17 Kasım 2019 Pazar

YAPRAK DÖKÜMÜ..


             Ölüsünden bile duyulan korku, çaresizlik ve emperyalist misyon gereği de hedef yapılan Atatürk, son tepkide, Osmanlı dan hazır bir miras aldığı savıyla da gülünç ve akıl dışı yeni bir gündeme taşındı. O zaman sormak lazım bu okuma özürlülere; acaba hangi Atatürk Osmanlı dan elle tutulur bir alt yapı mirası almıştı. Atatürk İnkılabı ortadadır, acaba hangi reformun Osmanlı da daha öncesi bir karşılığı vardı ki Atatürk ondan istifade ederek işini kolaylaştırmış olsundu.

            Bu bizim milli Şefimiz ve bütün Dünya’nın asrın lideri olarak kabul ettiği Atatürk’se asla olamaz. Başka bir Atatürk’se onu da bu masalı uydurana sormak lazım. Çünkü tarih bile böylesini tanımıyor. En iyisi bu abesi iddia edenlere; tarafsız olmak için hadi bırakın bizim arşivleri, yabancı ülkelerin arşivlerinde Atatürk adıyla bir araştırma yapın demek daha uygun düşer. Bilmediklerinizi de misliyle öğrenirsiniz ve bir daha da kendi tarihlerini bile bilmeyenlerin böylesi trajikomik durumlarına düşmezsiniz, muhteremler.

            Daha da ötesi, Akşener tabiriyle, pelüş kafalı dostunuz Trump’ın ülkesindeki arşivlere önce bakın ki hani aradığınız ve sizi teyit edip Atatürk’ü yeren negatif ifadeleri belki bulabilesiniz. Ama hiç zahmet etmeyin, çünkü orada da duvara toslarsınız. İyisi mi siz vazgeçin bu abesle iştigalden ve Devletinizi yönetmeye bakın, becerebildiğiniz kadar, hiç olmazsa son yaprak dökümünüzde, daha fazla da gülünç ve itici olmayın. Bu belki biraz fayda sağlar İzmir marşıyla ve hızlı adımlarla son gidişinize.

§          Aziz Vekilim,
Dün geceki münakaşalarımızın ışığı altında zatıâlinize, memleketin huzur ve istikrarı için alınması lazım gelen tedbir ve kararlar hakkında görüşlerimi bildirmeyi, milli, vatani bir vazife bilirim.
Sayın başvekilin açıklamalarını dinledim ve okudum. Bunlarda, benim düşündüklerimin kabulüne müsait bir zemin, henüz mevcut olmadığı, aşikâr olarak belliyse de, gene de düşüncelerimin sizlere iblağının zaruretine inanıyorum.

Muhterem Vekilim,
      Şu hakikati kabul etmek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle başlayıp, son karar ve feci olaylara kadar varan sahneler, vatandaş ruhunda derin tesirler ve hükümete karşı telafisi kabil olmayan hoşnutsuzluklar yaratmıştır.

Sayın Vekilim,
Bu ahval küçümsenecek, cebir ve şiddetle değiştirilecek şeylerden değildir. Memleket, hükümet ve partinizin düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için, sükûnetli, fakat ciddi ve zecri tedbirler almak lazımdır. Bu tedbirler şunlar olmalıdır:

1. Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Çünkü bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında umumi bir kanaat vardır.
      2. Kabinede iyi kabul edilmeyen ve suihalleri bütün memlekete yayılmış bulunan zevat, çıkarılmalıdır. Ve yeni kabine, mutlaka, dürüst, makul, zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.
      3. İstanbul, Ankara valileri ve emniyet müdürleri süratle değiştirilmelidir.
      4. Ankara örfi idare kumandanı derhal değiştirilmelidir.
      5. Son çıkarılan ve tahkikat komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.
      6. Mevkuf gazeteciler, bir af kanunuyla, kısa zamanda tahliye edilmelidir.
      7. Son hadisede tevkif edilen talebeler serbest bırakılmalı, ilim müesseseleri, yeniden faaliyete geçmelidir.
      8. Şimdiye kadar çıkarılan bütün antidemokratik kanunlar, tedricen kaldırılmalıdır.
      9. Vatandaşın hürriyet ve eşit muamele hakkına, mutlak surette riayet edilmelidir.
      10. Din simsarlığından vazgeçilmelidir.
      11. Suiistimaller oluyor mu bilmiyorum. Fakat olduğu hakkında umumi bir kanaat mevcuttur. Ve milletin, hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin şiddete bertaraf edilmeleri lazımdır.
      12. Müstesna zamanlar ve günler haricinde hükümet büyüklerinin memleket gezilerinde, suni büyük vatandaş topluluklarıyla karşılanmaları usulü terk edilmelidir.

