22 Nisan 2018 Pazar

HUZUR BAYRAMI..


            ABD, seçimlere OHAL ile gitmeyin diyerek Demokrasi faziletlerinden yeni örnekler vermeye kalkıyorsa; bilelim ki sadece kendisinin anladığı çakma demokrasinin arkasında yine pusuya yatmış demektir. Öyle ya kendisine boşuna BOP eş başkanlığı misyonu yüklemedikleri Erdoğan’ın, her ne pahasına Başkanlıkla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunu dahi neredeyse emperyalist varlığı adına eline geçirecek olması, yedi düvelle bir arada başaramadıkları SEVR oldubittisini, ülkemin üstüne tek başına giydirmesi bağlamında, Erdoğan’dan beklentilerinin de ötesi değil de nedir.

            Bu sebeple de aldatmayalım birbirimizi demek, herhalde en akıllı söylem olur bizler için. Nitekim Seçim sonunda beklenen gerçekleşirse; Ortadoğu, Avrasya ve aşağı Asya’yı kontrol edebilecek teknolojik, eko siyasi ve istihbarı geniş bir alanda kurulacak ABD+İsrail kökenli bir koridorun, çakma Kürdistan yaftası altında oluşmasını beklemek, tüm etki altında kalacak ülkeler hesabına hiç de hayalcilik olmayacaktır. Eh ondan sonra artık, İpekyolu ve Dolar’ın sıfırlanması projelerinin de yeni bir Bahara ertelenmesi kaçınılmaz olur artık.

            Suriye’nin Kuzeyindeki zeytin dalımızın yapraklarını kıpırdatacak, muhtemelen de seçim sonrasına kadar, Fırat’ın Doğusuna kadar uzanan hiçbir esintinin olmayacağı, işte tam da bu nedenle beklenmelidir artık. Ki yeni Türkiye manda Devletinin de temelleri atılabilsin. Bu hesaba göre de Erdoğan Başkanlığı eline alınca, müptezel biraderlerin çantasında ki keklik olacaktır nasılsa.

            İşte şimdi de Bahçeli’nin danışıklı ön bildirgesi ve Erdoğan’ın 10 dakikada verdiği ve hemen de terminlediği(!) Okeyi ile de BOP ’un son perdesi, fiilen başlamış oluyor artık. O halde sıkı durun, bilhassa da siz muhalefet. Belki de sonuncusunu yaşayacağınız seçim antetli tarihi soyguna hazırlıklı olun o zaman. Bakalım nasıl başaracaksınız görelim. Duyarlı ve ahde vefa sahibi vatandaşlar elbette kendilerine düşeni nasılsa yapacaklardır. Onların hiç olmazsa reylerine, AB ve ABD de çoktan yasaklanmış olan ve bugüne kadarda defaten aksini yaşadığınız SECSİS ile tekrar nasıl sahip olabileceksiniz? Haydi, hayırlısı olsun bakalım. İnşallah aldanıyor oluruz.

            Son Referandum soygununda hala gözünüz açılmadığına göre, bu vatandaş sizlere nasıl güvenecektir. Çünkü hep aynı filmi izlemekten artık bizar olduk kardeşler. Ya bırakın bu işleri, bu sefil paryayı ya da bu defa sahip çıkın kimliklerinize de şaşırtın bizi artık. İktidarda kalabilmek için her şeyi benimsemiş olanlardan birisi de bu baskın seçimi, ‘Kurtuluş Savaşı’ olarak betimlemiş. Ne var ki kendi adına düşünmekle, teşbihte hata yapmış.

            Doğrudur gerçekten de Kurtuluş Savaşı gibidir durum. Her ne kadar eşanlamda olmasa da. Lakin Türk Ulusunun, ırzına, namusuna bile göz dikmiş emperyalist haramiler beslemesi, manda Devleti misyoneri AKP iktidarından kurtuluşudur aslı bu savaşın, biline. Köşeye sıkışan Harami gibi de ya hep ya hiç ruhsal depresyonu altında oldukları nedeniyle de, suçluluk korkusu sarmıştır her yanlarını artık. Dolayısıyla da her kötülüğü yapmaya müsaittirler ve dikkatle takip edilmelidirler.

            Aynı bağlamda söylemeden geçmeyelim. Ve muhalefet Lideri Kılıçdaroğlu neden Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymuyor diye de sitem etmeyelim. Çünkü yıllarını Devlet memurluğunda geçirmiş ve çoğumuzdan fazla Devletine hele de o en üst makama saygısı fazla bir insan olduğu kesindir. İnsan, dürüst, ahlaklı ve vicdanlı olunca da yanlıştan, hata yapmaktan korkacak demektir. O halde kendi kumaşında olan bir insan da, Cumhurbaşkanlığı adaylığını kendisi değil; ama partisi ve vatandaşlarının tensibiyle koymak zorunda olduğunu da elbette düşünecektir kuşkusuz. Bana göre bizim de bu düşünceye saygı duymamız ve empati oluşturmamız gerekir. Bırakalım öyleyse kararını kendisi versin.


            Çocuk kalplerini de unutmayan ve o kalplere Dünya tarihinin ilk çocuk bayramını armağan eden insan Atatürk’e, derin minnet içeren saygılarımı yolluyor ve torunlarım adına da hepinizin bayramını kutluyorum sevgili çocuklar.  

            25 Haziran’dan itibaren, üstüne zorla giydirilmeye çalışılan ve kendisini tarihin çöplüğüne gömmeye hazırlanan kara çarşaftan, onu paramparça ederek kurtulacağına inandığım yüce Türk Ulusunun, şanına çok yakışan bu çok özel HUZUR – ki çocuk huzurdur - Bayramını da kutlarım. Bakın Avrasya’ya, Asya’ya Türk’ün yaşadığı hiçbir yerde bağnaz ve kara çarşafı yoktur. Bütün mendeburların ve mendeburluğun yuvası haline emperyalist tasallutuyla getirilmiş Ortadoğu’nun kontrolü yeniden; ama bu defa laik ve Cumhuriyetçi Türk’ün himayesine geçmelidir ki huzur bulsun…
                                                                       
                                                                              Serendip Altındal



17 Nisan 2018 Salı

KARAMANIN KOYUNU..


           Koyununun postu gibi oyunu da sonradan ortaya çıkan ve Abdülhamit ile Erdoğan arasını duraklama Devriyle kıyaslayan mister Karaman, herhalde Osmanlı tarihini ya hiç okumadı ya da tersinden o da bir miktar okudu. Muhtemelen de tarihsel dönemlerin sadece başlıklarını okumuş olmalı mutlaka ki sapla samanı karıştırmış. 

           Duraklama devrinin atalet, uyuşukluk ve topuklarına kadar zafiyet içindeki liyakatsiz, harem Padişahlarıyla, perpetimobile gibi neredeyse kendi kendini şarj eden dinamik, yürekli, bataktaki bir ulusu yeniden ayaklarının üstüne diken Atatürk ve arkadaşları dönemini aynılama şaşkınlığı, garabet ötesi değil de nedir Allah aşkına. Ufak at da bari yutulur olsun. Ve daha fazla da söylemeyelim ki RTÜK(!) müdahil olmasın

Aslında böylesine sormak lazım; gerçekte yurdumun tüm kimsesizlerinin olduğu gibi senin de anan, baban olan ve diğer renktaşlarınla birlikte tek yaradılış nedeniniz iken; Cebinize de vatandaş kimliklerinizi koyan, sizleri dahi hatırı sayılır yapan,  yüce ve emsalsiz Atatürk Cumhuriyetini nasıl yok sayarsın. 

Ki senin ve meydanı boş bulan tüm senin gibi aymazların bile bugünlere kadar da aziz yurdun bağlarında, dağlarında özgürce at koşturduğunuz dönemdir. Osmanlı döneminde Cumhuriyet döneminde olduğu gibi serbest ve özgür olabilacekmiydin ya da yediğin içtiğin senin olsun; ama en az nankör ve uzun dilinden ötürü kelleni çoktan cellata kaptırmış mı olurdun acaba.


