28 Eylül 2019 Cumartesi

SORUMLULUK YA DA..


            Şartlar gereği yine eğri otursak da; ama en azından doğrularla kalkalım yerimizden. İnsan hiç kaotik bir ihtilaf halinde olduğu bir ülkenin liderinin ayağına gider mi? Yani kan davalını davet edersin, isterse o gelir senin ayağına. Demek ki o kadar ciddi ve endişeye mahal bir durum yoktur bu ikilinin arasında. Yoksa bizim büyük birader, BM gerekçeli bir toplantıya icabet ediyor olsa dahi, hiç kendisini riske sokar mıydı? Duy da inanma.

            O halde birileri birilerini ha babam kandırmaya devam ediyor olsalar gerektir. Daha başından itibaren durum bu değil miydi aslında. Yoksa etkileşimli parodi olarak genelleyip defalarca yazdıklarımız, hep boşuna mıydı? Ki bunu hiç sanmıyorum. Zira görüyorum ki dün ne dediysek bu gün de odur. Yani eski tas eski hamam. Hamamın kurnası, tası, havlusu ve takunyesine kadar bile değişen hiçbir şey yok.

            Meşru kimliğini, dolayısıyla da otonomisini kaybeden Mehmetler ordusu; sorgusuz sualsiz, yeri ve işi olmadığı cephelerde nöbete devam ettikçe ve Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi cepheden cepheye sürüklendikçe, nasıl olsa milletinin gündemi eksik olmayacaktır. Amaç da esasen bu, yani yenmemesi gerekenleri de millete oldubittiyle yedirtmek değil midir? İyi de neler oluyor, nereye doğru koşuluyor. Niçin, ‘yahu biz ne yapıyoruz’ diyen sesleri duymuyoruz hala.

            Veya sesleri çıkıyor da bizim mi haberimiz yok. Çünkü bugün ordunun en tepesindeki kurşun askerin haykıran sessizliğini, ne var ki kendisinden başka duyan da yok. Artık sivil de olan ve bir sivil, bir resmi takılan bu birader, günlerdir sabrımızı zorlamayın diyor ve diyor sadece. Çık da ortaya bari bir Yeniçeri atraksiyonu yap en azından; ama bir ileri iki geri adımla, millet de biraz hareket görsün hiç olmazsa.

            Elbette kimsenin bir yere girdiği de gireceği de yok. Ya da göstermelik bir yürüyüş yaptırılacak ordumuza, işte hepsi de bu olacak sadece. Dostlar alışverişte görsün anlayacağınız. Bunun senaryosuna ise USA da, Trump’ın sözde ve kendisiyle konuşmadan dostluk paktını pekiştirdiği Erdoğan’la beraberce ve kapalı kapılar ardında, son ayarlar çekiliyor nasıl olsa. Ve bu mealde yeni bir ‘van minit şovu’ daha izledik.

            Sisi protestosuyla karışık, Filistin politikası nedeniyle İsrail’le de restleşen Erdoğan; sanki eşinin de önceden işaretini verdiği gibi Hilafeti üstlenme konusunda, İslam Dünyasının terörizme pirim vermeyen münevver kanadını da kafaya almak üzere, Natenyahu ve arka plandaki baş Oğlan Trump’ın sessiz rol aldığı yeni bir CIA senaryosunda, görev almış olduğu algısını bizde uyandırdı nedense yine. Hatta diyebiliriz ki şayet Kış ortasında Orta Doğuda, yeni bir Arap Baharı daha olup da bazı ön gübreli bahçelerde güller açmaya başlarsa, sakın şaşırmayın.

            Doktorlar ve diğer sağlık ekipleri Güney hudutlarımıza transfer ediliyormuş falan, filan. Milleti oyalayan göstermelik gelgitler bunlar. Yani saf Mehmet nöbette, milletse uykuya devamda. Teşkilatçı kıvrak dansözler de kendileri çalıp kendileri kıvırıyor,  milletin yer almadığı sahnelerde.

            Diğer yanda eski AKP atıkları da şimdilerde şantajla ballı görevlere atandırmaya başladılar kendilerini. Ee keser döner, öyleyse onların da ellerindeki kozları oynama zamanıdır anlaşılan. Ve şimdi eski sabıklar en son parsalarını toplarken, Reisleri için de kara kara düşünme zamanı gelmiştir artık.

            Parsacıların son örneği, Egemen Bağış denen dünün AKP rüşvetdaşı ve çığırtkanı da, bu furyada bugün Prag elçisi yapılmıştır. İbretlik bir vakıa daha anlayacağınız. Bakın yanan, dönen, parıltılı ve dört çakarlı ampul Partisi, kendi kendisini ne vahim, ötesinde de gülünç hallere düşürdü.

            Lakin vay be! Hepsini bırak da Devlete bak sen! Yazık sana, böyle mi olacaktın sen, daha Şehitlerimizin kanları kurumayan anavatanımda, iki sene şerefimle askerliğini yaptığım ve bu hizmetin parayla da satın alınamadığı yüce Devletim. Ne ki AKP ‘benden sonra tufan’ diyemez artık ülkemizde. Bundan sonra söyleyebileceği, hatta söylemek zorunda kalacağı ancak, erken seçim lafı olacaktır. Bu da en yakın günlerde tecelli edecek gibi gözüküyor. Çünkü bunu biz değil, matematik söylüyor.

            Yakın gelecekteki hedefi ise, tek Parti iktidarını artık unutup, en fazla da, yeni FETÖ yapılanması başlıklarını kullanıp, FETÖ virüsünü diğer partilere ve fırkalara bulaştırarak, oluşan kargaşada, yeni Hükümette MHP doğrultusunda bir koalisyon safı oluşturup yer alabilmek olacaktır sadece.

            Son indislere bakılırsa CHP de, kurulacak Hükümetin diğer ayağında yer alacak bir koalisyona hazır gözüküyor. Şimdiden söyleyelim ki AKP ile yapılacak bir koalisyon, önce de CHP’yi bitirecek çıkmaz bir yoldur. Çünkü AKP zaten bitmiştir ve kaybedecek bir şeyi de yoktur. İşte böyle bir tutum, tam da inkılapçı özüne geri dönüş umudu vermeye başlayan CHP’nin, yolunun sonunu göremeyeceği demek olur.

            Yani milliyetçi safta olan, hele de temel kurucu bir inkılap Partisinin bundan sonra AKP ile ortak bir paydası olamaz, olmamalıdır. Olsa da bu adamı belki öldürmez; ama süründüreceği de kesindir.  Tabii milletin de böyle bir gitti Gülsüm, geldi Gülsüm Hükümetinden ne fayda sağlayacağı ise artık yorumlarınıza açıktır.