Muhterem Vekilim,
Bu yazdıklarım, asla bir parti ve politika mülahaza ve tesiriyle yazılmamıştır. Memleketin durumunun bu tedbirlerin alınmasını zaruri kıldığına inandığım için arz edilmiştir. Sizlerin vatanperverlik ve vicdanlarınıza hitap ediyorum. İyi düşününüz. İyi hareketler yapınız. Memlekette çok şeyler yapacağınız muhakkaktır. Fakat bu, asla kâfi değildir. Bu yapılan işleri, müstemleke idareleri de yapar, yapıyor ve yapmıştır. Asıl mühim olan, toplumun ruhunda, yaşama şevk ve azminin geliştirilmesi, hak ve hürriyet aşkının kökleştirilmesi ve vatandaş idrakinin, yüksek ve necip hislerle donatılmasıdır.
Olaylar, bu yolda olmadığınızı göstermektedir. Talebelerin, hürriyet duygusuyla yaptıkları masumane tezahürata karşı, kıtalar sevk edilmesi ve onların desteğiyle, emniyet kuvvetlerinin, ilim yuvalarının içine kadar girerek talebeleri, profesörleriyle beraber coplarla ve kurşunlarla tedip etmesi, dünyada görülmemiş feci bir şeydir. O hengâmede kız talebelerin yürekler parçalayan çığlıklarının, analar, babalar ve halk ruhunda onulmaz yaralar açacağını ve açtığını anlamamak, memleketin huzuru bakımından büyük bir hata ve hazin bir gaflet olduğuna kaniim. Bizim gençlerimizde hak, adalet ve hürriyet duygularının gelişmesinden ve kemalinden memnun olmamız lazım gelmez mi? İstikbali, hissiz, duygusuz, müstemleke ruhlu, yalnız maddeci bedbaht insanlara mı bırakmak istiyorsunuz?

Sayın Vekilim,
Maruzatım muhakkak ki, çok mühim ve hatta çok cüretkâranedir. Fakat memleket için, milletin selameti için, hükümet ve hatta partinizin kurtarılması için, dikkate alınması lazımdır.
Ve hatta çok lazımdır. Saygılarımla.

            3.V.1960
            Kara Kuvvetleri Kumandanı
            Orgeneral Cemal Gürsel

MEKTUBUN DİĞER BİR ÖNEMİ
Ama bu mektubun diğer bir önemi de var. O da, yalnız o güne ve o günün problemlerine değil, her zaman için hele günümüze de ışık tutan birtakım toplum gerçeklerine temas etmesidir. Yani şu demektir ki, toplumda şartlar, Cemal Gürsel’in mektubunda sıralandığı gibi birikirse, toplum hasta demektir. Yani bir toplumda eğer din simsarlığı yapılırsa, coplu, silahlı kuvvetle üniversitelere saldırılırsa, meydanlarda hak ve hürriyet için gösteri yapan gençlere çullanılır ve bu meydanlardan taşan çığlıklar yeri göğü çınlatırsa, hulasa toplumun ruhunda gelişen çağdaş ve ileriye müteveccih hamleler zorla, baskıyla bastırılır zannedilirse, suiistimaller alır yürür, hatta suiistimal, bir nizam-ı âlem haline gelirse ve fazla olarak da bir iktidar, tıpkı bu mektubun yazıldığı zamanki iktidar gibi:
— Ben’i m, başkası yok!
Derse, o zaman ve o ülkede Gürsel’in bu mektubunu, her gün vatandaşa yaymak, her gün bu nasihatlere ihtiyacı olanlara duyurmak, galiba bir toplum vazifesi halini alır...
                                                                       (Menderesin Dramı, s. 392-393, Ş. S. Aydemir)

            Cemal Gürsel’in 27. Mayıs.1960 İhtilali öncesi Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı bu mektup şayet DP adresli değil de bugün AKP adresli olsaydı, herhalde AKP’lilerin bile itirazı olmazdı. Dolayısıyla ‘mektubun önemi’ maddesini uygulayarak bizde toplumsal görevimizi yerine getirmiş olalım. Ve hiç unutmayalım ki şayet o zaman, çıkmaz yolda olan DP Hükümeti istifa edip yeni seçimlerin önünü açmış olsaydı, İhtilal de olmaz, Yassıada mahkemelerine de gerek kalmazdı.

Ne var ki Bayar, istifa etmeye kararlı ve bunu da açıklamış olan Menderesi de engelleyerek ve ‘Seçimle geldim seçimle giderim’ diyerek, bu son kurtuluş yolunu da tıkamıştı. Oysa Bayar’ın unuttuğu veya hiç kabul etmek istemediği, seçim yoluna, artık istibdata dönüşmüş DP iktidarında bariyer döşenmiş olduğundan, DP’yi çoktan dıştalamış olan seçmenin, hangi seçim olanağı kalmıştı ki. Belki de Anayasa ihlalcilerinin başı olarak, ilk önce asılması gereken, Bayar’dı aslında…

            Kırılan ve artık Cumhuriyet resmine zarar vermekte olan çerçeveyi, biran önce bir yenisiyle değiştirmek gerekmektedir. Trump buluşmasında; USA ile Türkiye arasında, dışarıda güvercin içeride atmaca kesilen Cumhurbaşkanı nedeniyle, AB’nin de desteklediği yeni bir yol gündeme geldiyse de, Erdoğan İslamcılığı paradoksuyla, Türkiye Cumhuriyeti gerçeği ne kadar uyum sağlar. Veya bu ikilinin yeni emperyalist yolda birlikte yer alıp alamayacağı da açıklık kazanmış değildir. Tabii konuya bir de bu perspektiften bakmak gerekir.  İşte bizim için ele alınması gereken asıl mesele de budur.

            Bu arada söylememiş de olmayalım! Ali Babacan, biyolojik olarak Menderes’e benzer bir görüntü veriyor hani. Hele yüklendiği USA misyonuna, ülkesine zarar vermek pahasına bu kadar göbekten bağlı bir Erdoğan yanında, Ali Babacan göstergesi, çok daha bağımsız ve güvenilir kalıyor. Elbette aklı başında AKP’liler de bu farkı, kesinlikle yadsımayacaklardır. 

