sabit kafalılarla ikili diyalog polemiklerine asla girmemesi, açık ve doğru rakamlarla bezediği seçim programından son güne kadar, kesinlikle en ufak bir taviz dahi vermemesi gerekmektedir. Bırakınız AKP belden aşağı alışık olunduğu ve kendisine de yakıştığı üzere beklenen icraatlarına devam edip dursun. CHP’nin ise sadece bizatihi seçim programını, ikna edici açıklamalarıyla son güne kadar ortaya koyması yeterli olacaktır. Veya AKP çalsın CHP oynasın, bu da kâfidir. Çünkü burası Türkiye’dir bizim vatandaş buna bakar. Ve sonuçta alkışı her zaman oynayan alır.

Ayrıca her vesileyle Kürt dediklerinizin; Türk Milletinin Kürtleri olduğunu, altı okun Türk Milletinin asla değiştirilemez bağımsız, milli bütünlüğünün ebedi simgesi olduğunu ifade eden betiklerin, CHP seçim programında mutlaka vurgulanması da gerekmektedir ki, resim mükemmele doğru tamamlanabilsin.

Çünkü Atatürk bu başlıkları boşuna kullanmadı. Ve ancak bunların sayesinde bir emsali daha olmayan İstiklal Savaşı ve bağlamında ki Misak ı Milliyemiz, bu yüksek emeller doğrultusunda canlarını seve seve feda eden vatan evlatlarımızın asil kanlarıyla boşuna kazanılmadı. İşte emperyalistin, şimdi gençliğimizin verasetinde ki bu yüce kavramlara göz dikmesi, onları geleceğimiz adına boşuna yok etmeye çalışması da bu yüzdendir. Şimdi Milli iradeyi dimdik ayakta tutarak bu oyuna asla gelmemek gerekiyor.  Yoksa AKP hükümetinden ve yandaşlarından ne farkımız kalır ki.


Gerçek CHP seçmeni, esasen Türk Milletinin özü demektir. Tüm bu insanlarımızın da CHP programında görüp, duymak istedikleri de işte tamı tamına bu kavramlardır. Şayet bu kavramlar parti programında anlam önemleri itibarıyla vurgulanırsa, görülecektir ki, kalan 25 günlük süreçte bile CHP’nin itibarı, geçen yıllarda hiç olmadığı kadar ve bir anda yüzde yüzlerin bile üstünde artacaktır. Bu durumda ise tek başına iktidar olabilmesinin de önünde hiçbir engel kalmayacaktır.

Ayrımcı bir Kürt politikasına ise hiç gerek yoktur. Bunun düşüncesinden bile en fazla rahatsız olacak olanlar da sizin Kürt dedikleriniz olacaktır, inanın. O insanlarımız esasen hep birlikte Türk Milletimizin, tüm haklar bağlamında da vatandaşları değiller midir? Ayrıca hiç birisi de bunun aksini iddia etmiyor ki.

Güneydoğumuzda ki Kürdistan masalının altında yatan, aslında örtülü bir Ermeni varlığıdır. Esasen çakma Kürt liderlerinin ki bunlara APO denilen de dâhildir, Ermeni asıllı oldukları hanidir belgeleriyle ortaya konmadı mı? Daha neyi sorguluyorsunuz. Gerçekte HDP’nin örtülü kimliğini de bir araştırıverin, kim bilir daha neler çıkacaktır altlarından. Bulacaklarınızla seçmenlerini de bir zahmet aydınlatıverirsiniz artık.

İşte tüm vatandaşlar, yani aynı zamanda seçmen de olan Türk Milleti bu gerçekleri sadece Atatürk’ün partisi olan CHP’nin programında okumak, duymak istiyor, diğer partilerin değil. O halde mevcut tek ekmeğinizi de onların masalarına itelemekten vazgeçin efendiler. Unutmayın ki birkaç reel rakam kullanmak bile ne istediğini bilen vatandaşın indinde, partiye hiç olmadığı kadar ivme kazandırdı. Bir de CHP’yi CHP yapan asal gerçekler, Türk Milletinin beklediği gibi programda yer alırsa, neler olur bir düşünün…