            Ekonomi-Politik beceriksizliğin ülkeyi erozyona getirdiği bu son durumda, yeni bir çark edişle bırakın oturmayı, Trump’ın kucağına dahi yaklaşmak, küllen AKP ve Reisleri için sonun başlangıcı olan kıyamet düdüğünün çalması demek olacaktır. Veya Erdoğan ile arkadaş olduğunu söyleyen Trump’ın o halde, terörist ordusunu kapımızın önünden çekmesi ve milli misakımız içindeki çakma Kürdistan projesini rafa kaldırması gerekmektedir ki bu dostluğun bizi de ikna eden somut bir değeri olabilsin.

            Avrupalıların her iktidarın suçuna halkın da iştirakçi olduğuna inanmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Haksız da değillerdir hani.  Aslında her şeyin, hatta en mütecanis Devletlerin bile bir ömrü vardır. Bunun doğrulayıcısı ise geçmiş ve geleceğin tek sahibi olan tarihtir. Ve tarih ebediyete kadar varları, yokları hep not düşmeye ve bu notları da arşivlemeye devam edecektir.

            Asla gözardı edilmemelidir ki uluslar, Devletlerinin sorumsuzluklarının da sorumlusudurlar. Ve ancak kendi Atatürk inkılaplarını yapabilen ve onu koruyabilen uluslar, ebediyete kadar Devletlerini de yaşatabilme hak ve imkânına sahip olabilirler…
                                              
                                               Serendip Altındal




19 Eylül 2019 Perşembe

KADER ORTAĞI..


            Dün olduğu gibi bugünde bizden bile acil olarak, bütün komşularımızın, yine Atatürk gibi bir lidere ihtiyacı, hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Çünkü Atatürk sadece bizim değil başta kadim komşularımız olmak üzere bütün mazlumların da lideriydi. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sözü; hele de Atatürk gibi bir ilkeler ve ülküler adamının ağzından çıkıyorsa, bu gerçeği bize ne kadar da anlamlı ve ikna edici anlatıyor değil mi?

            İnanın şayet Atatürk bugün yaşıyor olsaydı; başta Türk Dünyası olmak üzere Asya ve Avrupa’da önce güvene, sonra da huzura kavuşurdu. Çünkü korkusuz bir özgüvenin olduğu yerde, huzursuzluk asla barınamaz. USA ya ise böyle bir Dünya da usluca ve edebiyle yer almaktan başka da bir çıkar yol kalmazdı. Aslında USA’da özgürlük yoluna çıktığında, samimiydi. Lakin bugünkü imajı, artık bu dünyaya yakışmıyor.

            Hele Wilson’un ‘Cemiyeti Akvam’ projesiyle, ümit de vaat ediyordu aslında. Ne var ki birinci Dünya harbinin harp zengini, ikincisinin de galibi bir güç Devleti olunca, bu gücü kendi menfaatleri bileşkesinde kullanan çıkarcı ve doymak bilmez Siyonist, liberal emperyalist parababalarının ihtirasları; bugün kendi geleceğini de, dünyanın geri kalanıyla birlikte; ama belki de medeniyeti bitirecek yeni bir Dünya harbinin eşiğine getirdi.

            Hepimizin ve kendi azınlığı tarafından soyulan mütevazı Amerikan vatandaşlarının da tek mekânı olan güzel mavi gezegenimizi, tanrı korusun demek kalıyor bize de. Ve bu yozlaşmış Amerikan varlığına tahammül ise, gerçekten hepimizi aşan bir lüks haline gelmiştir ve bunun fazlası da abesle iştigaldir bundan böyle artık.

            Bugünkü endişe verici durumumuza gelince: 27 Mayıs İhtilali, aslında kaçırılmaması gereken bir fırsattı, yarıda kalan Atatürk inkılabının bitirilmesi bağlamında, şayet ihtilalin başında Atatürk hamurunda bir lider olabilseydi. Demek ki her doğruya birden sahip olmak mümkün değil, hep bir veya birden fazla eksik kalıyor ne hikmetse.   

            Lakin o dönem hukukçularının askeri darbeyi haklı bir ihtilal meşruiyetine taşıyan raporu; bugünde aksi kabul edilemeyen ve dünyada emsali de olmayan evrensel bir hukuk belgesidir. Ve her türlü eleştiriye karşı panzehir de olan bu belge, aslında bugün de fazlaca ihtiyaç hissettiğimiz, 1961 anayasasını da inşa eden gerekçe olmuştur.

            O halde gelelim şimdi 2020’ye: O günlerin 60 devriği DP Hükümetiyle aynı metodolojik oligarşik-demokrasi bileşkesinde ki AKP Hükümetinin de; umuma açık yüzme havuzu talimatlarından farkı olmayan doldur boşalt KHK’larıyla hele de Türkiye Cumhuriyeti gibi bir büyük Devleti yönetebilmelerine imkân yoktur.

            Ve elbette kendileri de bu durumun farkında olmalıdırlar. Öyleyse devamda ısrarın da kendilerine, sadece zarardan başka da bir getirisi olmayacaktır. O halde 1960 da olduğu gibi adamlığına güvenen bilhassa da anayasa hukukçularının ciddi olarak çıkıp ‘durun bakalım artık’ diyebilmeleri gerekmektedir. İşler daha fazla da şirazesinden çıkmadan ve çok daha radikal önlemlere gerek kalmadan. Bu nedenle de 1960 dönemi, özellikle ibret alınması gereken bir olgu değil de nedir.

            Yeni ya da revize edilmiş bir 1961 anayasasına ve bu doğrulta karar alabilecek tam bağımsız bir milli Hükümete, her zamankinden fazla ihtiyacımız olduğu günlerde böylesi bir müdahaleyle, yere düşen Devlet büstünün tekrar kaldırılıp saygın mihrabına geri konulması gerekmektedir. İnanın ki bu güncellenmeye, artık vurgun yeme günleri yaklaşan mevcut Hükümetin ihtiyacı çok daha fazladır.

            Anayasada ki değişmez veya değiştirilemez maddeler esası aslında bir kendini aldatmacadır. Öyle ya, adamlar yandaşları yundaşlarıyla geldiler, azınlıkken ekseriyet oldular ve referandum da kadük olunca, değişmez maddeler de değişiverdiler. Şimdi kısmen de olduğu gibi. Ne olacak o zaman. Yani oligarşik Hükümeti devirmeden, hangi bağımsız hukukçunuzla yasal revizyon yapabilirsiniz ki artık.

            İşte bu nedenle de anayasa yapılmadan önce kuvvetler ayrımının değiştirilemezliği eskiden olduğu gibi yeniden güven altına alınmalı ve orduya da gerektiğinde, 1960 da olduğu gibi kaotik durumlarda Hükümete müdahil olma hakkı tanınmalıdır.  Yeni anayasa da bilhassa da bu maddeler vurgulanmalıdır. Özetle de Ordu-milletin millet tarafı, ordu tarafının daha fazla itibar kaybına da asla müsaade etmemelidir. Yani hukukçu da millettir, dolayısıyla da anayasa bundan böyle artık cevherine puntalanmalıdır.