            Diğer yanda sınır komşusu ve her zaman güvenilecek Atatürk hamurunda bir lideri de olmayan; ama güçlü bir NATO Türkiye’si yerine, bugünkü güvenilmez yönetim anlayışı ve jeostratejik şartları nedeniyle, kontrol edilmesi hatta zorunlu hale gelmiş olan bir Türkiye’nin, neden Rusya’nın menfaatine daha uygun olduğuna da anlayış göstermek gerekir. Çünkü her Devletin her türlü antlaşmada, önce kendi menfaatini ön planda tutması eşyanın tabiatı gereğidir.

            Ki bu görüşte ne kadar haklı olduğumuz, Barış Pınarı hareketindeki Rusya’nın, ikircikli tutumuyla daha da anlaşılır olmuştur herhalde. Yani bizdeki lider kendi üslubuna yakışan bir karşılık bulmuştur sonuçta. Yalnız bu durum, karşı tarafın da aynı üslubu benimsediği anlamını taşımaz şüphesiz.

                                                           Serendip Altındal





9 Kasım 2019 Cumartesi

ONU ANMAK..


           

            Çin’den yeni ipek yolunu takiben gelip, Marmara ray üzerinden Avrupa’ya geçen ilk yük treni, Çin Seddi gibi tarihi bir projenin de kurdelesini kesmiş oldu. Bu tarih, ileride Batı ile Doğu arasındaki 21 Yüzyıl yeni ticaret hattının da miladı olacaktır. Ne hayırdır bize ki böyle bir tarihi projede aynı geçiş kavşağını, Osmanlı döneminde olduğu gibi yine tutmaktayız. Şayet ikinci Dünya harbine girmiş olsaydık acaba bunu görebilir miydik? O halde bu saadeti bize yaşatan yüce Atatürk ve ikinci adamı İnönü’yü rahmetle tekrar anmalıyız.

            Şayet bu defa aklımızı kullanabilirsek, Avrupa sanayi devriminden önce bu güzergâhı elinde boşu boşuna tutan ve eline akan muhteşem gelirle, daha o zaman Avrupa’yla birlikte ya da daha önce sanayi devrimini de yapabilecek olan Osmanlının yapamadığını, belki bugün akacak daha da büyük milli gelirle, bizim yapabilmemiz gerçekleşecektir. Ve Atatürk inkılabının eksik kalan sanayi devrimini ve toprak reformunu tamamlayabilmek de, mümkün olabilecektir.

            Ne var ki o dönemlerin, bütün yaşamlarını haremler ve içki safahatı arasında geçiren Sultanlarından, daha iyi ve bugün bize altyapı olabilecek bir miras kalması da elbette beklenemezdi. Yani haydan gelen sadece huya gitmişti o dönemde. Bugünse en büyük tehlike, oligarşik demokrasi başıbozukluğumuz içinde, bir de örtülü ödenekle şişirilen, denetimsiz milli Bütçemiz ve dolayısıyla da artan dış borç yükümüzdür. Yalnız bu defa akıllı olabilirsek, bunlar da problem olmaktan çıkar.

            Güney Amerika’nın oligarşik Hükümetleri ülkelerinde, USA hazinesinden beslenen egemen aileleriyle, ülke Parlamentolarına el koymuşlardır.  Oysa Türkiye Cumhuriyetimizin USA ile onlar gibi jeopolitik bir göbek bağı da yoktur.  İyi ki biz oligark bir Güney Amerika ülkesi değiliz, ya bir de olsaydık(!), acaba sevinelim mi?

            Buna rağmen 1946’dan beri Marshall yaftalı, sonra da 1950 den itibaren Menderes Hükümetiyle ve Fatin Rüştü Zorlu’nun tek adam imzalı CENTO paradoksu bağlamında tek taraflı ikili anlaşmalarıyla – ki bugün bile bu anlaşmaların ne olduğu bilinmemektedir. Çünkü arşivlerde yokturlar. -  USA ile istemesek de bir göbek bağımız oluşmuş ve bugün Erdoğan ve şürekâsının mal varlığı nedeniyle de halen ve maalesef bu durum aleyhimize devam etmektedir. Diğer problemleri bile bastıran asıl sorunumuz budur aslında.

            Esasen İnönü 1950 de Menderes’e, bırakın USA’yı, üstünde hiçbir yabancı Devlet denetimi olmayan ve tam bağımsız bir ülke teslim etmişti. İşte ne olduysa bu devri teslimden sonra, Menderes döneminde yapılan tek taraflı sözde ikili anlaşmalarla olmuş ve biz bugünlere çeşitli emperyalist siyasa oyunlarıyla getirilmişizdir. AKP döneminde ise, vaktiyle bize kalan bir miktar bağımsızlığımızın üstüne; milli kaynaklarımızın babalar gibi satılmasından veya özelleştirilmesinden sonra bir de tüy dikilmiştir.

            Bugün bir de FETÖ rüzgârıyla bizi cereyanda bırakıp ciğerlerimizi üşüten AKP Hükümetiyle, zamanında Menderes’in Said’i Nursi’ye kol kanat germesi sanki birbirinin kopyası gibidir. Ki burada Menderes’ten kopya çeken Erdoğan’dır. Ve AKP ile DP’nin, Menderes ile Erdoğan’ın bu özdeşliği, AKP’nin sonu açısından da düşündürücüdür.