Adı üstünde İstiklal Savaşımızı ‘bir Anadolu asiler hareketi’ betiğiyle parafe eden Batılı, taraflı tüm yazar, çizer ve sözde tarihçiler karşısında, bu savaşın tamamen Türk tarafı adına haklı bir misakı milli savı oluğunu vurgulayarak, Türk Ulusunun varlığını, haklılık ve kadim yüceliğini ortaya koyarken de diğer aymazları hem şaşırtıp hem de eğiten, tarafsız ve bağımsız tarihçi Toynbee, o dönem Türk Ulusunun da takdirlerini kazanmıştı. Çünkü yüce Atatürk ve haklı İstiklal Davamız, Toynbee gibi başlangıçta hemcinslerine benzer bir Türk aleyhtarını bile tarafımıza çevirmişti.

İşte bu tarafsız, bağımsız, aydın ve örnek tarihçi ile o dönemlerdeki bileşkelerini dile getiren A. Emin Yalman’ın savaş sonrası anılarından yaptığım bir alıntıyı, sırası gelmişken yine aşağıda görüşlerinize sunuyorum. Çünkü kulak dolgusu olmayan; ama bizatihi yaşanmış tarihin belgeliği ve bilgeliği kadimdir. Birilerine kapak olması dileğimle…


§ Arnold Toynbee Bu sıralarda memlekete mühim zi­yaretçiler geliyordu. Ben, bunlardan hepsi ile temas arıyor, konuşuyor ve dost oluyordum. Başta gelenlerden biri Pro­fesör Arnold Toynbee idi. Londra Üniversitesi’nde Yunan parasıyla kurulan Bizans Kürsüsünün profesörü bulunan Toynbee, İngiltere’de eskiden beri Türklük aleyhinde bu­lunan belli başlı şahsiyetlerden biriydi. Harp yıllarında İn­giltere tarafından Ermeni meselesine dair neşredilen ve her tarafından bize karşı düşmanlık hislen taşan meşhur “Ma­vi Kıtap’ın meydana gelmesinde İngiltere’nin eski Washington sefiri ve kitabı hazırlayan komitenin başkanı Lord James Bryce’in yardımcısı sıfatıyla başrolü oynamıştı. İn­giltere’de Yunan hayranlığını yaratanlardan Oxford Üni­versitesinin eski Yunan Tarihi Profesörü Gilbert Murray’in de damadı idi. Manchester’da çıkan Türk düşmanı “Guardian” gazetesi, Yakındoğu’nun hali hakkında bir etüt yaptırmak ihtiyacını duyunca, tabii olarak Profesör Toynbee’nin üzerinde durdu.

Hâlbuki Toynbee İstanbul’a gelip ortalıktaki manza­rayı görünce, ilk işi, Yalova, Çınarcık ve civarında toptan yok edilmek tehlikesine maruz olan Türk halkının arasına bir Kızılay heyeti ile beraber koşmak ve onları muhakkak bir felaketten kurtarmak olmuştu. Bütün o civar halkı, o günlerin korku ve dehşetini ve kurtarıcılara karşı olan minnet borcunu hiç unutmamıştır. Toynbee bundan son­ra Türk istiklal Mücadelesinin İngiltere’de ne kadar yan­lış tanındığını gördü, doğruyu herkese duyurmak için bü­yük bir cesaretle kaleme sarıldı. Türk düşmanı “Manchester Guardian” hiç beklemediği bu yazıları aynen neşretmek büyüklüğünü gösterdi. Bu sayede İngiltere’de hakkımızda esen hava değişti. Yunanlılar küplere bindiler, Profesörü Bizans Tarihi Kürsüsünden azlettiler. Toynbee’ye İstan­bul Üniversitesi’nde bir tarih kürsüsü teklif edilmişse dc kendi memleketinde başka bir vazifeye geçirildiği için ka­bul edemedi. Bundan sonra yazdığı “Türkiye ve Yunanis­tan’da Batı Medeniyeti” adlı kitabında ve diğer eserlerinde tamamıyla objektif bir lisan kullandı ve Yakın ve Orta Doğa’da taşkın hareketlerin yalnız bir tek memlekette görül­mediğini ve zaman zaman bütün memleketlerde bunların örneklerine rast gelindiğini ileri sürdü.
Toynbee İle tartışmam Toynbee ile Türkiye’yi ilk ziyaretinden başlayarak ömrüm boyunca sıkı bir teması muhafaza ettim. İngiltere’yi her ziyaretimde kendisini ara­dım, Malatya suikastı sırasında bana gönderdiği mektup­tan sırası gelince bahsedeceğim Profesörle yalnız bir defa çatıştık. Avrupa Konseyi’nin Roma’da tertip ettiği bir yu­varlak masa toplantısına ikimiz de davetliydik. Toynbee, bu toplantıda, Batı medeniyetinin ancak bir Hıristiyan me­deniyeti olduğu, Hıristiyan olmayan milletlerin bu mede­niyetin şekillerini taklit ettiklerini, fakat ruhuna gireme­diklerini ilen sürdü. Ben de kendisine şu cevabı verdim: “Medeniyet, bütün insanların ortak malıdır. Ayrı ayrı top­lulukların buna hizmetleri zamana göre değişmiştir. Müs­lümanlık, ilk yayılış devrinde eski Roma ve Yunan medeni­yetlerinin eserlerini benimsemiş, Endülüs’te kendi prensip­leriyle beraber bunlara da dayanan bir idare kurmuştur. Gaflet ve cehalet içinde bulunan Hıristiyan Avrupası’nın kapılarını vurmuş ve kendilerine Aristo’nun eserlerinin manasını duyurmuştur. Osmanlı tarihinin parlak devirle­rinde medeniyetin en yüksek kıymetleri Osmanlı İmpa­ratorluğu’nda yaşanılmıştır. Medeniyetin en değerli sembolü olan dini toleransa asırlarca müddet yalnız Tür­kiye’de rast gelinmiştir. Avrupa’da otuz yıllık din muha­rebeleri esnasında Protestanlar Türkiye’ye aklın ve me­deniyetin bir iltica yeri, bir cenneti gözüyle bakmışlardır. Atatürk’ün, Türkiye’nin ölüm döşeğinde sanıldığı bir dakikada yürütmeye başladığı inkılap hamlelerine ve or­taya koyduğu örneklere ve bilhassa büyük bir cesaretle laikliği benimsemesine medeniyetin büyük bir zaferi gözüyle bakmak lazımdır. Asırlarca süren engizisyon ka­ranlıklarını unutarak, medeniyete bir Hıristiyan damgası vurmak, Hıristiyan olmayanlara eşit haklara sahip ortak­lar değil, sığıntılar gözüyle bakmak manasına gelir. Müstemlekeci ligin kötü bir maskesi olan böyle bir muamele tarzına kimse boyun eğmez. O zaman medeniyetin ica­bı olan karşılıklı saygı korunacak yerde, dünya boş yere iki düşman cepheye bölünmüş olur. Hâlbuki son iki Ci­han Harbi’nin acı derslerinden sonra yeni bir dünya kur­mak için aklı başında bütün insanların işbirliğine ihtiyaç vardır.”
Toplantıda bulunan eski Fransız Hariciye nâzırı Mr. Schumann bana hak verdiğini belirtti. Öğle yemeği için paydos yaptığımız sırada Prof. Toynbee yanıma geldi:
“ Beraber yemek yiyelim,” dedi.
Yemek masasında eski tanıdığım itidalli ve berrak gö­rüşlü Toynbee’yi karşımda buldum. Tatlı tatlı konuştuk ve bütün görüşlerde birleştik. Sonradan anladım ki bu parlak zekâlı büyük tarihçiye dinle ilgili sabit bir fikir zaman zaman misafir oluyor ve tarihi kendine mahsus bir zaviyeden tefsir etmek hevesine kapılmasına sebep oluyor.

                                                                        Serendip Altındal



12 Nisan 2018 Perşembe

YA SONRA..


            ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsü arasında – Türkiye’nin de bunlar arasında olması veya olmaması bir şeyi değiştirmez- oluşan emperyalist ittifak, giderek Ortadoğu ve dolayısıyla da Dünya sulhunu tehdit eden bir görüntü vermektedir. Çünkü bu bileşke Suriye, Türkiye, İran ve Rusya konjonktürlerini de yakinen alakadar ettiğine göre, atılacak herhangi bir yanlış adımın, yeni bir cihan harbi tehlikesi oluşturabileceğini de yadsımak zordur. Ne ki bu durum özetle de mağdur tarafın ‘beklemekle anlaşılır’ gamsızlığını, adam sendeciliğini de aşmıştır artık.