Evren Paşaya gelirsek; zamanında bu toplumun yüzde doksanlarının bir kurtarıcı olarak gördüğü Evren Paşa döneminde, kıçını bile yalamaya hazır olanların bugün adamın arkasından gazladığı görülüyor. Ayıptır, biraz utanmanız, sıkılmanız olsun. İnsan bu kadar da düşmez ki. Kendisi mademki çoğunluğun kedisiz, manipülasyonsuz reyleriyle Türkiye Cumhuriyetinin bir dönem Cumhurbaşkanı da olmuştur; kendi adıma Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsaydım, cenazesinde mutlaka yer alırdım. Ayrıca şerefli Türk Ordumuzun da bir emekli generalidir, biraz saygı duyalım. Şayet sorun birkaç kişinin asılmasıysa, unutmayalım ki bugün çok daha fazla asılacak vatan haini vardır aynı ülkede…


Sonuç olarak; geriye kalan son günler için, seçim öncesi senaryoları hemen hemen belli olmuştur. Öte yanda emperyalistin bize nasıl baktığı ve bizden ne istediği de bellidir. Ne var ki CIA oyun parkında her an, sonuca etken olacak yeni ve ekstrem manevralar da ayrıca beklenir olacağından, bu durumda oluşacak olası sürprizlere de özenle ve alternatifleriyle hazırlıklı olunmalıdır…

                                                                      Serendip Altındal



7 Mayıs 2015 Perşembe

VAH GİDENE..

           68 kuşağı dinamikleri, bugün hala kafa karıştırmaya, hüzünle iç geçirtmeye devam ediyor anlaşılan. Oysa o günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mütevazı milliyetçilikleri, anarşist yafta altında mahkûm edilince, ne yazık ki sonuçta pisipisine harcanan, kendi körpe gençlikleri olmuştu. Tek günahları vatanseverlik olan ahde vefa özeğindeki bakir bedenleri ise, elbette anavatanlarını emperyaliste sömürge kılanların kefaretini ödeyemezdi, ödememeliydi. Esasen hepimizin tesadüfen yaşadığımız ülkemizde, o güzelim çocuklar da o hengâmede gönüllerimizde hala sıcak duran anılarını bırakarak, boşuna harcanıp gittiler.

            Konuyu buradan alınca, o zamanlar o gençlerin körpe canlarının ferini söndürenler, şayet bugün görev başında olsalardı, demek ki; neredeyse bütün Türk Ulusunun ışığını söndürmeye kalkacaklardı dememiz gerekiyor. Mekânlar aynı gözükse de zaman değişti artık. O dönemlerde şartlar gereği sadece askeri aksiyonlara endeksli emperyalist baskı politikaları, şimdi renk, koku ve format değiştirerek, masa altı senaryolarıyla, klasik Haçlı soygunlarının, soykırımcı Lejyoner trajedilerine dönüştüler.

            Dini aranjmanlar da yine, masa altında yenen ana yemeğin, sosu oluyor tabiatıyla. Çünkü dinlerini pazarlamadan kara cehilleri kafaya almak da mümkün olmuyor her zamanki gibi. Yani eski haramilerin soygun sahaları ve hedefleri hep aynı; ama kullandıkları silahları değişime uğradı anlayacağınız.


            Son yazımda ifade ettiğim, Y-CHP ile Y-AKP muhtemel koalisyonu varsayımı, anlaşılan çok ses getirdi. Baksanıza bu senaryo bayağı tuttu ve herkesin ağzında artık. Yani aklın yolu, yine aynı noktada buluştu görüldüğü üzere. Daha iyi bir alternatifin ne yazık ki ufukta bile gözükmediği bir güncelde, bundan iyi bir seçenek, önümüzdeki kısıtlı süreçte esasen kalmadı da artık. Ne var ki neresinden bakılsa böyle bir koalisyonun, her halükarda tek başına veya HDP ile olasılı bir AKP iktidarından, ülke demokrasimiz adına çok daha olumlu sonuç vereceği de aşikârdır.