            Cumhuriyet Devriminden sonra Menderes döneminde, din ilk defa siyasete alet edilmiştir. Belki de bu yüzden Menderes’in gidişi acıklı oldu. Belki dini siyasete alet etmesi, bu son da en büyük etkendi. Ne var ki 1959’un son döneminde ve partisinin kendisini içine düşürdüğü siyasi kaos içinde çırpındığı günlerde, şayet aklını kullanıp istifa etseydi, belki de şimdi yaşıyor ve kendi adına konuşuyor olurdu.

            Bu yüzden de bugünkülerin çok daha dikkatli olmaları gerekir. Çünkü şeriat ateşiyle fazla oynamak, kendileri içinde çok yakıcı olabilir. Zira Türk Ulusunun can suyu olan, kalbimize gömülmüş Atatürk inkılabının ve asil Cumhuriyetimizin asla bir geriye dönüşü yoktur. Çünkü tarih geriye döndürülemez.

            İslam’ın dört şartı; inanç, ibadet, ahret cezaları, insani ilişkilerdir. İlk üç şart kulla, Allah arasında olan ve Devletin müdahale etmediği şartlardır. İnsan ilişkileri ise Devletin kanunlarla sağladığı bir düzen içerir. Din budur aslında. Yoksa içinde fırkalara (tarikat), tekke ve zaviyelere vs. ve hele de din ticaretine asla yer yoktur.

            İşte bu gerçekçi, İslam bilinci kültürüyle konuya bakan Atatürk, Cumhuriyetin laik metaı içinde bu esası, olması gerektiği aslına uygun bir şekle getirmiştir. Yani İslam’ı aslında özüne dönüştürmüştür. Ve Hz. Muhammed bugün yaşıyor olsaydı, herhalde Atatürk’ü büyük bir coşkuyla alnından defalarca öperdi.  Ve onun, biyolojik olarak içinde yaşamadığı (ashap olmadığı) halde, Ehli Beyt yasalarına nasıl bu kadar sadık olduğuna da, şaşkınlığını gizleyemezdi mutlaka.

            Resimde Atasının posterine çiçek sunan küçük Azra’nın, Atatürk hayali o kadar canlıydı ki ona Atasının yaşamadığı nasıl anlatılabilsindi. Çünkü biraz daha büyüdüğünde ancak, diğerleri gibi Atasının aslında ölmediğini ve asla da ölmeyeceğini anlayabilecekti…


            İYİKİ VAR OLMUŞSUN SEVGİLİ ATATÜRK. KALP ÇERÇEVELERİMİZ İÇİNDE SENİNLE KENETLENMİŞ OLARAK, EBEDİYETE KADAR YAŞAMAK, TÜRK ULUSUMUZA NASİP OLSUN…

                                                                       Serendip Altındal



4 Kasım 2019 Pazartesi

YAPAY POPÜLİZM..


            USA ile öküz öldü ortaklık bitti dönemine yaklaşırken; artık Türkiye’nin önünde tek bir seçenek kalıyor. O da komşunun bağındaki üzümlerde gözü olan ve aşırmak için fırsat kollayan arsız çocukluğu biran önce terk edip, ürününü toparlamaya çalışan bağ sahibine yardımcı olarak, kendi payını da almaya bakması gereğidir. Ki bu sayede hayli zedelenmiş olan milli itibarını ve de menfaatlerini koruyabilsin.

            Kısaca ve kitaba uygun özetlersek: Türkiye’miz bundan sonra kurucu ilkelerine sadakatle, hiç vakit kaybetmeden ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ etiğini geri kazanmalıdır. Hiç unutulmamalıdır ki bu sadece yeni bir başlangıç olacaktır. Zira arkasından yapılacak daha pek çok iş vardır. Doğru veya yanlış ögeleriyle ‘Barış Pınarı’ yaftasıyla anılan Suriye Kuzeyindeki ve kendine göre de haklı olduğu, güvenli bölge paradigması, öyle veya böyle artık sona varmak üzeredir.

            İçinde bulunduğu büyük sıkıntıya rağmen, Erdoğan’la bir buluşmaya istemese de, ortak milli menfaatler bağlamında hazır olduğunu söyleyen Esad, böylelikle topu Erdoğan’a atmıştır. Şimdi düşünmek ve sorumluluğunu taşımak sırası Erdoğan’dadır. O halde artık Türk Ulusu, onun ağzından çıkacak her sözü, dikkatle bekliyor olacaktır.

            İşte bundan sonrasında ise ancak, yeniden inşa edilmek zorunda olan Türkiye/Suriye bileşkesi veya kadim dostluğu, ilk önce de asal karar merci olan bizatihi bu iki Devlet arasında, dikkat ve itina ile her iki Devletin müktesep hakları ve milli bağımsızlıkları göz önünde tutularak, titiz bir çalışmayla eskiden olduğu gibi tekrar yerine oturtulmalıdır.

            Ayrıca ülkemizde, vasıfsız Suriyeli göçmenlerin bile bizim vasıflı ve iyi kötü yaşayabilen orta direk yurttaşlarımızdan bile çok daha iyi ekonomik şartlarda yaşamalarını da, kendi nafakamızdan keserek karşıladığımız ve her geçen gün aradaki sosyal uçurumun daha bir derinleşmesi problemini de, bu vesileyle ortak bir çözüme ulaştırabilmek mümkün olabilir muhtemelen. Ki bunun nasıl, biran önce çözülmeyi bekleyen çok acil bir sosyal problem olduğunu, dar ve ilkel görüşlülerin bile yadsıması mümkün değildir. Yani bu çözümler mutlaka gerçekleşmelidir.