            Bilhassa da mevta Siyonist Rockefeller’in burslu talebesi küçük Siyonist Macron’un ‘Suriye Hükümetinin Gota’da kimyasal silah kullandığı belgesine sahibiz’ mealinde ki beyanı, Sedat Hükümetinin bu silahları bizatihi kullandığı anlamını taşımaz. Aksine emperyalist kaşalotların her zamanki emsalsiz yüzsüzlükleriyle, bu silahları bizatihi kullanarak; hem suçlu, hem de güçlüyü yansıtan paradokslarının yeni bir örneğini de teşkil eder.

            Dünya kamuoyu üstünde, bilhassa da çocuk ölümleriyle, soygunlarını meşru kılacak desteği sağlayacak çapraz algıyı, her zamanki gibi yaratmak isteyen emperyalist, bu eski numaraların artık geçmediğini, ne hikmetse bir türlü anlamak istemez. 


            Oyunun geneline baktığımızda; kaynakça fakir Avrupa, gittikçe fakirleşen ABD ve Musevi Siyonistlerin kaynakça zengin ve jeopolitik değeri yüksek Ortadoğu üstündeki ihtirası tükenmiyor ve tükenecek gibi de gözükmüyor. Trump’ın havsalaya sığmaz, elinde kimyasal silah olmayan Suriye’nin, olmayan silahını kullandığı gerekçeli yeni bir Haçlı seferi başlatılmak isteniyor şimdi de.

            Yakın geçmişte aynı oyunun Irak’ta Saddam’la oynandığı ve o zamandan bu yana Irak’ın artık dikiş tutmadığı ise çabuk unutuldu herhalde. Ki aynı oyunun şimdi Suriye’de oynanmak istendiği, özellikle de yandaş medya, bazı Dolar beslemesi STK’lar, Vekiller, Akademisyenler, dernekler, dergâhlar ve iş adamları tarafından vatandaşa unutturulmaya çalışılıyor.

            Bu stratejik çalışmaların yoğunlaşması ise tamamen AKP Hükümetinin 2019 seçimlerindeki her ne pahasına ele geçirmek istediği ve misyonu gereği de buna zorunlu olduğu Başkanlık sonuçlarına endeksli olduğu görüntüsünü veriyor. Çünkü şayet böyle sonuçlanmazsa AKP’nin tepeden tırnağına kadar de monte edilerek ipinin de bizatihi emperyalist patronu eliyle çekileceği tartışılamaz bir açıklıkla karşımızda duruyor. Yoksa siz hala Erdoğan’la, Trump ikilisi arasında danışıklı oynanan vodvile mi takılı kalmıştınız!

İşte bu durumlar herhalde kendilerinin de malumu olmalıdır ki; bir hayli endişeliler ve seçimlerden sonra tek otokrat güç olmak ve patronlarının istediği gibi de Güney Amerika veya Afrika tipi bir manda Devletine dönüşmek için ellerinden ne gelirse yapmaya da kararlılar.

Ne yaparlarsa yapsınlar; ama hüsranlı sonuca da şimdiden kendilerini hazırlasınlar. Her şeyden önce de Türk Ulusu bu gidişe yumruğunu vuracak ve son noktayı koyacaktır. Ya sonra; Başkanlarının 127 Milyar Doları olduğu söyleniyor. O elindeki paranın yarısına bile Afrika’da veya Dünyanın başka bir bölgesinde küçük bir Devlet bile satın alabilir. Pekiyi ya öteki yandaş ve yalakalar, münasip yanlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmektedirler acaba…

                                                           Serendip Altındal



3 Nisan 2018 Salı

SAHNELER..


           Terörün vatan toprağımızda devam ediyor veya ısrarla ettiriliyor olması, Ordumuzun Suriye’deki mevcudiyetinin de ister istemez nedeni ve güvencesi oluyor. Afrin, Menbiç vs. artık neresi, nasıl denk gelirse, bundan sonra da günah bizden gider. ABD ile de ipler isterlerse kopar. Paşa gönülleri bilir, gerisini de bunlara sebep olanlar düşünsün artık.

            SAHNE I

            Sayın Akşener’in Partisi, mevcut şartlarda Türkiye’mizin en güçlü muhalefet partisi olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. İşte İyi Partinin izleyicilerinin tamamının içeriye giremediği, acil uygulanan tramvay(!) partisi boykotu nedeniyle de on binlerin kongre mahalline bile ulaşamadığı; ama bütün engellere rağmen büyük coşkuyla kutlandığı parti Genel Kongresinden aldığımız izlenim buydu.

Yazmamış olmayalım ki; şimdi diğer partilerden, bilhassa da AKP’nin anti Erdoğan ve antiemperyalist milliyetçi kanadından da İyi Parti yönünde gelişecek kopmalar peş peşe beklenmelidir artık. Bunlara CHP tabanından da İyi Parti hesabına bir hayli artıların olacağı, kesinlikle hayalcilik olmaz. Çünkü gidişat bunu gösteriyor.

Şimdiden bekleyebilirsiniz ki; emperyalist ihtirasların da ağzını sulandıran İyi Parti, yeni manipülasyonların da hedefi haline gelmiştir artık. İnşallah çürümeden diri ve taze kalabilirler. Zira bundan böyle Erdoğan’ın yerine Akşener’in resminin yer alacağı sanki kesinleşmiş gibi duruyor. Buna da artık muktedirden bıkkınlığı tavan yapmış büyük çoğunluğun, eyvallah diyeceği açıktır. Umalım ki Vatana, Millete hayırlı olur.

Şimdi bütün mesele, alışık olduğumuz gibi emperyalist dış kaynaklarla acilen oluşturulması beklenen bağların, daha yolun başındayken parti yönetimi tarafından koparılması ve o bağlantılara mutlaka uzanacak olan ellerin sahiplerinin, derhal partiden ihraç edilmesi gerekmektedir. Ki başlangıç bütün toplumu kucaklayarak kalıcı olabilsin. Şayet bunu başarabilirlerse bizde şapkalarımızı saygınlıklarına çıkarabilelim. Ve yeni bir umut oldunuz, ‘hoş geldiniz Sayın Akşener ve arkadaşları’ diyebilelim.

Umalım ki İyi Parti CHP için de yeni bir itici bir motor olsun, çünkü CHP’nin buna ihtiyacı var diyerek, onu kaybetmeyelim temennisiyle şimdilik yetinmek istiyorum. Kongre salonunun önünde toplanan ve içeriye giremeyen binlerin yüzlerine baktığımızda, onların gözlerinde de bizimkilerde olduğu gibi umut kıvılcımlarının parıldadığını gördük.

Yani onlarda bizler gibi ikircikli menfaat kıpırdanışları taşımayan aynı göz ifadelerine sahiptiler. Prensipte ayrı partileri desteklemiş olsak da, aramızda müthiş bir ortak paydanın oluşu, şaşırtıcıydı. Bu vesileyle de milli duygularımızın pompaladığı ‘acaba ve nihayet mi’ demek ihtiyacında hissettik kendimizi. İşte bunları tespit etmem, bende bu yazımın da çıkış nedeni oldu…

SAHNE II

Ağzında aynı tempoyla sürekli çiğneyerek çürüttüğü sakızı fırlatıp aklın yoluna, Atatürk’ün altı okunun ışığı altında yeniden girmelidir artık CHP. Ve ikinci bir Ekmeleddin olayını aklının ucundan bile geçirmemelidir. Yoksa çok yazık olacak ve ahde vefa sahibi seçmeni ile birlikte, kahır ve hüsran sularında birlikte boğulacak, atılacak can simitleri dahi batıklara bir fayda sağlamayacaktır.

Bu durum ise hepimize karabasan olur ki bunu hiç istemeyiz. İyi Parti henüz bir erken doğumdur ve zamana ihtiyacı vardır. Yukarıda belirttiğim tehlikelere de açık ve deneyimsizdir. Biraz daha özgüven kazanması için, tam destekle önünün açılması lazımdır. Millet inanırsa bu destek de sağlanır. Ve CHP ile muhteşem bir ikili oluştururlar. Bu da iktidar demektir zaten.