            Bu arada iktidar ortağı Bahçeli, ‘Erdoğan çekilirse iç harp çıkar’ diyor. Eğer bir iktidar ortağı böyle bir ifade kullanıyorsa, anayasal bir suç işliyor olmalıdır kanımca. Bahçeli Türk milletinin kardeşine silah doğrultmayacağını bilmiyorsa, nasıl milliyetçidir? Hükümete artık yol göründüğünde; kapının önünde aport tutulan terörist köpeklere mi kapıyı açmayı düşünüyor yoksa? Pekiyi ondan sonra kendilerini nasıl aklayabileceklerinin de hesabını yapıyor mu acaba???

                                                                       Serendip Altındal



12 Eylül 2019 Perşembe

SATHI GÖZLEM..


            İdlib, Afrin, YPG, PYD, PKK falan derken kapımızda bekleyen kılıç artığımız teröristler, artık içimizde icraata yönelmek üzere hudutlarımızda mevzilendiler. Öyle ki emperyalistler bu birikimi,  bundan sonra ki planları dâhilinde, ülkemize karşı da bir tehdit unsuru yaparak önünün açılmasını isteyen Erdoğan’ın eline büyük bir koz verdiler.

            Hala, bu belanın da müsebbibi olan AKP İktidarının kuyruğunda kaldıkça, kapımızın önünde bu beslemelerini boşuna bekletmeyen USA haramisinin, yakında bunları içimize salmak için gün saydığını da hiç akıldan çıkartmamak gerekiyor. Bir de bunları içimizden cımbızla ayıklamaya kalkarsak, seyredin siz Dünyayı. Bu seyir de altından mı, yoksa üstünden mi olur, kişisel göreceliğe bağlıdır artık.

            Ondan sonra bir de Çekiç Güç köprübaşlarını, yol kavşaklarını vs. tutunca; eh artık en iyisi daha fazla söylemeyelim de moral bozmayalım, arkası da bize kalsın. Yalnız bilelim ki gücü, gücü yetene bir baskın senaryosunun, ana baba günlerimiz için hazırlanmakta olduğu da gün gibi ortadadır.

            Eski Roma fobisini yüzyıllardır taşıyan Yahudi, şimdilerde USA ile ittifak içinde geliştirmekte olduğu Akdeniz ve Kürdistan projelerine bel bağlayarak, aynı bağlamda yeni Roma Metropolü olarak öngördükleri İstanbul bileşkesinde, eski Roma fobisini, yeni Roma hobisi yapma gayreti içindedir. Bu zincir projeler paketinin, ne kadar elle tutulur ve açılır olup olmayacağını, nasıl olsa en yakın günler, ister istemez gösterecektir.

            Bir yanda emperyalist kulvarda hal ve gidiş bu yönde iken, İstanbul’un Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları alelacele ve elbirliğiyle gönül koyarak, gümbür gümbür mütevazı vatandaş İmamoğlu’nu, Belediye Başkanlığına atayarak, yılların AKP saltanatına da son verdiler.

            İşte bu İmamoğlu şimdilerde harikalar yaratıyor ve yaratmaya da devam edeceği anlaşılıyor. Bütün suiistimalleri tarifsiz bir ciddiyet ve sorumluluk bilinciyle ortaya koyarken, vatandaşların sevgi ve hayranlıkları, kendisine giderek katlanıyor. Demek ki vatandaş son 17 yılın yolsuzluğu ve adamsızlığında öyle bunalmış ve doğru adama hasret kalmış ki şimdi bulduğunu da neresine koyacağını bilemiyor. Yani aklı erdemin sosyal psikolojisi anlayacağınız.

            Aydınlar, doğruyu bilen, adil, ahde vefa sahibi, düşünen ve araştıran insanlar demektir. 1950 seçimleri galibi Menderes’in meclis açılış konuşmasında, bir defa bile kurucu ve kendi siyasi varlığının dahi nedeni olan yüce Atatürk’ten bahsetmeyişi, aydın kitle tarafından, karanlık geleceğini de tayin eden en büyük etken olarak kabul edilmişti.

            Şimdi ki AKP iktidarı ile - ki onlarda eski DP nin devamı olduklarını beyan etmişlerdi - 1950’lerin DP iktidarı arasında fazla bir fark yoktur aslında. Bunlar da netice itibarıyla Atatürk ve Türk kavramını inkâr ettikleri için, DP ile aynı kaderi saatleri çalınca ister istemez paylaşacaklardır nasılsa.

            Çünkü 14 Mayıs seçim zaferini en büyük inkılap olarak betimleyen ve bugün bile hala devam eden Atatürk inkılabını elinin tersiyle iten Menderes, makûs kaderini daha yolunun başında kendi eliyle yazmıştı. Ve sonunda da ceman korktukları başlarına da geldi esasen.

§ Menderes, yıllarca Halk Partisinin Halkevleri Müfettişi olarak çalışmıştır. Kendini bu işe, tam ve yürekten vermişti. Kendisi de Halkevleri kurmuş, bunların açılışında nutuklar vermişti, bu hizmeti tam 15 yıl sürdü. Meselâ Aydın Halkevinin 1950’daki açılışında şöyle konuştu.
«Milletimizin yükselmesi yolunda her ihtiyacı gören ve sezen Büyük Gazi, içtimai hayatımızda, kültür hayatımızda, çok derin bir boşluğu ve çok şiddetli bir ihtiyacı da görmüş, bu boşluğu dolduracak ve ihtiyaca cevap verecek bir tesis ve teşekkülün esasını kurmak, temellerini almak şerefini de kazanmıştır.»
Halk Partisi üyesi ve partinin Halkevleri Müfettişi iken, Menderes’in görüşü» inanışı buydu. Hâlbuki Millet Meclisinde ve 4.V.1951 de, “Başvekil olarak nutkunda Menderes, Halkevlerini şöyle vasıflandırıyordu:
«Halkevleri, Halk odaları kurmak, gençlik teşkilâtını ele almak, Faşistçe düşünce ve telakkilerin mahsulüdür. Bunlar, içtimai bünyemiz içinde tamamıyla abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv halindedirler.» (İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali– Ş.S. Aydemir s.184)

Yukarıda ki çelişki, Menderes’in iki ruhlu kişiliğini (ikircikli) gösteren çok tutarlı bir tarihi belgedir mesela ve bu da size çok iyi tanıdığınız birini anımsatmıyor mu? İkilinin, kişilik, icraat ve kader uyumlarına da ortak bir empatiyi çağrıştırmıyor mu?


Son olarak Mardin de Özel Harekât Şube Müdürünün öldürülmesi, ister istemez dikkatleri Çekiç Gücün üstüne çevirdi. Çünkü terörün giderek daha fazla dikkat çekmesi amacıyla, üst rütbeli ve liyakat adamlarımızı hedef almaya başlaması ve bunda da netice alması; bu olayların Çekiç Gücün çevreye intikalinden sonra artmaya başladığı da dikkate alınınca, ancak profesyonel bir enformasyon ve yönlendirmeyle açıklanabilir. Yoksa tetikçi baldırı çıplaklar sürüsünden, böyle organizasyonlar beklemek pek olası değildir.