            Ki o zaman bunun adına BAŞARI denmek mümkün olabilsin. Bu bağlamda Saraylı muhteremin ilk önce de bu güzergâhı kendine şiar edinmesi, özellikle de kendi yüksek menfaatinedir. Yani Sarayın bundan sonra kendi özelini itekleyip, sadece Türk Milletinin milli menfaatine uygun, somut kararlar alması ya da olmazsa en doğrusu, artık kapısına kilit vurması elzemdir. Yoksa halk arasına girip bir yapay Atatürk popülaritesi kılıfına bürünmekle, geçmişin ve güncelin günahlarını unutturmak asla mümkün değildir.
    
            1931 yılında Mac Arthur’a İkinci Dünya Savaşının bütün safahatını, galibini, mağlubunu vs. şaşmaz bir doğrulukla önceden söyleyen Atatürk, keşke bugünleri de görebilseydi. Kim bilir ne kadar isabetli bir doğrulukla, bizim ve bütün bölgemizin de geleceğini söyleyecekti. Bunu yaparken de, Lenin’in sözü olan; ‘kim daha ileriyi görürse, diğerleri üstünde hükmeder’ ifadesinin kendisine nasıl oturduğunu, yedi düvele bir kere daha ispat etmiş olacaktı.

            Bize gelince: Maalesef Demokrasiye inanç ve kültür yoluyla değil, politikayla girmiş olduğumuz içindir ki yapay demokratız. Yani dindar bile olabilmek için nasıl önce inanç, iman gerekiyorsa, demokrasi için de önce inanç ve kültür o nispetle gereklidir. İşte bu yüzden de zaten bize layık olanı tepemizde taşımıyor, bizar olduğumuz dertleri istemesek de sahiplenmiyor muyuz?

            Ve ne yazıktır ki 1789 Fransız İhtilalinin; kültür itibarıyla geçen bunca yıla ve önümüzdeki muhteşem Atatürk inkılabı örneğine rağmen hala civarında bile değiliz. Benmerkezci, ortaçağ kalıntısı, ikbal özentili, epikürist siyasiler, bürokratlarla, liberal ambianslı liboşlarla dolu bir ucube, demagojik popülist, ahval ve şerait işinde yuvarlanıp gidiyoruz, şimdilik(!)
                                                                      
                                                                 Serendip Altındal



28 Ekim 2019 Pazartesi

KUTLU OLSUN..


                             AMENTÜ: İmanın esasları

Vatan senin, şan onun
Ten seninse, can onun
Sen öl ki, o yaşasın
Dökülecek kan onun

Ahlak yolu pek dardır
Tetik bas, önü yardır
Sakın hakkım var deme
Hak yok, vazife vardır…

Ziya Gökalp


            Fazla söze gerek yok. Aşağıda gençlerimiz, söylüyor son sözü zaten!

Milli kimlik ve Müktesebat Bayramımız sonsuza dek kutlu olsun…

SÖZ ÇOCUKLARIMIZINDIR ARTIK....

                                                                       Serendip Altındal



22 Ekim 2019 Salı

TERK EDİLMİŞLİK..


            Suratında nokta bile kıpırdamayan ve sanki Donkişot gibi bir zırhın içinde dimdik oturuyor intibaı veren Pen(ç)e’nin yanında ve masa başında ondan ayrı oturması gerekirken, ezilmiş bir köşe yastığı gibi kalan ve konumu gereği de ekranda, sanki daha alçak bir iskemlede oturuyor görüntüsü de veren Erdoğan’a, kendim ve milletim adına utanç duygularıyla bakmak zorunda kaldım desem, abartmış olmam.

            Oysa Suriye’de, karşısına herhangi bir resmi üniformayla çıkamayan emperyalist güçlerin paralı Haçlı Lejyonerleri karşısında, yine efsane yazan Türk Ordusunun, çakma da olsa bir Başkomutanı böyle süklüm püklüm ve sonuçta çaresiz kalmamalıydı. Trump Akbabasını temsilen uçurulan çaylağın pençesi bile bize yetti demek zorunda kalmamız, inanın ki yüreğimizi çok acıtıyor. Ve nefes bile alırken kendi adıma yüreğim yanıyor, sıkıntımdan boğazım kuruyor.

            Masada oturan ve savaş konumunda olan iki Devlet arasında çok hayati bir antlaşma hakkında konuşmakta olan bu iki insanın kim olduklarını ve hangi ülkeleri temsil ettiklerini bilmeyen bir izleyici, acaba hangisinin muzaffer olan tarafı temsil ettiğini düşünürdü dersiniz? Tıpkı da düşündüğünüz gibi Pence olanı galibin lokmasını önünden kaptı ve afiyetle yuttu. Ya da galip Türk tarafı maalesef yine milletini ve kendisini kandırmakla yetindi.

            Çünkü galip tarafın sadece ordusu güçlüydü, siyaseti ve siyasetçisi liyakatsizdi. Ve artık savaşların Diplomasiyle yürütüldüğü bu Dünya da ise sadece güçlü ordu galibiyete yeterli olmuyordu. Yani güçlü ordusu olan bir Devletin mutlaka güçlü Devlet adamları da olmalıydı.

            Bir marifet yapmış edasıyla sırıtan karşı tarafın üyeleri karşısında, zerre kadar ciddiyetini bozmayan ve kendisinden isteneni harfiyen yerine getiren Pence, kendi resmini, onlara uluslararası siyasa protokolü kültüründen bir kapak olması için, armağan olarak bıraktı.