Aynı bağlamda CHP, kapalı tuttuğu Atatürk şemsiyesini her koşulda tekrar açabilecek yegâne partidir aslında. O halde acilen de akıl cetvelinin doğrultusunda yerini almalıdır. Yönetimi ile birlikte atalet uykusundan derhal uyanıp, bünye içinde yapacağı acil bir iç revizyonla da tam bağımsız, doğru liyakat taşlarını ilk kuruluşta olduğu gibi tekrar yerlerine oturtarak, silkinmeli ve ikna yoluyla da tüm seçmenleriyle yeniden kucaklaşmalıdır.

İşte yeni siyaset perdesi bu iki sahnelik oyunla açılıyor. Zira AKP cephesi 16 yıldır bildiğiniz gibi orada her geçen gün umutsuzluk ve huzursuzluğumuzu körüklemekten başka da yeni bir şey yok. İşte bu bileşkede herkese iyi seyirler diliyorum…


SAHNE III

Eğri otur, istersen de amuda kalk; ama sonunda hep ayaklarının üstünde ancak doğrulabileceğini de sakın unutma. Yani eğri ile başladığın aklın yolu, seni sonunda daima doğru olan yolla buluşturacaktır. İşte sıkça kullandığımız aklın yolu da budur esasen. Ve bu yolun da asla başka sapağı yoktur.

Homosapien evladını emzirmesini kimden öğrendi sanıyorsunuz. Kuşkusuz ki hayvanlardan. Çünkü emzirme işini hayvanların insanlardan öğrenmiş olacağını aklın yolu pek kabullenemiyor. O halde insanoğlu insan gibi yaşamasını da önce hayvanlardan öğrenmiş olmalıydı.

Şimdi dini ve kitabı bir kenara koyup, lütfen biraz düşünelim. Veya Kuranın da defalarca önerdiği gibi biraz aklımızı kullanalım. O halde kâinat dediğimiz, evrenleriyle dört dörtlük sistemi yaratan ve tanrı olarak betimlenen büyük yaratıcı, acaba neden insanlara yaşamı öğretebilmek için hayvanları kullanmıştı. Şüphesiz bunun da bir hikmeti olmalıydı. Yoksa sonunda eşekler cennetine göçmeyi bekleyenler, acaba bir dahaki gelişlerinde hayvan olarak mı ineceklerdi Dünya’ya. Hep sorup dururum bunu kendi kendime…


Yukarıda iki sahnelik oyun demiştim. Lakin bir sahne de benden olsun istedim. Yani insan olarak tıpkı atalarım gibi at üstünde durmadan giden bir süvari gibi hissediyorum kendimi; ama nereye gittiğini bilmeden ölüm koşusunda sürekli atını süren. Oysa onlar koşuların sonunda vardıkları yöreleri daima erdem, uygarlık ve bilimleriyle tanıştırıp oralarda muhteşem Yeni Dünya İmparatorlukları oluşturmuşlardı.

Düşmanların Türk Birliğini yenebilmelerine imkân yoktu. Dolayısıyla da Türk’ü yenebilmeleri için onu mutlaka boylara ayrıştırmaları gerekiyordu. Şimdi de hedeflendiği gibi, düşmanları tarafından boylara ayrıştırıldıklarında ise kıçı kırık Emeviler bile onları zorla Tengri’lerinden, inançlarından edebilmişlerdi.

İslami tefekkürünü bile tarikatları eliyle elinden alan putperestler, defalarca canını ve mal varlığını da Haçlı (putlu) seferleriyle gaspa kalkmışlar, kendi varlığını bile korumaktan aciz olan Arap camiası ise var kalmasını bile tefekkürüne, erdem ve yüreğine borçlu olduğu Türk evladının, bugün de başının belası olmayı becermiştir. Acaba Zeytin Dalı nedir, nedendir sanıyorsunuz.

Atatürk Tük insanının dinine, imanına karışmadığı halde Hilafeti ilga ederken, yobaz tekkelerini, irtica tarikatlarını vs. neden yasakladı. Türk’ün bağımsız olmasını, kimseyle göbek bağı olmamasını ve Türk birliğinin içinde emperyalist düşmanların her daim yeniden ısıtacakları bir takım sönmüş ocaklar kalsın istemiyordu da ondan.  Herhalde bu nedenler ve çözümlerin doğruluğu bugün daha iyi anlaşılıyordur.

Ne ki Türk’lerin Atatürk’e kadar süren savruluş ve kendi özünü arayışları, Atatürk sayesinde tekrar yerine oturmuş ve bu günlere kadar da gelebilmiştir. Bundan sonrası ise artık yeni bir dirilişe muhtaçtır. Bu nedenle de yukarıdaki iki sahnenin bir arada mütalaa edilerek birbirine bağlanması, hayati önem kazanmıştır…

                                                                       Serendip Altındal



26 Mart 2018 Pazartesi

NÜKLEER GÜÇ..


            Ortadoğu’yu mesken tutmakta ısrarcı olan ABD, bu ısrarını yeni bir Dünya Savaşına yol açmadan gerçekleştirebileceğine inanıyorsa, işte bu gerçek bir absürt çelişkidir. Bu durumu uzaktan ve yorumsuz izleyen Medya dediğiniz ise, bir azınlığı tenzih etmek kaydıyla, esasen işin gırgırında, hak etmeden kazandıklarının kaygusundadır. Doğan medya ile Demirören medyanın, Doğan ayağının havlu atmasıyla, artık zorunlu hale de gelen bileşkesinden, bundan sonra da hanidir özgür olmayan bir Hürriyet bile çıkamayacağı gün gibi aşikârdır.

            Aydın Doğan’ın yaşından dolayı havlu attığı söyleniyor. Oysa yaşlandıkça öz değerler, ahde vefa, erdem, kimlik, kişilik gibi kavramlar pekişir, çelikleşir bilhassa da yaşlılarda. Meğerki öz hamur sağlam olsun. Aydın Doğan da ne yazık ki ruhunu maddiyatına teslim etmiş olanlardan biridir anlaşılan. Çevrenize bakarsanız her meslek grubunda iki kategoriye de uyan sayısız örnekler göreceksiniz.

Sırası gelmişken ve yaşlılardan bahsetmişken yazalım bari belki faydası olur. Kendisi de ruhunu (erdem, asalet) menfaatlerine teslim etmiş olanlardan biri olan ve 33 yıllık istibdadından sonra Sarayında tutuklu iken 10 Şubat 1918 tarihinde ölen Abdülhamit’ten, o zamanki yandaş medya da bile sadece küçük bir haber yayınlanmıştı. Yani şaşmaz kader onun da kapısını çalmıştı sonunda. O da gittiğiyle ve sadece tarihteki bir, iki paragrafıyla kaldı anlayacağınız.


            Afrin’in Doğusundan itibaren Kandil’e kadar uzanan alanda konuşlanan ABD terörist ordusu ile kaçınılmaz takışmamız, bizim milli meselemiz olurken; işportacı ABD için, orada açtığı pazarda satacağı, sadece yeni bir tezgâh emtiası olacaktır. O da şayet bölge insanları bu malı yiyecek olurlarsa tabi. Ki aklını artık kullanmayı öğrenen ve gözü açılan bölge insanlarının ise buna hiç meyli yoktur.

            Bu nedenle de ABD için hiç bir nefsi müdafaa niteliği taşımayan ve ana toprağından çok uzaklarda olan bu tehlikeli sulardaki mevcudiyetinin, kendi adına taşıdığı büyük risk ortadayken, çapulcu beslemelerini Afrin ve diğer bölgelerde olduğu gibi sarsılmaz Mehmetçiklerimizin karşısında, yine kaderlerine terk etmek zorunda kalacağı açıktır.

            Esasen ABD, en başta Rusya ve Çin’in, aşağı ve küçük Asya hudut kapılarındaki bu mide bulandıran oynaşmalardan ziyadesiyle rahatsız olduklarının ve o bölgelerde bir bağımsız Kürdistan antetli; ama aslında tescilli bir ABD/Israil varlığına asla tahammül edemeyeceklerinin de kuşkusuz bilincinde olmalıdır. Çünkü bunun aksi, yeni bir Dünya Savaşının kaçınılmaz tetikçisi olur ki bu da başta merkezi ülkeler olmak üzere bütün iştirakçilerin, toplu intiharları demek olacaktır.