Nasıl da yapay bir oldubitti darbesiyle ve hemen ardından yağmur gibi yağan KHK’larla Ergenekon’un ardından milli ordu eğitimi de iğdiş edilince ne günlere geldik değil mi dostlar. Hoş bunları daha 16 Temmuz'da da yazmıştım amma... Bedii Faik’in bile ‘bu millet bu Devlete yakışmıyor’ dediği bizim millet, Şeytanının tokadını yiye yiye sonunda ve artık mevtayı bulacağını idrak ettiğinde, aklı başına gelecek herhalde.

Teknoloji hayli ilerledi. Artık Okyanusların diplerinde bile tarihi kazılar yapılıyor. Her yerde açılan hidrokarbon kuyuları, çeşitli ve sayısız yapılar için yapılan kazılarda vb. ön Türk tarihiyle ilgili kim bilir ne bulgular elde ediliyor. Lakin bunların açıklandığını hiç duydunuz mu? Sadece bizim ülkemizde yaptığımız kazılarda ele geçen bulgularla, lütfen veya usulen ilgileniyorlar.

Şimdi düşünelim o halde! Şayet toprakların altından kendi olası tarihleriyle ilgili tarihsel bulgular ortaya çıksaydı, bizim tarihimizi bile kendilerine mal edenler, kim bilir nasıl yaygara yaparlardı. Demek ki kendi tarihimizi bile derinleştirmek ve gerçek Dünya uygarlığını da ortaya çıkarmak, yine bize kalıyor. O zaman ha gayret gardaşlar. Çünkü misakı vatan için önce sathı müdafaa, sathı müdafaa içinde de önce sathı gözlem gerekir…
                                                          
                                                                         Serendip Altındal



3 Eylül 2019 Salı

YAPAY DEVLET..



            Bana göre Atatürk inkılabının mihenk noktası, Devletçi bir milli kapitalizmdir. Çünkü bizim gibi Avrupa sanayi ve fikri kalınma devrimini kaçırmış, 150 yıllık bir uykudan sonra ancak ikinci Meşrutiyetle, modern Dünyaya gözlerini açabilmiş bir Devletin, başka da milli bir kalkınma modeline yönelme lüksü de yoktu. Dolayısıyla Atatürk de bu en doğru modeli uygulamıştı ülkesinin şartlarında.
           
            Öyle ki; bundan sonra da önce, Devlet korumacılığını yarı yolda bırakarak milli kaynak ve sanayimizi emperyalist Devletlerin tensiplerine terk eden angaje siyasilerden, sahte sanayicilerden biran önce kurtularak, Atatürk inkılabını tamamına erdirmek üzere, milli kalkınmamızın kaldığı yerden yoluna devam ettirilmesi acilen sağlanmalıdır.

            Ancak ondan sonra ve eğitilen milli sanayicilerle birlikte ve tam bağımsız bir stratejiyle, liberal kapitalist düzenden söz etmek mümkün olabilir. İşte bu doğrultuda Atatürk inkılabını terkedildiği noktadan tekrar ayağa kaldıracak sihirli ele sahip ve milli bir Hükümete hiç olmadığı kadar acilen, ihtiyaç vardır. Ve bu sayede, yeniden Dünya Devleri arasında yer alabilmemiz mümkün olabilecektir ancak.

            Yalnız bu işler için aynı bağlamda; yapay İslam paradigmasını, yani menşei belirsiz lakin Vatikan vaftizli terörist İslam himayesini terk etmiş, çevre ilişkilerinde en doğruyu bulmuş, yurtta sulh cihanda sulh zırhına bürünmüş bir Devleti elbette şiar aldığımızı, bilmem tekrar söylemeye gerek var mıydı?

            Buna rağmen hiç unutulmaması gerekense, bu yeni Hükümetin, Cumhuriyetimizin bin bir meşakkat, bühtan ve dökülen kanlarımızla yerine koyduğu tüm milli kazanımlarımızı, AKP Hükümetinin iktidar yılları içinde babalar gibi yok ettiğini de düşünürsek; bu büyük hasarı da sil baştan yerine koymak zorunda da kalacak olduğudur.
             
            Yani Devletin yeni sanayi fabrikalarını iğneden ipliğe kadar kurup, eskileri revize edip yeni olanlarıysa tam millileştirerek yeni veya eski sahiplerine nominal değerlerle ve faizsiz uygun geri ödemelerle teslim edip, usulen ve hakça vergi ödemeleriyle de, kendi hazine tahsilatını geri alması gerektiği, bilhassa vurgulanmalıdır.


             Bu bağlamda da serbest liberal kapitalist; ama yabancı sermayeye haraç ödemeyen bir milli ekonomik sistemin, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi önünün açılması gerekmektedir.

            Yani amaç, Atatürk’ün de formüle ettiği gibi Devlet desteğiyle bütün zirai, ticari ve sanayi kalkınma için gerekli tüm alt yapısal desteği sağlayarak, bütün faaliyetlerin, araç ve gereçlerin, tam bir düzen ve nizam altında o ilk inkılap ruhuyla, adil ve hakça milli ve özel teşebbüse devrinin sağlanması olmalıdır.

            Sonra da her şeyin ki sistem kusursuz, tam ve istence uygun olarak, salt milli işleyinceye kadar da Devlet kontrolünün eksiksiz uygulanması elzemdir. Şayet işçi eğitimine ve milli üretime katkı sağlayacak yabancı sermayenin de sisteme girmesi isteniyorsa; yabancı sermayenin yerli ve sözde ortak birlikteliğine, asla ve zinhar izin verilmemelidir. Dolayısıyla milli müteşebbis yabancı sermayeye ancak rakip olmalıdır, sözde ortak değil. Ve hiç yadsınmamalıdır ki ancak bu düzen, atalet uykusuna dalmış inkılap ateşini, yeniden alev haline getirecektir.

            Bu görüş ilk Cumhuriyet döneminde de savunulan lakin değeri pek kavranamayan, inkılapçı kadro hareketlerinin de özeğidir aslında. Atatürk, İnönü gibi mümtaz Devlet adamlarımızdan sonra ne yazık ki ekseriyeti vasıfsız, liyakatsiz,  idraksiz, demagog ve sadece kendi menfaat ve ikballerine yönelik siyasilerin keyfi ve başıbozuk idarecilikleri sayesinde, ne yazık ki bu günlerimiz yaşanır olmuştur. Lakin elbette bu da ülkemizin kaderi olmayacaktır. Ve bugünlerde tarih olacaktır kuşkusuz.

            Nato dâhil bundan sonra da yabancı ordularla yapacağınız ittifaklarda şayet ordu Komutanlığınız Korgeneral seviyesinde kalırsa, ordunuzun diğer ittifak Ordularının Orgenerallerinden hep emir alan durumunda kalacağını da biliyor musunuz bre Şahinler. Bu da çook düşünerek tek başınıza aldığınız bir karar mı? Yoksa başkalarına mı ait bu dâhiyane fikir. Sizin Reisiniz var, alışıksınız emir altına. Lakin Liderini de kendisi seçen Türk Milleti, acaba öyle mi?