            Ve neden kendisinin böyle bir toplantıya yollandığı mesajı acaba alınabildi mi? İşte bugünün Türkiye’sinde en fazla eksik olan da böylesi siyasetçilerdi. Aslında siyasetçinin önemi dün de fazlaydı. Lakin kılıç siyaseti artık bitti ve emperyalist şartlar gereği bugün Diplomasi, daha da bir kıymete bindi.

            Ne ve nasıl mı oldu: Bizim sulara pek yanaşmasına müsaade edilmeyen Suriye ordusuna ne hikmetse birden yürüyün dendi. Önünü açtığımız Suriye ordusu da bir anda aklından bile geçiremediği kendi hudut bölgelerine kadar girerek, yine bize sınır komşusu oldu.

            Hâlbuki Türk ordusu, Suriye ordusu ile herhangi bir konflikt yaratmamak için daha önceden bilhassa yoğun terörist yapılanması olan Resulayn, Kobani, Menbiç, Rakka vs gibi noktalarda, teröristlerle birebir, kafa kafaya kalarak onları tamamen temizlemeli veya teslim almalıydı. Yani burada evlatlarımı öldürenlere, son adamlarına kadar tam bir kılıç siyaseti uygulanmalıydı işte.

            Bu yapılmayarak Amerikalının YPG şemsiyesi altında PKK döküntülerini yeni bir Baharda tekrar kullanmak üzere depone etmesine yardımcı olunmuştur. Böyle bir ahmaklığa zafer denmesi mümkün olabilir mi? Demek ki yenilen düşman yine de istediğini alarak çetesini kurtarmış ve beklemeye yatırmıştır. Ayrıca bu teröristler Güneye çekilerek, bizden haraç almaya devam eden Petrol kuyularında, bu defa emperyalistin bekçi köpekliğini de oynayacaklardır. Yani hiç boş yok, emperyalist sinekten bile yağ çıkarıyor anlayacağınız.

            Ayrıca bir de bunun üstüne teröristle masaya oturmayız denmesine rağmen onları temsilen anlaşma yapan USA temsilcisine masada eşlik edilmiştir. Hâlbuki YPG/PKK tamamen temizlenseydi bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Hele de ateş olmayan yerden duman yükselmez bağlamında, Erdoğan ve ailesinin Amerika’da ki mal varlığının sorgulanmasının, bu oldubittiyle yaptırımdan kaldırıldığı söylentileri de yeterinden fazla mide bulandırıcı değil mi?

            Veya bir de şöyle düşünelim; Şayet Atatürk kalan düşman bakiyesini son neferine kadar İzmir’de denize dökerek tam ve itirazsız bir zafer kazanmasaydı, yani rakibini iki omuzunu da yere yapıştırarak tuş yapmasaydı, biz halen onlarla ve hakem oyunlarıyla uğraşıyor olmayacak mıydık? Ve Lozan’da ihtiyacımız olan sonucu alabilecek miydik acaba?

            Her şeye rağmen işin en olumlu tarafı, Ulu çınar heybetli USA’nın, yıllar içinde, ilk kuvvetli rüzgârda çatırdayarak yerle bir olacak kof bir çınara dönüştüğünün de artık ortaya çıkmış olmasıdır. Ve bizde dâhil olmak üzere gözüne kestirdiği ülkelerde bölücü eyalet planları yapmaya kalkarken, kendi kampüsünden, birer birer kopacak eyaletleriyle yalnızlaşarak, en terk edilmiş ve acınacak duruma bizatihi düşecek olduğudur. Ve bu gidişatının farkında değildir. Çünkü megaloman egosu aynı bileşkede evirilemeyecek kadar körelmiş ve çürümüştür.
                                                                                  
                                                                             Serendip Altındal



14 Ekim 2019 Pazartesi

ULU SENTEZ..


            Suriye’de Türk ordusunun hiç işi yoktu ve olmamalıydı da gerçekte. Ne ki daha başından itibaren bizim olmayan bir savaşın içinde yer almakla, bizi buna zorlayan emperyalistin ekmeğine bolca tereyağı döşerken esasında kendi başımıza da, belki torunlarımızın bile ödemek zorunda kalabileceği dertler aldık.

            Güzelim ‘yurtta sulh cihanda sulh’ prensibini terk edip, düşmanı bile ortada olmayan ve karşımızda açık cephe dahi bulunmayan bir mekânda, hudutlarımızı ve dost yaftalı düşman üstlerini kapatıp, kararlı ordumuzu hudutlarımızın İÇİNDE, gereğinde hemen saldırı harbine de dönüşebilecek bir aktif cephe harbine hazır tutmalıydık sadece. 

            Rahmetli İnönü zamanında ve azami CEO stratejik bir bölgede, Atatürk inkılabı sadakatiyle, kinci Dünya savaşı gibi evrensel bir kavganın bile dışında kalıp milli menfaatlerimizi korumasını bilerek, siyasetçi aklının en yüce örneğini bütün dünyaya da kabul ettirmiştik oysa.

            Ve ne yazık ki bugün Türk siyasa aklına hiç yakışmayan bir duyarsızlık ve ansızlıkla, haklı olduğumuz ve dolayısıyla haklı bir nefsi müdafaa ile yasal hakkımızı da alabilmek durumundayken, şimdi şaibeli bir konumda hakkımızı dahi nasıl alabileceğimizin hesabını yapmak zorunda kalıyoruz. Bu halimize ise Levanten mahallesinin köpekleri bile gülüyordur kuşkusuz.