            Tüm bu koşulların yoğunlaştığı zaman ve mekânda Erdoğan Hükümetinden hala bir milli çözüm beklemek, buna umutlanmak ise, Temmuz sıcağında Uludağ’da kar beklemekle eş anlam taşır. Bu durumda da milli çözüme, İstiklal Harbinde olduğu gibi ancak Türk Ulusunun milli birliğinin ortak tensibi ile ulaşılabileceği, bunamış idraklerin bile yadsıyamayacağı bir gerçek olmuştur artık.

            Yazgı ve çizgisi bol, boş mugalataları acilen terk edip, milli insanlarımızla, hayati önemdeki milli meselemize, salt milli gözle bakmamız, bundan böyle kaçınılmazımızdır. Hele de Başkanlıkla buluşan, ne mene bir seçimin kapıda olduğu ve bütün geleceğimizi tersyüz edecek bir ortamın, hiçbir Devletin seçim tarihinde yer almamış otokratik bir manipülasyonla ve bütün Demokratik haklarımızın kadük edildiği bir hazırlık çerçevesinde yapılıyor olması, asla kabul edilir değildir.

            Yoksa bu şartlarda oluşturulan bir seçimin tek bir kazananı olur ki aslında bu da kazandığını sanan, yeni Osmanlı rüyası içindeki müstevli için bile büyük bir kayıptır gerçekte. Bu durumda ise çaresizlikle günü kurtarmak adına boş safsatalarla dakikası bile kıymetli kalan zamanı boşa harcamak, havanda su dövmekle sadece eşdeştir. İşbu yazı kendilerini milli muhalefet kabul eden Partiler, siyasiler, resmi, sivil bütün milli ve milliyetçi kurumlarımız için yazılmıştır…


            İkinci Dünya Savaşından sonra, savaşın galibi ABD’nin yönetiminde, ekonomisinde posta başı olan Siyonistlerin baskısıyla kurulan küçük İsrail Devletinin varlığı bile bütün Ortadoğu’yu tek başına karıştırmaya yetmiştir. Sonra da Arap Baharıyla daha da büyüyen kargaşa, aslında AB’li olanlarının giderek aleyhine gelişmişken, ABD emperyalistinin nasıl işine yaradığı, menfaatine nasıl daha uygun hale geldiği de görülmektedir. Aynı bağlamdaki BOP Projesinin ve eş başkanlığının gerçek nedeni de açıkça ortaya çıkmıştır.

            Şimdi bu şartlar altında ki Türkiye’miz, özellikle ‘güç oyunu bozar’ prensibiyle, şayet Rusya ile olmayacaksa; Çin, İran, Kuzey Kore, Japonya vs. - ya da her kim ciddi ise - ile acilen bağımsız bir nükleer güç sanayii ortaklığına imza atmak zorunluğundadır ve bundan başka da çaresi kalmamıştır artık. Bakalım eş Başkan buna ne diyecektir?…

                      
            Hilafet konusunda da Atatürk hakkında birçok spekülasyonun yapıldığı bu günlerde, o günlerin canlı şahitlerinden ve Atatürk’ün sevdiği gazetecilerden birisi olan Ahmet Emin Yalman’ın anılarından derlediğim bir yazıyı aşağıda görüşlerinize sunuyorum. Sonuna kadar dikkatle okumanızı mutlaka öneriyorum…

            Harp cephesinde işin kolaydır. Çünkü düşmanın karşında ve sana da hiç muhabbetle bakmıyordur. Ne ki sivil cephede durum farklıdır. Çevrendeki ve sadece kendi nefsine faydası olan, hepsi de aynı gözler ve suratları taşıyan, riyakâr insanlar arasında dostu, düşmanı ayırman zordur. İşte Atatürk; istisnai dehasıyla bu problemi de aşmasını bilmişti elbette.

            Üniformasını çıkarttığında kendisini çıplak hissetmişti. Aşağıda ki resimde görüldüğü üzere, Erzurum Kongresinde, etrafındaki, azim ve kararlılıkları gözlerinden okunan yürekli milli birlikçilerin lideri olarak ilk sivil görevine başladığında, üstündeki jaketatayı bile emanetti. Allah gani gani rahmet eylesin. Ey yüce Türk evladı, o yattığın yerde, kristal ışık huzmen içinde ebediyen uyu.