            Muhalefetin ısrarlı konu mankenliği ve Erdoğan’ın Başbuğluğunun yakında ülkemin ipini çekecek sinsi birliktelikte olduğunu, ne zaman anlayacaksınız acaba? Ülkemiz yabancı komuta kademesi altında eyaletler bileşkesi olarak, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kimliğini kaybettiği ve YAPAY DEVLET konumuna indirgendiğinde mi?

            Devletimize o zaman Yeni Amerika da denmeyeceğine göre, ne deneceğini de bir düşünüverin bir zahmet. En iyisi siz vasıfsız demagoglar, bugüne kadar en iyi yaptığınız işi, kalan sayılı günlerinizde de yapmaya devam edin de, hiç olmazsa ballı maaşlarınızı, masallarınızla, en azından meddahlar gibi biraz hak etmiş olun.

            Kapitalist, liberalist, emperyalist üç ayrı adam gibi görünse de aslında tek bir emperyalist yumruğun bileşkesidirler. Karşılarındaki Sosyalisti şaşırtmak için üç ayrı sanal hedef algısı yaratırken yine de, ağır ve emin adımlarla hedefe yaklaşan bilge Sosyaliste, sonunda savaşı kaybedeceklerinin de bilincindedirler neresinden bakılsa.

            Feyzioğlu’na gelirsek: Bana göre kendisine Sarayda, düşündüğüm ve beklediğim konuşmayı, Cumhuriyetin bir Baro Başkanına yakışır üslupta yaparak, 30 Ağustos gününün bütün vakarı ve dik duruşuyla bir Atatürk ve Cumhuriyet çocuğu olduğunu da ortaya koyarak, bütün hukukçuları ve vatandaşlarını temsil etmek düşerdi. Ve bunu da yapmıştır.

            Esasen Saraylı hazırun ve orada ne aradıklarını bilmediğimiz Arap misafirlerin de belki duymayı pek beklemediği, ama asla da yadsıyamadığı, hukukun tarafsızlığı vurgusu da tam yerine nokta atışı oldu. Sayın Feyzioğlu, Sarayda kendisiyle birlikte kurumunu da başarıyla temsil etiği için kendisini kutlamak yakışır bize de. Ne var ki milletin Vekili geçinen birileri, Feyzioğlu’ndan Sarayda neredeyse silah çekmesini bekliyorlardı herhalde. Öyleyse bu nasıl bir etik siyaset ve nasıl bir anarşist mebus anlayışıdır.

                                                           Serendip Altındal



23 Ağustos 2019 Cuma

CEVAPSIZ SORULAR..


            Yaşamakla, yaşamamak arasındaki kılcal olgunun farkındalığından uzakta kalarak geçirdiğimiz son dönemin taşıdığı algıya göre; Türkiye’mizin Avrupa, Asya ve Amerika arasında halen de, Sevr döneminde olduğu gibi bir paylaşım ülkesi olarak kabul gördüğü anlaşılıyor.

            Baksanıza, en değerli gücümüz olan ordumuz ve milli kaynaklarımız bile birkaç besleme ve emperyal planlı ayak oyunuyla saf dışı bırakılmadı mı? Bu demektir ki, milli müktesebatımız bağlamında bundan sonra karar verme hakkına sahip olacakları ilhamını da bizden almış olanlar, ne isterlerse bize yapabileceklerini de düşünüyorlardır şüphesiz artık. Ne ki Atatürk döneminde aynı ilhamı kesinlikle almamış olduklarını da, asla yadsıyamazlar.

            Hele aynı bağlamda, Erdoğan iktidarını başımıza süs olsun diye getirmediklerine göre! Herhalde böyle düşünmekle de yerden göğe kadar haklı olmalıdırlar. Öyle ya biz onlara bütün yolları açıp, imkânları yaratıp, ne istedilerse de vermedik mi? Ve böylelikle de biz hasımlarımıza; daha başından itibaren milli müktesebatımız üstünde oynanan ve oynanacak olan bütün entrikaları, sineye çekmiş bir görüntü vermiyor muyuz?

            Sıkıntılarımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de üstüne yangın belası çıktı. Ülkemizin en değerli orman alanları, peş peşe yakılmaya başlandı. Aynı paralelde ise Demokrasi tramvayı içinde Güneydoğumuzda, demokrasi nimetlerinden(!) aşırı nemalanan HDP’li Belediyeler, kendilerine tanıdıkları otonom iradeye dayanıp, eyaletleşmeye doğru ilk adımları atarak, milletin parasını ve rızkını sorgusuz, sualsiz, onun kanına susamış emperyalist lejyonerlerine, peşkeş çekmeye başladılar. 

            Daha BOP projesi yola çıkarken ve ‘çok güzel şeyler olacak’ denirken, bir gün bunların olacağı da belli değil miydi? Kuruluşundan itibaren bölücü teröristle işbirliği yaparak, esasen anayasaya karşı gelen bir Partinin, serbest seçim hakkı dahi kurucu Anayasamıza göre yasal olmazken, sandıktan çıkanların da azledilerek yerlerine kayyum atanması da aynı şekilde bir yasal ihlaldir.

            Yani şimdi Devlet haklı olduğu halde; ama iki defa yasa ihlali yaparak, Dünya kamuoyu önünde haksız duruma da düşmüştür. Böylesi ahmaklık ise ne görülmüş ne de duyulmuştur. Oysa bu Parti daha yolun başında kapatılsaydı, şimdi adı bile çoktan unutulmuştu. Gel de Stalin’i anma şimdi. Bölücülerin alayını temizlemiş olan Kafkas Moğol’u, ülkesinde bölücü amaçlı bir Partiye, seçilme hakkı verecekti ha! İşte buna sadece gülünür. PKK bölgesinden oy umudunuz, bakın sizi ne hale düşürdü Efendiler! Yalnız bilin ki sadece sizler kendinize güldürmüyorsunuz.

            Bu kaotik durumdan, muhalefetin can damarlarına kadar kuruyan mefkûre anlayışının ve inkılapçılığının da aynı hazin iflası, birlikte sorumludur. O halde milli insan kaynağımızın bu kahredici ataletinin ana nedeni nedir. Yoksa sadece tek neden, kaynağın, 1950’lerden itibaren, bugünde tavana vuran ve eğitim mucizesi olan Köy Enstitülerimizden başlayarak; gün be gün yok edilen milli eğitimi midir sadece! Ne oluyor, nereye gidiliyor, ne yapılmak isteniyor!

            Yoksa hepsi, bütün yaşanan Kurtuluş mucizesi hayranlık uyandırıyor ve hala mazlum Devletlerin de ideali oluyorken; ülkemizde Atatürk’ün yüce onur mücadelesi ve inkılaplarına ne oldu? Hepsi buraya kadar mıydı? Ki hiç sanmıyorum. Öyleyse nerede benim aslan yürekli yiğit vatandaşlarım, Emmioğullarım. Çünkü bu sorunun cevabını, sadece onlar verebileceklerdir.