            Çünkü birde bu zafiyetin üstüne çevre komşularımızla da sorunlu olurken, evlatlarımız da pisipisine telef oldular ve olmaktalar da. Lakin beğenmesek de bugün öyle bir noktaya getirildik ve hele de Trump’ın cesametinden büyük zırvaları ve ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ türkülerinden sonra, bir de Fırat’ın Doğusuna kadar olan kurtarılması gereken tampon bölgeyi de teröristten arındıramazsak şayet, işte o zaman daha da büyük bir kaybımız olacaktır. Ve artık o vakit, ‘yuh olsun ervahımıza’ demek de bize düşecektir.

            Ortaya çıkan görüntüden anlaşıldığına göre; USA, IŞİD bakiyesini illaki bize temizletmeye kararlıdır. Bugüne kadar AB ve USA’nın emperyalist paralarıyla teşkil edilen son Haçlı ordusu olan IŞİD yaftalı müstemleke ordusu bakiyesini temizlemek, yine Türk Ordusuna düşüyor desenize. Ziyan yok, biz Türkler alışığız buna tarih boyunca nasılsa.

            Bir daha yaparız ve böylelikle de muhtemel yeni bir Dünya savaşına da engel oluruz belki de.  Terörist sürüsüne verilen binlerce TIR dolusu silah ve askeri malzeme ne olacak derseniz. O da Türk Ordu envanterine giren, pahalı bir adı olmayan savaş ganimeti olur neticede. Eh olsun artık o kadar da, değil mi? USA da artık bir bardak su içsin bu savurganlığının üstüne.

            Bırakalım artık çeşitli illüzyonları, kelam ve kelime savaşlarını, birbirini suçlamaları. Çünkü bunların karın doyurmadığını ve kimsenin işine yaramadığını artık öğrenmiş olmamız gerekir. Zira kurgu ortadadır ve sonuç da bellidir. Tek yapılacak iş, bu duruma tek yumruk halinde odaklanmaktır artık dostlar.

            Öyleyse gelelim kıssadan sadede. Lakin bizatihi olarak anlayamadığım, koskoca Türkiye Cumhuriyetinin, nasıl olup da ülkenin ve Türk Milletinin asla çoğunluğunu temsil etmeyen, genelin ilkesiz bulduğu otokratik, emperyalist icadı ve kurucu anayasa suçlusu yapay bir Başkanlık senaryosuyla, böylesi eli kolu bağlı trajikomik bir duruma düştüğü veya düşürüldüğüdür. Şimdi gelin de ilk önce de bunu irdeleyelim isterseniz.

            Türk birliğinin Suriye’de ki en büyük hedefinin, özellikle de ırkdaşlarımız olan Türkmen göçerlerin, kurtarılmış bölgelerde güven içinde yerleştirilmelerinin önünün açılması olması gerekmektedir. İşte yalnız bu hedef dahi Suriye riskini, Türkiye ve Suriye açısından sulh içinde taşımaya değer.

            Harekâtı bahane eden ve artık ampulü patlamış AKP iktidarı, son kuvvetiyle hala yeni rantlar peşinde koşarken GDO’lu ürünlerin de kontrolünü kaldırıyor.  Siz anlayın artık bunun ne demek olduğunu. Arkasından da sallantıdaki iktidarını biraz daha uzatmak gayreti içerisinde,  muhalefeti de tamamen susturacak ve saf dışı bırakacak OHAL de gelirse şaşırmamak gerekecektir.

            Sıkıştıkça yardım aradığımız Tanrının bile Kâinatın selameti adına deterministik (bilimsel) kural ve kanunları vardır. İşte her şeyin uyum içinde, matematiksel ve harmonik bir disiplinde Kâinatı var edebilmesinin sırrı da buradadır. Yani tanrı yardımı istenirken bile öznel ve doğrusal bir sentezin haklılığı içinde olmak gerekir. Bu da her şeyden önce ulusal milliyetçi, sosyal bir sorumluluk bilinci ve anavatan müktesebatıdır…

                                                                       Serendip Altındal




7 Ekim 2019 Pazartesi

ÖLÜMSÜZLÜK..


            Bazı görüşlere göre, Trump ile Obama’nın yardımcısı Joe Biden arasındaki.  Ukrayna nedenli ve Trump’ı azlettirmeye kadar gidebilecek ihtilafın, Demokrat/Cumhuriyetçi karşıtlı yeni bir Amerikan iç savaşına yol açabileceği söyleniyor. Ve bu söylentilerin, Bahçeli’nin Erdoğan’ın çekilmesiyle ilgili bizde de olabilecek iç savaş adaptasyonuyla, ne hikmetse aynı döneme rast geldiği ve eşanlamda olduğu da ayrıca dikkat çekiyor. Yani orada Trump, burada Erdoğan çekilirse iç savaş çıkacakmış(!) anlayacağınız.

            Yoksa zarlar boşa atılınca, ille de düşeş yakalamak için son zarını MHP Başkanlığına atıp, bütün MHP camiasını arkasına alarak kurtuluş yolunu Panislamist-milliyetçi yeni tarz bir Enverizm de bulmayı umut eden Erdoğan, Bahçeliyle anlaştı da, Bahçeli o yüzden sağlık sorunlarını bahane edip, yerini Erdoğan’a bırakmaya mı hazırlanıyor. Yoksa Bahçeli’nin başka nedenle araziye uymasına imkân yoktur.