17 Ocak 1923’de Ankara’nın İstanbul temsilcisi Hamid Bey’den bir haber geldi: İstan­bul’un altı gazetecisi Gazi tarafından İzmit’e çağırılmıştı. Belli başlı gazetecilerden çağırılmayan yalnız “Tasvir-i Ef­kâr” başyazarı Velid Bey’di. Pendik iskelesinde buluşacak ve küçük bir vapurla yola çıkacaktık.
İzmit’teki münakaşa konusu ne olacaktı? Bunu hepimiz merak ediyorduk. Benim hatırıma, Halk Partisi’nin kuru­luşu etrafında yükselen itirazlar geliyordu. Gazı belki de bunları cevaplandırmak, yarın hesabına tutacağı yolu be­lirtmek istiyordu.
İzmit’te sevimli Mutasarrıf (sonraki İstanbul Polis Mü­dürü) Sadettin Bey bizi karşıladı. Doğruca Sultan Aziz’in İzmit’e seyahati sırasında yapılan saraya gittik. Orada kar­şılaştığımız her şey, mühim hadiselerin arifesinde olduğu­muzu belirtiyordu. Büyük salonun bir tarafında bir kürsü vardı. Önünde Büyük Millet bir grup not almak üzere sıralanmıştı. Dr. Adnan Bey’le Halide Hanım’ın toplantıda bulunmak üzere Ankara’dan gelmiş olmaları da, olağanüstü bir şeyler cereyan etmek üzere olduğu hakkındaki kanaatimizi kuvvetlendiriyordu.
Akşama doğru Gazi, salona girdi, kürsüye geçti. Halide Hanımla Dr. Adnan Bey yan tarafta, biz gazeteciler ise karşısında yer aldık. Gazi, çok sevdiği annesini tam o gün­lerde kaybetmişti. Çok üzgün görünüyordu, yol yorgunu olduğu da göze çarpıyordu.
Konuşma şu sözlerle başladı:
‘"Size bir sual soracağım. Her birinizin cevabını ayrı ayrı anlamak istiyorum: Hilafet’in istikbali hakkında ne dü­şünüyorsunuz?”
Sıra ile suale cevap verdik. Hepimizin söyledikleri, İs­tanbul’un bütün İslam âlemine merkez olacak bir Hilafet şehri halini alması, burada aydın bir ruh taşıyan dini mües­seseler kurulması, İslam memleketlerinden binlerce öğren­ci ve ziyaretçi gelmesinin sağlanması tarzında noktalar üze­rinde duruyordu. Gazi, bizi sabırla dinliyordu. Cevapları­mız yarım saat kadar zaman almıştı. Sözlerimiz bittikten sonra Gazı’nin ağzından şu sözleri işittik:
“ İsmet Paşa’va bu bahsi açtığım zaman o da sizin söy­lediğiniz tarzda şeyler söyledi, fakat hepiniz aldanıyorsu­nuz. Hilafet’in mutlaka kökünden İlga edilmesi lazımdır.”
O salona birdenbire yıldırım düşmüş gibi bir his duy­duk. Hilafet’in ilgası gibi bir fikrin her hangi bir kimsenin hatırının kenarından geçebileceğini düşünmek bile kudreti­mizin dışında bir şeydi. Bunun dokunulmaz, lüzumlu, ilga­sının imkânsız bir şey olduğu fikri eskiden beri zihinleri­mizde yerleşmiş bulunuyordu. Bir Katolik topluluğuna Pa­palığın ilgasından bahsedilse, ne gibi tepki uyanabilirse biz de o yolda bir tepkinin etkisi altındaydık. Şaşırmış kalmıştık.
Mustafa Kemal Paşa dedi ki :
“Sözlerimin sizde tereddütler, itirazlar yarattığını görüyorum. Hiç sıkılmayın, içinizi bana serbestçe dökün. İşin her safhasını beraberce aydınlatalım. Bu düşünceyi candan benimsemenizi ve inanarak yazacağınız yazılarla bu ıslahat hamlesinin zeminini hazırlamak üzere bana yardımcı ol­manızı istiyorum.”
Sözüme Atanın cevabı Birer birer itirazlarımızı söyledik. Gazi hepimize uzun, inandırıcı cevaplar verdi. Bu arada ben de dedim ki:
“Bu memlekette bir mutaassıp hoca grubu var. Halk ay­dın din adamlarının değil, taassup erbabının tesiri altında­dır. Bunlar elbette ıslahata karşı koyacaklardır, halkı da peşlerinden sürükleyeceklerdir. Bu tehlikeye karşı tedbiri­niz nedir?”
Gazi’nin cevabı şu oldu:
“Bahsettiğiniz cahil ve mutaassıp güruh, aslında hesap­lı nüfuz ve menfaat simsarlarıdır. Hükümet’e başvururlar, derler ki: ‘Halk bizim arkamızdadır. Bizim istediğimizi yapmazsanız işiniz kötü olur.’ Halka karşı da şöyle bir lisan kullanırlar: ‘Hükümet bizim avucumuzun içindedir. Bizim her sözümüze uymazsanız bizim himayemize sığınmazsa­nız, perişan bir hale düşersiniz.’
Biz bu hilekâr nüfuz simsarlarına hiç kulak asmazsak ve Hükümet’in hiçbir surette kendilerine değer vermediğini belirtirsek, bunlar hiç haline inerler.”
Atatürk’ün cevabı güzeldi, iç açıcıydı. O zaman bu gö­rüşün doğruluğuna bayıldım, fakat yıllarca sonra çok par­tili hayat başladıktan sonra belli oldu ki siyasi partiler Ata­türk’ün işaret ettiği berrak yolda yürümek dirayetini göste­remediler. Halk üzerinde itibarlı sayılan nüfuz ve menfaat simsarlarını kendi taraflarına çekmek için yanşa çıktılar. Bu yüzden gerilik ağır bastı, terakki ve ıslahat yolları kökün­den tıkandı,
Gazi’nin o gün arkadaşların hepsine verdiği güzel cevapları merakla, heyecanla dinledim. Bu müstesna dimağın berraklığına, derinliğine, intizamına, süratli kavrayışlarına, cesaretine hayran kaldım. Sosyolojideki ölçülerle rehberlik, uzağı herkesten evvel ve herkesten iyi görmek, herkesten ziyade cesaret göstermek ve umumun imkânsız sandığı bir şeyin yapılabileceği hakkında nefse güvenmek manasına gelir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu anlamda tam bir rehber olduğunu, Anadolu mücadelesinde imkânsızlıkları imkâna çevirmesi geniş ölçüde ispat etmiş olduğu gibi, İzmir’deki tarihi konuşmaları da bir kere daha meydana koymuş oldu,
O akşamın konuşması, gece saat üç buçuğa kadar de­vam etti. Geniş bir salonda hep bir arada yapılan yatakla­rımıza yorgun bir halde uzandık. Fakat ilk şahitleri oldu­ğumuz tarihi inkılap hazırlığı o kadar mühimdi ki uzun zaman gözlerimizi kapayamadık, münakaşa devam etti. Bunlar belli ediyordu ki Mustafa Kemal Paşa hedefine var­mıştı, Hepimizin tereddütlerini gidermiş, konunun mana­sını kavramamızı ve büyük tarihi inkılabı benimsememizi sağlamıştı,
Zararlı İkilik Ertesi sabah tekrar toplandık. Daha ziyade Gazi’niıı söylediği önemli sözleri dinlemek suretiy­le üç saat daha geçti. Söylediklerinin özü şunlardı:
“İstiklal mücadelesi sahasındaki tarihi vazifemi tamam­ladım, bir kenara çekilmek içimden geliyor. Siyasi hayat insanları yıpratır. Bunu da biliyorum, fakat başladığım işi yarıda bırakamam. İnkılap mücadelelerine devam etmek vazifemdir. ”
Mustafa Kemal Paşa’nın Hilafet hakkında bize söyle­dikleri şunlardır: “Eski Hanedanın Halifelik adı altında memlekette kalması, tehlikeli bir ikilik yaratacak, ahenkli ve temelli bir şekilde gelişmemizi imkân haricine çıkara­caktır. Müstemlekeci devletlerin hiç vazgeçmedikleri usul, Müslüman memleketlerini taassup zincirine bağlı tutmak, böylece göz açmalarını, hak ve hürriyet aramalarını önle­mektir. Bize de yarın paylaşacakları bir sömürge gözüyle baktıkları için yıllardan beri bizi üç yüz milyon Müslü­man’ın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece bizi taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır. Hâlbuki bu 300 milyonluk dayanışma iddiasının hiçbir esasa dayanmadığı, Cihan Harbi’nde emperyalist devletlerin Müslüman uyruk­larını, düşman sıfatıyla her cephede karşımızda görmemiz­le ve Almanların tesiriyle ilan ettiğimiz Mukaddes Cihat’ın hiçbir netice vermemesiyle belli olmuştur.
Biz Hilafeti ilga ettiğimiz zaman sömürgeci ve emper­yalist devletler, ‘Bizi tehdit eden bir tehlike ortadan kalktı, Müslüman birliği sistemi sarsıntıya uğradı..,’ diye sevinme­yecekler, ‘Bize Müslüman memleketlerini uyuşuk bir hal­de tutmak imkanını veren bir vasıta elimizden kaçtı,’ diye dövünecekler, bize karşı hücuma geçeceklerdir.”
Gazi’nin dış âlemi ne kadar iyi tanıdığı ve o zamanki dünyaya ait davaları ne kadar iyi kavradığı derhal belli ol­du. O sıralarda bize karşı daima düşmanca yazılar yazan “Daily Telegraph” gazetesi başta olmak üzere İngiliz ga­zetelerinden çoğu: “Bu ne gaflettir, Hilafetin etrafındaki birliği elden kaçırıyorlar,” diye bize karşı şiddetli hücumla­ra geçtiler, inkılap ve terakkimizin karşısında olduklarını böylece apaçık belirttiler.
Yeni bir zemin hazırlanıyor İzmit’te bulunan gazetecilerin hepsi oradan döner dönmez Hilafet ’in ilga­sına umumi efkârı hazırlamaya koyuldular. Gazi Mustafa Kemal Paşa da Meclis’te Seyit Bey gibi İslam hukuku­nu iyi bilenleri vazifeye çağırmış, aynı konu etrafında ya­yınlar yapılmasını, konferanslar verilmesini sağlamıştı. Böylece tarihin en muazzam inkılaplarından biri, hiçbir zor kullanılmadan, tamamıyla ikna kuvvetiyle yürütüldü, “Halife olmazsa Cuma namazı kılınmaz” yolunda iddialarla böyle bir meseleyi münakaşa konusu yapmaktan çeki­nenlerin hepsi: “Hakikat bu kadar sade ve aşikârmış da biz nasıl bunu görememişiz” diye konuşmaya başladılar ve Hi­lafet’in ilgasını benimsediler. Gerçek şudur ki Atatürk, İz­mit’te bizimle buluşmasında Hilafet’in ilgası sözünü kulla­nıncaya kadar Türkiye’de hiç kimse, böyle bir şeyin yapıla­bileceğini değil, böyle bir düşüncenin her hangi bir kimse­nin hatırının kenarına gelebileceğini bile tasavvur etmiyor­du. Kısa bir zaman sonra ilganın normal ve tabii bir şey imiş gibi kabul edilmesinin, artık üstünde durulmamasının hikmeti Atatürk’ün sihirli dehasını büyük bir sabırla kul­lanmayı bilmesinden ve Kurtuluş Mücadelesinde geçirdi­ği liderlik imtihanından sonra kendisine güvenin ve ikna kudretinin hudutsuz olmasındadır, O zaman hadiselerini yakından izleyen bir gazeteci sıfatıyla benim iddiam şudur ki, parti ayrılığı yolunda bir müddet gidilmeseydi, Atatürk, bütün mücadele arkadaşlarını yeni bir milli misakı yürüten bir milli blok halinde bir arada tutsaydı, Türkiye’de halle­dilmemiş hiçbir mesele kalmazdı, ikilik istidatları kökün­den önlenirdi. Bu arada din kudreti gitgide kara kuvvetin eline geçmez, laiklik yanlış anlaşılmaz, terakkiyi destekle­yen nurlu bir din anlayışı kök tutardı. Bir taraftan da çok partili hayat için sağlam bir temel, yavaş yavaş hazırlanırdı.
Burada hatırlatmak istediğim bir nokta var: İzmit’te Atatürk tarafından yapılan tarihî konuşmaların notları Bü­yük Millet Meclisi’nin hizmetindeki zabıt kâtipleri tarafın­dan harfi harfine tutulmuştur. Gerek Atatürk’ün berrak ve parlak dimağı ve gerek laiklik anlayışı bakımından ortalı­ğa ışık tutacak bir nitelik taşıyan bu konuşmaların ortaya çıkması ve bir an evvel yayılması mutlaka lazımdır. Ata­türk’ün vazife hayatına ait bir takım vesikaların neşrinin sonraya bırakılmasına lüzum görülse bile böyle bir düşün­cenin Hilafet’in ilgası gibi tarihe tamimiyle mal olmuş bir mesele hakkında yeri olamaz.
Hedefe mutlaka varılacak! İzmit’te Atatürk’ten aldığım ilhamların hızıyla, umumi efkârı Hila­fet’in ilgasına ve diğer bu gibi radikal inkılap hareketlerine hazırlamak için bir hayli yazı yazdım. İzmit’ten döner dönmez 20 Ocak 1923 tarihli “Vakit” için yazdığım ilk ya­zıda şu sözler vardır: “İnkılabın tılsımı ve yeni bir varlığın anahtarı, Türk milletinin elindedir. En cüretlilerimizin ve en ileri yenilik taraftarlarının bile tasavvur edemeyecekleri bir yarın hazırlanacak ve bunun karşısında memleketin içindeki ve dışındaki ufak çapta kafalar, bütün hesaplarında yanıldıklarını anlayacaklardır. Elde kesin surette şekil atmış bir gelişme programı var. Bunun arkasında da yaman bir rehber, her türlü noktaları ve vasıtaları düşünmüş olmak suretiyle harekete hazır duruyor. İzmit’te İstanbul gazete­cilerine bunlardan bahsettiği zaman bize: 'Siz susun, milli meseleler hakkında sizden binlerce kere fazla yetkiyle söz sahibiyim. Benim sözlerimi hiç incelemeden, doğru diye kabul etmelisiniz,’ dememiştir. Mustafa Kemal, İzmit’te bizimle konuşurken, bize bu tarzda bir düşünceyi uzaktan uzağa bile olsa hissettirmemiştir. Tamamıyla aksine olarak bizi eşit şartlar arasındaki serbest bir münakaşaya çağırmış ve: “Bana her şeyi sorun. İçinizde en küçük bir tereddüt kalmasın, tam bir görüş ve gaye birliğine varmaya çalışa­lım,” tarzında bir lisan kullanmıştır. İnkılap davaları hak­kında İzmit’te yapılan münakaşanın on iki saat sürmesinin hikmeti budur. Yoksa maksat, varılmış bir kararı, inanç aratmadan dikte yoluyla kabul ettirmek olsaydı, beş, on dakika içinde her şey biterdi.”