            Böyle evham yazıları mı yazmak zorunda kalacaktık bu güzel vatanımızda. Emperyalist İngiliz bir zamanlar sömürgesi olan Çin’e, ülkeyi terk ederken de afyon savaşları vs. gibi müdahalelerle, çok zarar vermiş; ama yine de kovulmaktan kurtulamamıştı. Tarihçileri H. C. Wells bile bunun nedenini; ‘Çin şartlarını ve idealini bilen bir İngiliz’e karşın,  herhangi bir İngiliz’in bütün bildiklerini bilen 100 Çinli vardır’ sözüyle ifade etmiştir.

            Bütün bu insanlık özürü müdahalelerle, provokasyonlarla, uyuyan ve bir zamanlar, bugün Türkistan denilen, Doğudan Batıya bütün orta Asya’yı işgal eden Göktürk bayrağı altında, bugünkü topraklarının da sahibi olduğumuz ve o zamanlar büyük Göktürk Devletini, Saraylarına ajan kadınlarını sokarak, çeşitli entrikalarla Doğu ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye bölen Çin, uyandırılmış ve şimdilerin haşmetli konumuna yükselmiştir.

            Bugün artık İngiliz’in değil; ama bütün AB’nin gücü bir Çin’e yetebilir mi? Peki biz Türkler bugün onların da üstünde Dünya’nın en büyük tek gücü olabilecekken, bugün neden bizi, bir zamanlar Türk’ün vasalları olanlar bugün fersah fersah geçtiler. Sizin de anladığınız gibi, işte hep bu zaaflarımız ve ikbal düşkünlüğümüz yüzünden.

            Bakın alıcı gözlerle çevrenize, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Aynı ikbal ve kadın entrikaları, Batıda Atilla önderliğindeki Hunlarımız ile Roma arasında da yaşanmıştır. Bütün Avrupa Kıtası Türk vasalı olmuşken, önce Atilla ve kardeşi Bleda arasına sokulan ve bazı Hun – Hun adını Romalılar takmıştır - Komutanlarına ikbal dağıtan Ortodoks entrikalarıyla, Hunların – ki asılları Deşti Kıpçak’ın Kıpçak Türkleridir - hızı, giderek ordunun ve birliğin dağılmasıyla kesilmişti. Bugün de aynı şeyleri yaşamıyor muyuz acaba? Yoksa Türk’ü kim durdurabilir ki?

            Atatürk’le bir emperyalist Kurtuluş savaşı veren Türkiye, Atatürk’ü de örnek alan Çin’le bir tutulamazsa da, Çin’in bizi fersah fersah geçtiği de yadsınamaz. Biz de ise doğru başlamış lakin maalesef yarım bırakılmış Atatürk inkılap devrimi tamamlanmadan, özgün ve bağımsız bir kalkınma mümkün olamaz.

            Diktatör denilen ve iki milyon insanı telef eden Stalin bile rejime sağdık bir milliyetçi olduğu için ülkesini, senelik %20 üstünde istihsal ve milli hâsıla artışıyla bugünkü erişilmez konuma taşımıştı. Ve şayet Stalin olmasaydı, bugün Rusya da bir AB sömürgesi veya tarih olacaktı muhtemelen. Öyleyse böyle diktatöre can kurban.

            İlk Çağların genetik Türklerinin provokasyonlara karşı ne kadar hassas, alerjik ve iş bitirici olduklarını belgeleyen sayısız örnek vardır. Buna rağmen neden Çin olamadıkları ise ancak, Çinliler gibi dar bölgeye yerleşik lakin bir gün patlamaya hazırlanan bir bomba olmadıklarıyla izah edilebilir. Çünkü Türkler asla yerinde durmaz göçer, dar alanlara sığamaz ve sürekli yeni topraklar keşfeder onları sahiplenirlerdi.

            Yani ehil olmayan bir lider emrine asla giremeyen mental ve özgür ruh yapılarıyla elbette Çinli de olamazlardı. Beğendikleri bir mekânda kalınca da zaten çok büyük Devletler çıkmıştır hep ortaya. Sonuncusu da 650 yıllık Osmanlıydı. Bakmayın Osmanlı adına. Osmanlı da, iğneden ipliğe, çıradan çöpe Türkoğlu Türk bir Devletti aslında. Her ne kadar bazı ansızların işine gelmese de. Ne var ki tarih hep gerçekleri söyler.
             
            Ve bir gün ülkemde, neden Erdoğan mefkûresinin bitmek zorunda olduğunu açıklayacak bir insan bile bulunamayacakken, Erdoğan mefkûresiz ligini açıklayacak sayısız tarihi belge bulunacaktır her yerde.

            Doğumuzda kurularak ve Hopa’dan Karadeniz’e çıkması planlanan büyük Kürdistan(!) projesine, bırakın bizi; ama önce Rusya’nın alışılmışın da dışında bir itirazının olması gerekir. Çünkü bu yeni durum, Batı emperyalinin Ukrayna’yı bile aşan büyük bir manipülasyonunun göstergesidir. Rusların ona nasıl cevap verdiği ortadadır. Ve bu durum en fazla da Rusya’yı tehdit eder. Buna rağmen itirazı olmayacak bir Rusya’nın ise artık Devler sofrasında yeri de kalmamış olacaktır.

            Arada sırada bir takım cüceler Kralın soytarıları gibi her fırsatta ortaya çıkıp, boylarına bakmadan koca Dev Atatürk’ü, Menderes, Özal, Demirel vs. gibi çapsızlarla mukayese etmiyorlar mı? Hani teşbihte hata olmaz; ama altın evlilik yüzüklerini geri dönüşümsüz hurdalığa fırlatıyor sanki bunlar. Ne diyelim, artık çok geç olsa da, Allah bunlara da biraz akıl versin. Zira sonları çok karanlık gözüküyor.


            Feyzioğlu’nun vaktiyle Erdoğan’la yarım kalmış bir hesabı vardı. Bana göre Sarayın davetine bütün Barolar Birliği adına icabet ederek, bütün hukukçuları temsilen Saraylılara ve vatandaşlarına duymaları gereken mesajları vermesi çok yerinde olacaktır. Şimdi artık bu beyanların bir milli misyona tekabül edip edemeyeceğini bekleyip göreceğiz. Öyleyse top artık Feyzioğlu’ndadır.

            Birbirinden farklı ve uzak noktalarda neredeyse otomatik bir zamanlamayla çıkarılan orman yangınları, ortalıkta fazla da tetikçi gözükmediğine göre, sanki havadan dronlar ve yüksek teknoloji ürünleriyle yapılıyor intibaını veriyor. O halde soru şu olabilir: Kullanılması bile profesyonel bir eğitim gerektiren bu araçları, terörist çapullara kim veriyor veya daha doğrusu da, kim bizatihi onlar hesabına kullanıyor. Bu meyanda ise hani rüzgârın getirdiğini de hesaba katarsak; acaba Çekiç Güç ne işe yarıyor(!) dostlar…

                                                           Serendip Altındal














17 Ağustos 2019 Cumartesi

KAOS KAVŞAĞINDA TARİHİ MİSYON..