            Olmaz olmaz demeyin, emperyalistin bütün senaryoları bugüne kadar bir şekilde Türkiye’yi saf dışı bırakmaya yönelik değil miydi? Düşünün, bütün milliyetçi kanadı arkasına toplayacak bir Erdoğan popülizmi, ülkeyi nerelere taşımaz, ülkeye ne denli büyük hasar vermez. BOP’dan, FETO’dan bu yana bize kafayı fena takmış olan emperyalist herifler için fazla da alternatifin kalmadığı ülkemizde, bundan daha iyi ve verimli, bizi yok edici bir son şans daha olabilir mi?

            Aynı bileşkede, Türkiye ekonomisinin uluslararası tefecilerin elinde, oradan oraya savrulmakta olduğu ve yeni Düyunu Umumiyenin de artık kapımızda nöbet tuttuğu noktası, endişeler ötesi bir melanet ve ihanetin de habercisi oluyor. Ve bu bağlamda, daha önce yerli tefecilerin elindeydik, şimdi yabancılara mı satıldık sorusunu da sormaktan kendimizi alamıyoruz.  

            §   Komutanı, subayı, eri, çetesi, köylüsü, Mustafa Kemal hepsinin temsil ettiği Türk fedakârlığının başında idi. 1918 Türkiye’sinin şartları içinde, sırt sırta birbirinden beter üç harpten çıkan, başındakilerin akılsızlığı ve maceracılığı yüzünden milyonlarca evlât, vatanlarca toprak veren, ölü çocuklarını yiyen çıldırmış analar, yolsuz, demir yolsuz, tekniksiz, medeniyetsiz bir memleketin bir ucunda Rus devinin, öbür ucunda yedi düvelin ateş dalgaları içinde eriye eriye tükenen bir millet, gene de harp edecek şevk bulur, gene de başındakilerin peşine düşüp, mandalarıyla top çekerek, kadınlarına gülle taşıtarak, don gömlek yirmi bir günlük meydan muharebeleri verir, âdeta eti ile istihkâmlara çarparak kaleler düşürür, bunsuz, böyle milletsiz Mustafa Kemal neye yarardı?
50’nci yıldönümünde bir heyetle ziyaretine gittiğimiz Hitler, o delice gururlu Hitler demişti ki:
- Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır. Onun ilk talebesi Mussolini’dir, ikinci talebesi benim!
Bu millet, Balkan bozgunu içinde dünyaya gülünç olduğumuz zaman da aynı yiğitlerin milleti idi.
Mustafa Kemal onsuz olmazdı. Fakat 1919-1922’de o da Mustafa Kemal ’siz ne olurdu?
Çanakkale harpleri sırasında, bir gün, bir İngiliz hücumunu kırmak için Mustafa Kemal’in askerlerine bir karşı taarruz yaptırması lâzım gelmiş. Emir vermiş. Durmuş, arkalarından bakmış. Siperden fırlayıp ölüme doğru akarlarmış. Hepsi ölecekmiş ve ölmüşler. Anlatırken gözleri yaşarırdı.
Sadrazam izzet Paşa’nın kardeşi Esat Paşa’yı pek sayardı. O da süvari komutanı imiş. Bir an olmuş ki bu süvariyi düşman üstüne sürmek lüzumunu duymuş. Yüzde yüz ölüm. Esat Paşa’ya emir vermiş. Hiç tınmaksızın:
-   Baş üstüne! Demiş.
Mustafa Kemal:
-   Galiba anlamadı! Diye tereddüt etmiş:
-  Ne yapacağınızı acaba iyice ifade edebildim mi? diye
sormuş.
-   Evet, paşam, ölmezliğimizi emrediyorsunuz.
Sonra bu harekete sebep kalmamış. Esat Paşa ve süvarileri yaşamışlar.
Mustafa Kemal’in harp cephelerinde erleri onlar, komutanları bunlardı. Ama bu kahramanlıkların hepsi, Viyana dönüşünden Sakarya tutunuşuna kadar, nice kafasız komutanların hesapsız harplerinde nice boş kafalı liderlerin bozuk politikalarında ziyan olup gitmemiş midir?
En iyi heykeltıraş, mermerini bulmalıdır. Çamur, kireç ve kerpiç, eser tutmaz.
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya I-V, s.484)

            Biran için yukarıdaki ortak anılarımızla ölümsüzlüğümüzü tanımladıktan sonra tekrar güne dönelim:
            Artık bundan sonra güzel Türkçe’mizin bittiği noktadayız herhalde. Çünkü cevap ve çözüm bekleyen bunca hayati soru açıkta beklerken, satır başları bile olmayan Erdoğan demagojisinin tavana vurduğu mahalde, artık bizim Türkçeyle anlaşabilmemize imkân kalmıyor.

            Herhâlde Sanskritçe filan öğrenmemiz gerekecek ki, bu defa kendilerine yazılacak, söylenecek olanları, onlar araştırmak zorunda kalsınlar. Belki kendilerine de faydası olur bu değişikliğin. Cumhuriyet Türkçemizle anlaşabilmek mümkün olamayacağına göre; bundan böyle ki iktidarı kendi dilini konuşmadığına göre, Türk Milleti de sorgusuz, rehbersiz, görünen köye kestirmeden kendisi erişmek zorunda kalacak demektir…
                                                                       
                                                                                Serendip Altındal