                                                                       Serendip Altındal



19 Mart 2018 Pazartesi

VATAN TOPRAKLARIMIZ..


           Bu sefer tramvayı kaçırdın; ama bir daha Dünyaya geldiğinde, kafandaki melodiyi Cuguliye besteletip, adı herhalde İstiklal olamayacak Roman(tik) marşın çalınırken de maaile ‘oh ne ala dünya’ nağmeleriyle, tef çalıp, göbek atarsınız hep birlikte artık. Üstüne de zurna ile klarnet ne yakışır hani.

Bunlarla beraber yapay gündemlerden başka da çıkış yolu kalmayan AKP iktidarının, şimdi üstünde yoğunlaştığı şeytani seçim planlarına rağmen, yakın bir gelecekte kendi gündem çöplüğünün altında kalarak, tarihin tozlu sayfaları arasında ve ibret alınası dönemleri bölümünde yerini alacağı da artık kılavuzsuz köy yakınlığındadır. 


            Tam da Çanakkale’de ittifak zırhlılarının üstüne doğru gümbürdeyen topçu bataryalarımızın zafer çağrılarına empati oluşturuyor ve Atalarından aldıkları ölüm emri ile şahlanarak ölüme koşan vatan evlatlarımızın o yüce ruh haletlerini kafalarımızda kurguluyorken, biranda pat diye Erdoğan’ın İstiklal Marşı güfteli yeni bir tuzak gündemi düştü bacamızdan içeriye.

Düşündüm de yoksa bu, ‘hayaller kurmaya fazla vaktiniz kalmadı’ mesajı mıydı acaba tarafından bize verilen. Yeter ki siz arkamdan gelin. Yakında bulacaksınız(!) layığınızı mı demek istemişti yoksa. Öyle ya! Yeni Sevr özlem ve ihtirasıyla yanan emperyalistten aldığı tam desteğe ve kişisel çabalarına bakılırsa, gidişin o gidiş olduğuna yanlış diyecek mantık, bugün başarı(!) grafiğinde tavan yapan İmam Hatip talebesinde bile kalmadı artık.


            Şu anda başarıyla sonuçlanan Afrin Harekâtıyla da düğümü çözülen emperyalist koridorun hali pür melali; bir zamanlar Çanakkale’den yorgun bir gecenin şafağında pılını pırtısını toplayamadan savuşan çok uluslu mağlup müttefiklere, sanki yeni bir gönderi mesajıydı. Ne ki o dönemdeki gariban Anzak’ların bugün hayatta olanları da, kesinlikle 50’li yılların Kore’sinde, ABD çapulcularının korumalığını üstlenen ordumuzun Şehit ve Gazilerine, bizim kendilerine oluşturduğumuz aynı trajikomik empatiyi kurmuşlardır mutlaka.

            Türk Ordusu Kore’de de kimin ordusu olduğunu göstermiştir. 5 bin kişilik Türk kuvvetlerinin Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcının ‘süngü tak’ komutu üstüne, Kunuri’de; Kuzey Kore ordusu tarafından imha edilmek üzere tamamen çevrilmiş bir konumdan, başlarında Türk bayrağını gövdesine dolamış Komutanları Tahsin Yazıcı ile birlikte süngü savaşıyla, göğüs göğüse oluşmuş katı çemberi yararak çıkan Türk kuvvetleri, arkalarında çaresizlikle ölümü bekleyen Amerikalı Subay ve erleri de kurtarırken tarihi bir destan daha yazmışlardı. Ne ki bugün bu destan da, birçoğu gibi bilhassa da şükran borcu olan Amerikalılar tarafından bile hatırlanmıyor. Anlasın artık bu millet kimlerle dans ettiğini, kimleri dost bildiğini.

            İki taraftan da toplamda 250.000 binden fazla kaybın yaşandığı Çanakkale Savaşı, ‘ben size ölmeyi emrediyorum’ diyen Atatürk’ün komutunu kalplerine bir iman olarak gömen yüce Türk evlatları için, milli bekaları ve aile namuslarının devamı adına sanki tek başlarına yürüttükleri bir nefsi müdafaa savaşı olmuştu aslında.

Çanakkale Savaşı, İstiklal Savaşının da aynı yürekle kazanılacağının işaretiydi aynı zamanda. Ve asla da unutmayalım ki, sadece Çanakkale değil, Edirne’den Hakkâri’ye kadar bütün vatan topraklarımızda aynı coşkuyla aynı zaferler hep yaşandı, yaşanır, gerektiğinde her zaman yaşanacaktır da.

Kore de, Afrin de vs. olduğu gibi milli kimliği, onuru için ölüme, yurt dışında bile her zaman hazır olan Türk evladı, konu öz vatanı olunca neler yapmaz. Çünkü Türk evladı özeği itibarıyla, anacığının rahminden sonra anavatanına doğduğunun sıkı sıkıya bilincinde, imanında; ama bunun da bağımlığındadır.