            Tanrı bile Evren üzerindeki hakkını izhar etmiyorken; bazı ölümlü iki ayaklıların, ne badireler geçirmiş şu Dünya ya sahip olma sapkınlıklarına ise ancak gülünür. Binlerce yıllardır bu emeli hiç ardına koymayan Homosapien, sonunda her zaman başını taşlara vurmak zorunda kalmış ve tarihin gayya kuyusunda yok olup gitmiştir. Ne ki her zaman da bir yenisi çıkmıştır ortaya.

            Ve yeni sapkınlarda aynı temayül ve ihtirasları doğrultusunda bok yolunda helak olup gitmişlerdir. Lakin insanoğlu denen Şeytan/tanrı yine de bu kayıplardan hiçbir şey öğrenemez. Hey tanrı, ne salak şeydir aslında, şu insan denilen mahlûkun. İyiki bir de akıl vermişsin ona. Ya bir de vermemiş olsaydın ne olacaktı kim bilir.

            Akıl dediğimiz kafamızın içindeki tutanak mübaşirine, sormadan, ona danışmadan alelacele yaptığımız işlerin hep elimizde patladığı da tecrübeyle sabittir. Buna rağmen o mübaşire danışmadan rastgele yaşayanlar, acaba nasıl yorumluyorlar kendi hayatlarını diye de hep sormuşumdur kendime.

            Öyle ya bakın, USA markalı Çekiç güç tam tekmil Şanlıurfa da. Oysa bizim bu çekiç gücü, çok iyi analiz etmiş olmamız gerekmiyor muydu? Hele de Irak, Libya ve Suriye felaketleri daha sıcakken. Eh artık şimdi o bölgemizden başlayarak Batıya doğru, Türkiye Eyalet bayrakları da yavaş yavaş dokunmaya başlayacaktır artık.

            Öyleyse ‘sabrımızı test etmeyin’ diyen birilerinin avazları, Batı rüzgârına kapılıp Ağrı dağında buhar olup yok oldu anlaşılan. Esasen iktidar yaftalı iktidarsız beyinlerden, daha fazlası da beklenemezdi. Arkadan gelecekleri avucumun içi gibi öngörebiliyor olsam da, onları yazmaya inanın, ne elim ne de gönlüm yetiyor.

            Madenler meselesi, yabancı ve farklı görüşler, anti milli yorumlar kervanına kaptırılmayacak kadar ciddi ve bağlamında milli bir meselemizdir. Kaz Dağları veya Ördek Bahçeleri, ormanları falan derken, dikkat edilmesi gereken ilk hususun; milli madenler istihsalinden elde edilecek ana gelirin, önce kimin Devlet hazinesine akacak olduğunun, biran bile gözardı edilmemesi olduğudur.

            Kara gün rezervimiz olan Hazine altınımızı bile, kuyruklarına tutunarak yol almaya çalıştığımız beslemeler, İngiliz’e – ki kimdir bu İngiliz – teslim ettiler.  Yani ciğerimizi bile kediye teslim etmediler mi bunlar? Biz de oturmuş milli madenlerimizden bahsediyoruz hala. Amma da abesle iştigal hani yaptığımız. Yalnız unutulmasın ki yaptıkları yapacaklarının asla garantisi değildir Türk milletinin. Çünkü sağı, solu hiç belli olmaz anlayacağınız.

            Sözün özü; bizim milli kaynağımız bizim milli hazinemize akıyorsa mesele yok.  Yoksa derdimiz daha da artmış demektir kısaca. Amerika’nın güçle korkutma siyaseti artık ölüm uykusuna yatmıştır. Şimdi sırada kalbi tekleyen Doları vardır artık. Yakında o da tedavülden kalkınca, Amerika için hala Dünya liderliği, birinci temayülü olarak kalacaksa, bundan böyle bütün varlığını ortaya koyup, total bir savaşa girmekten başka bir çıkar yolu kalmayacaktır. Bu da esasen en son hatası olacaktır bu Dünyada.

            Ya da yine aşağıdan alıp, birinci Dünya Harbinde olduğu gibi hazırlanabilmek üzere zamana oynayacak ve yeni bir Baharı bekleyecektir. Yalnız bu dönemde ise Liberalleriyle tek parça halinde kalabileceğinin de hiçbir garantisi olmayacaktır artık. Yani nereden bakılsa durumu pek iç açıcı değildir yakın gelecekte biraderin.

            İşte ister istemez bir gün Dünya insanını yeniden düzene sokacak olan tarihi devinim, yine icraatını yapacak ve bu Dünya’nın toprakları, tüm hayat varlığı yine gelecek nesillere, dolayısıyla da sadece tanrıya kalacaktır. Yani ‘vay gidene mi’ dersiniz, yoksa ‘bak şu konuşana mı’ bu da size kalmıştır artık dostlar.

            Yalnız bu arada insanoğlu da kendisiyle kavgalı olmamalıdır. Çünkü bu Dünyadaki gerçek dostu aslında yine kendisidir. Bir misal verelim; Şayet milli halterci Naim Süleymanoğlu kendi rekorlarını peş peşe kırmaya kalkmasa, sadece başkalarının rekorlarını egale etseydi, muhtemelen kalbini genç yaşta bu kadar zorlamayacak ve hala şampiyon olarak bugün de yaşayacaktı şüphesiz. Ve şimdi kendisi gibi başarılı olabilecek milli sporcularımızı da yetiştiriyor olacaktı. İşte bu da kendisiyle statik mücadele halinde ve ihtiraslarına dur diyemeyen bütün muhterislere kapak olsun.

            Bakanlıkların bir bir Ankara’dan ayrılıyor olması, giderek eyaletlere dönüşümün de habercisidir aslında. Böylece Cumhuriyet Devletimiz giderek adım adım elimine edilerek parçalanıyor. Biz ise afakla dans ediyor, önümüze atılan gündem çerezleriyle birbirimize kadeh kaldırıyor, avunuyoruz. Bu arada bozuk düzenden bir o kadar sorumlu olan muhalefet ise, içi boş rüyalarla güzellik uykusuna devamda ısrar ediyor, etsin bakalım, nereye kadar!

            Akıl taşıyan herkes kendisinin peygamberidir aslında. Lakin ne hikmetse bunu bilmez veya böyle düşünmez ve hep başkalarından bir lider arar kendisine. Belki de milletine ‘hepiniz bir Atatürk’sünüz’ diyen Atatürk, bu hususu en güzel ifade edendir…


            Erken seçim olsun mu, olmasın mı paradoksu üstünde dikkatle durulması gereken bir meseledir. CHP tarafına göre erken seçim, giderek kendi batağında boğulmakta olan AKP’ye can simidi atmak olur. Hâlbuki AKP kendi ipini çekmektedir nasılsa. Eko-politik bir kaos kavşağında ve dizlerinin üstündeki Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmak içinse ancak, yeni bir Sivas Kongresi bileşkesinde kurulmuş acil bir milli Hükümete ihtiyaç vardır.