            Çünkü bu koalisyonla her şeyden önce de, başımızdaki haramilerden kurtulup, hanidir yokluğunu şiddetle hissettiğimiz adil düzene, bir geri dönüş söz konusu olabilir. Bu mealde de bireysel olarak düzeltilen alt gelir düzeyleri, bütün toplum geneline ve önce de iç piyasa ekonomisine pozitif yansıyacaktır. Bu da kısa vadede mutlaka bir rahatlama demektir. Esasen bugünkü şartlarda, ortak mekânımız olan ve fokur fokur kaynayan Ortadoğu’nun bir dokunuşla huzur ortamına dönüşmesi mucizesini, Musa’nın bastonu bile sağlayamaz. O halde ne kalıyor geriye…


            Artık köprüden önceki son çıkış noktasındayız. Bunu da kaçırırsak öbür tarafta açacağız 8 Haziranda birdenbire gözlerimizi artık. O da olası yeni bir sürprizle – mesela ani bir Suriye harekâtı gibi – engellenmemişse tabii. O halde şimdi soralım bakalım. Artık iyice tanıdığınız(!) AKP ile bir HDP ortaklığını mı, yoksa Y-AKP ile Y-CHP ortaklığını mı tercih edersiniz. Bilin ki bunların dışında bir halk devriminden başka da bir üçüncü olasılık şimdilik yoktur ve bu yokluğun nedeni de, bizatihen tekrar bir karar vermeye hazırlanan yine bizleriz aslında.

             Başta bu kaotik ortamın vebalini boynunda taşıyan emperyalistin bile kafasının karıştığı, çözüm üstüne çözüm falı baktığı ve bizden fazla da zamana ihtiyacı olduğu bu günlerde, kâbus gibi yaşadığımız 13 yılın ardından, hep birlikte artık, önce huzur ve sükûnete ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda da yoğun stratejik konumumuz nedeniyle de acilen önümüzü görmeye, yakın vade planları yapmaya, yaralarımızı sarmaya, en başta da iç ve dış devlet güvenliğimizi sağlama almaya şiddetle ihtiyacımız vardır.


            Kendi adıma kafamı taktığım tek konu ise; bir toprak kaybına uğramadan, sürekli ısıtılan bu Kürdistan kazanını, üstümüze boşalmadan hudutlarımın dışına nasıl taşıyacağımdır. Bu nedenle de bir Kemalist olarak ilk önce, yüce önder bugün yaşıyor olsaydı, acaba bu sorunu nasıl çözerdi diyerek, ona empati oluşturup işe başlardım mesela. Ve aynı bağlamda da hemen analizlerimi yapar, çözümleri önceliklerine göre sıralar ve bu bağlamda arkadaşlarımla da hemen tartışmaya otururdum kuşkusuz.

            Bana vereceğiniz Bayram harçlığı da kursağıma oturur kardeş. Şayet anavatanımda “Ben de Türk’üm diyemeyen” vatan hainleriyle aynı havayı teneffüs ederek yaşayacaksam. Hele de toprağımda bir takım beslemeler, vatan sevdalısı emekli subaylarımızın bile üstüne yürütülüyor ve “Sizi saydılar mı ulan! Çakma etniğinizin a..sına koydurtmayın” demek de o kafalara ilaç olamıyorsa artık.

            Bakın ABD li herifçioğlu, ordusunun başına bir savaşçıyı getirmiş. Aman ne iyi diyelim. Belki bizimkilere yine çuval geçirmeye kalkarlar da, yükselen adrenalin değerleri, ordumuzun kurumuş damarlarına yeniden kan pompalar belki. Uyuyan maymunlar ülkesinin, üstlerine ölü toprağı serpilmiş iki ayaklı bireylerine de, belki yeni bir hayat öpücüğü olur bu ivme, kim bilir.


            Hepsine ilaveten ayrıca çok da iyi bilirdim ki; kendi hudutlarım içine konulacak bir Kürdistan ayağı, yakın bir gelecekte, bir Ermeni kampusuna veya Büyük Ermenistan masalına da dönüşürdü mutlaka. Bir de işin Türk’le dövüşmeden ve kanını dökmeden toprağına oturarak onun yüz karası olmak meselesi olurdu ki; bununsa asla yenir yutulur yanı olmazdı işte. Çünkü kafamı kaldırıp sokağa çıkamazdım da o zaman…
                                                                     
Serendip Altındal

Video Kanalım