            Aynı bileşkede kanını dökmüş bütün şehitlerimizin, Gazilerimizin, rahmetli ve/veya hayatta olanlarının hepsini tekrar minnet ve şükranla anıyoruz. O koca yürekli insanlara layık olarak ölmek bize de nasip olur İNŞALLAH

                                                                                               Serendip Altındal








13 Mart 2018 Salı

TARİHTEN ÖNCE..

            Mesela son günlerde onlarcasına rastladığımız kısaltmalardan biri olan CKD (Cumhuriyet Kadınları Derneği) gibi kestirme yazılımlar, aslında güzel Türkçemizle birlikte Cumhuriyet evriminden de kurtulmak isteyenler lehine, dilimize oturtulan uyarlamalardır. Dilimize yerleştikleri takdirde içerdikleri anlamları anlamak için zamanla kısaltmalar lügatine ihtiyaç hasıl olur ki arasanız da bulamazsınız. İşte bu da milli tarihimizin sonu demek olur.

            Atatürk Devrimi başlamadan önce, geleneği itibarıyla devrimciliği özünde hisseden Türk insanı devrime esasen hazırdı. İşte Atatürk’ün başarısındaki en büyük sır; cepheden cepheye dolaştığı ve her cephede teşkilatçı liderliğini ortaya koyarak zaferler kazandığı zaman ve mekânlarda, yaratıcı özünde harmanladığı Türk evladının zekâ işareti olan evrime dönük bilimsel yapısını da iyi anlamış olmasında gizlidir.

            Şimdi bunu idrak etmekten çok uzakta bir yönetim anlayışı idaresindeki yüce Türk Milleti, işte yine aynı irade, iştiyak, haz ve özlemle yeni devrimine hazırdır. Eksik olan sadece ve şimdilik Atatürk gibi bir liderdir. Ve maalesef Tüzük Kurultayından da ümit var mesajlar alamadığımız ve ana muhalefet kimliğinden uzaklaşan yolda hızla ilerleyen CHP’nin, ana muhalefet kalma durumunu bile yitirme tehlikesi belirmiştir artık.

            Misyoner Bahçeli’nin ise bugüne kadar ki siyasal icraatlar almanağında, bundan sonra da kendi karadeliğine kadar herhangi bir düzelme olamayacağı kesindir. Dolayısıyla bahse konu bile edilmemelidir. Ne ki eski MHP yelkenlisi, şimdi Akşener rüzgârı ve yeni bayrağı altında tekrar yelkenlerini şişirmeye başlamıştır artık. O halde Vatana, millete hayırlı olsun demek düşer bize de.

            2019(?) seçimlerine yoğun bir şekilde, OHAL ve KHK gücü desteğiyle, tahammül hudutlarını zorlayarak her türlü manüpilatif yasal araç ve gereçle hazırlanan muktedirlere karşı, sadece kendinden menkul şikayet dilekçeleriyle hazırlanan muhalefet ve bilhassa da CHP’nin kuşkulu ve dayanılamaz çaresizliği ise, uykularımızı kaçırıyor ne yazık ki. İnşallah aldanıyoruz veya abartıyoruzdur.


            Kuzey Suriye’den gelen TSK vurdu, aldı vs. haberleri iyi güzel de; bu işler şanlı ordumuzun esasen her gerektiği şerait ve Hükümet vesayetinde, normal olarak yapacağı görevleri kapsamındadır. Ve Türk ordularının tarihin hiçbir döneminde geri adım attığı görülmemiştir. En ufak bir (acaba) tereddüdü dahi göstermeden şerefli görevini her daim üstlenmiş ve düşmanının ümüğüne karabasan gibi çöktüğü hep görülmüştür. Hiç şüpheniz olmasın ki bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir.

            Bundan kimsenin kuşkusu olduğunu düşünemiyorum bile. İyi de sen bundan ve şehitlerimizin kanından kendi sultana prim çıkaramazsın ve esinlendiğin hamaset rüzgârını  kendi seçim kampanyana rant yazamazsın. Şayet bu noktada anlaşabiliyorsak mesele yok. Yoksa ne demek istediğimi sandık başında Türk Milletinin milli iradesi, nasılsa hepinize yeniden gösterecek ve bu gerçeği topunuzun kafasına bir kere daha sokacaktır.

            Asla göz ardı edilmemesi gereken bir husus daha vardır. Şerefli Türk Ordusu, özü, sözü bir, menşei tartışılamaz asil Türk Milletinin ve de tüm Türk Ulusal varlığını benimseyip ona sahip çıkanların Ordusudur. Yoksa kendisine Türk diyemeyen menşei belirsiz, çakma Türklerin veya o yüce kimliğin arkasına egoist menfaatlerle sığınanların değil.


            Ve sen mümin seçmen: Sanal Dinler diyaloğunu kaldır rafa da, sana bahşedilmiş aklını kullanarak, yakana yapıştırılmış fırkalar kaosundan ilk önce de kendi çıkış yolunu bul. Bırak Hristiyan ajanı, Vatikan bordrolu çakma Tarikat İmamlarının arkasında eğilip doğrulmayı da, kaldır kafanı ve aklını kullanarak etrafına bak. İçine düşürüldüğün büyük tuzağın farkına var artık.

            Akıllı olman gerektiği halde okuma tembeli olduğundan, evinde günlük notlarını, belgelerini saklayacağın bir çetele dolabın bile yok iken; cep Devleti Vatikan’ın nasıl oluyor da yeraltı mahzenlerinde 85 Km uzunluğunda, tarihi belgeler, edebi, ilahi, siyasi, bilimsel kitaplar ihtiva eden ve  dış dünyaya da açık devasa bir kütüphanesi olabiliyor. Ki içinde kendi İslam tarihini bile bütün özü ve esaslarıyla bulabilirsin.

Bunun nedeni, cehaletini kullanıp senden kurtulmak üzere, seni hemcinslerinle boğazlatan Hristiyan’ın, akıl ve erdem yolu olan Kuranı senden önce okuyup, akıl yolunu bulmasında yatıyor olabilir mi acaba? Akıllı geçinen sense haline bakmaz, cehaletinin farkında olmaz, geliştiremediğin o güdük aklına rağmen boyundan büyük fetvaları zırvalar durursun. Çünkü utanman yoktur, ar ve haya taşımazsın.

            Eksiğini kapatmak için önce mütefekkir ol hiç olmazsa ve aklın yoluna gir. Hanefi, Maturidi, Sufi tefekkürler bileşkesinden özeği olan İslam’ın Ehli Beyt kaynağını keşfet. Ve düşün bir kere, sana bahşedilen akıl nasıl oldu da Hristiyanların senden fazla kullandığı oldu. En azından bunu anlarsın belki de.

            Bütün Peygamberler gibi kendisi de bir Anadolu Türkmen’i olan Hz. Muhammed Kuranı neden Arapça yazdı. Çünkü başıbozuk olan, kendini arayan ve acilen eğitilmesi gereken Arap’tı, Türk değil. Çünkü Türk’ün bütün kitaplı Peygamberlerden çok daha öncelerinden beri – ki tarih öncesi deyimi abartı olmaz - Tanrısı (Tengri) ile tanışıklığı vardı. Bilinen tarihinde ise asla pagan, putperest, fetişist dönemleri olmadı. Ve her daim yaratan tek bir(icik) nedene, yaratıcı varlığa inandı. Yani akli özü itibarıyla doğuştan deistti.

            İslamiyet’i öğrenmeden önce, İslam öncesi Arap Dünyasının pagan kimliğini, içinde yaşadığı kozmopolit, asosyal, harami, kaotik ve kölelik yaşam kültürünü iyi öğrenip anlaman gerekir ki; neden böylesi bir dünyanın her şeyden önce tedaviye muhtaç olduğunu da anlayabilesin. Böylece aynı bağlamda da, erdem sahibi Türk’ün böyle bir tedaviye tarihinin hiçbir döneminde neden ihtiyacı olmadığını da sentezleyebilmen mümkün olabilir muhtemelen.

Ve sen de yüce Atatürk gibi Türk olarak doğmanın sana en büyük Tanrısal bağış olduğunu özümseyebilirsin. Belki de Türk’ün bütün hasta kavimlerin Doktoru olması için yaratılmış olduğunu da idrak edebilirsin böylelikle de, kim bilir…

                                                                       Serendip Altındal