            İş bu safhaya gelince de, gerçekte CHP içinde de ilk önce, kuruluş ilkelerine dönüşüm kaçınılamaz olacaktır. İşte bu tarihi revizyon da ülkemizin gelecek müktesebatı bağlamında, çok ihtiyacımız olan ve dört elle sarılmak, onu korumak zorunda olduğumuz tarihi bir misyonun miladı olacaktır…
           
                                                                       Serendip Altındal



10 Ağustos 2019 Cumartesi

GÖRECELİ TASAVVUF..


            Ön Türk atalarımız, güneşi tanrılaştırmakla (Tengri) ne kadar isabet kaydetmişler değil mi? Çünkü gözle görülür; ama elle tutulamaz varlığıyla güneşimiz, bu âlemde bizim varlığımızdan sorumlu tek enerji kaynağımız ve yaratanımızdır. Ve bir gün enerjisi tamamen soğurulup, o da kendi karadeliğinde yok olurken, beraberinde bütün uydularını da canlı, cansız küllen kendi karadeliğinde tanrı maddelerine ayrıştıracaktır. Ve hepimizin kaçınılamaz sonu, sönen güneşimizle ayni anda gelecektir. Yani kader yazgımız aslında birdir.

            Meğerki bir başka güneş sisteminde o zamana kadar bir koloni kurabilmiş olalım. Tabii oralardaki güneşleri de sonunda ayni akıbet beklediğinden, anlaşılıyor ki insanoğlunun bu evrende sonuna kadar var olabilmesi, ancak sistemden sisteme sıçramakla (kaçmakla) mümkün olabilecektir. Ne acıklı bir durum, kendini dev aynasında gören zavallı insan adına!

            İşte bu durumda da bizler için, artık bizimkinden başka güneşlerin, uyduların, evrenin veya tüm kâinatın herhangi bir kıymeti harbiyesi kalır mı o zaman. Yani bizim güneşimizden ya da varlık nedenimizden sonra, ondan sonrası ise artık tufandır bize dostlar. Acaba bu tespitlere, Sam Amcanın torunu ve dağ eşkıyası ile metres hayatı yaşayan Trump ne derdi. Hele de kadim dostu(!) Türkiye’nin hudut güvenliği için, 32 kilometreyi bile çok gördüğü bu günlerde.

            Demek ki ön atalarımız bilim kurgusal ve uhrevi varlıklara, peygamberlere pirim vermemekle, onları varlık nedeni görmemekle bilimsel, determinist ve bizden çok daha ileri ve akılcı insanlarmış. Onlardan bir şeyler öğrenemediğimize göre, bunca yıl boşuna yaşamışız meğer. Bundan belki milyonlarca yıl sonra da, bir takım pozitivist yaklaşımların dışında ilk yaratıcı hakkında, vaktaki başka sistemlerde de onu arıyor olsak da, Tengriden öğrendiklerimizden fazla bilgi sahibi olamayacağımız, belki de bu evrensel özlemin değişmez tek kuralıdır.


            O halde doğru olanın sahibi Türk’ü yok etmek değil, yüceltmek gerekir ki insan nesli de birlikte yücelebilsin. Harp en mazlum insandan bile sırası geldiğinde gözü kanlı barbar bir vahşi yaratabilir. Çünkü nefsi müdafaa ateşi sizi teslim aldığında var kuvvetinizle önce canınızı sonra da cananınızı kurtarmak zorunda olduğunuza iman etmişsinizdir artık. Çünkü cananınızın canı da, ancak sizin ki kurtulmuşsa var olacaktır. Hâlbuki toplu mekânımız olan evrenimizde, daha öğrenecek olduğumuz o kadar çok şey var ki.

            Mevcut paradigmalar bolluğunda Ortadoğu’ya baktığımızda, aslında şimdilerde onunla yatıyor, onunla kalkıyor olsak da, iştirakçilerin hepsinin gerçekte birbirlerinden çekindiğini ve içlerinden birinin önce kesin bir çözüme yönelmesini beklerken; ama nedense turbo-siyasetin de kilitlendiğini anlamakta zorlanıyoruz. Ve bu durumda ani kararsızlık veya ani bir ters kararın, neler getirip neler götüreceğini bilemiyoruz. Hatta bakarsınız çok şeyler beklerken, total bir atalet sessizliği sarmalında sükûtu hayale uğramamız da pekâlâ mümkündür.

            Hani kavgada nasıl ilk vuran kazanırsa, taraflar için öyle bir durum da söz konusudur. Ve bu bileşkede en sıkıntılı ve tamamen nefsi müdafaa durumunda olan bizim, ilk yumruğu vurma hakkımız da bakidir laf aramızda hani. Ve kimse de neden vurdun diyemez aslında bize. Lakin Ortadoğu’nun bir sokak kavgası mizahını aşan çok ciddi bir konumu olduğu da asla unutulmamalıdır. Çünkü yanlış kararlar ve eylemlerin arkasında yeni bir Dünya harbi sorumluluğu veya sorumsuzluğunun da gizlendiğini kesinlikle yadsıyamayız.

            İşte bu nedenle de Ortadoğu’da, bütün oyuncular top çevirip duruyorlar ya zaten. Tamam, da bu işin sonu nereye varacak o zaman. Dolayısıyla bu konuda şimdilik kesin öngörülerde bulunmak hatalı olur. Herhalde sadece birinin bile hatalı pas vermesi, topu kendi kalesine sokacak gibi gözüküyor. Bakalım önce kimin sabır taşı çatlayacak.


            Kıbrıs gazı konusunda ise Türkiye ile antlaşma sağlamayan Yunan’ın; anlaşıldığına göre emperyalist ittifakçılar yine başını yiyeceklerdir. Tıpkı vaktiyle Yunan Ege’si vaatleriyle başını yedikleri gibi. Yalnız bu da sonunda Yunan’ın, tekrar aklını başına devşirerek dost ve düşmanını daha iyi tefrik etmesiyle sonuçlanır elbette yine.

            Bölgenin teknik, ekonomik, siyasi ve stratejik özelliklerine girip kafalarımızı fazla karıştırmadan, çözümün salt sebep sonuç ve önce de bölgesel Devletlerin yararı, zararı bileşkesinde ele alınarak, bölge halklarının anlayacağı nitelikte açıklanması da, belki de bu yüzden çok önemlidir aslında. Tabii şayet milletimizi de arkamızda görmek istiyorsak. Ki bütün var olmuş ve olacak zaferler için de bu husus kaçınılamazdır.

            En samimi dileklerimle, bütün okur ve dostlarıma, mutlu gönül aydınlığında Bayram günleri yaşamalarını, yürekten temenni ediyorum…

                                                                       Serendip Altındal