22 Ekim 2019 Salı

TERK EDİLMİŞLİK..


            Suratında nokta bile kıpırdamayan ve sanki Donkişot gibi bir zırhın içinde dimdik oturuyor intibaı veren Pen(ç)e’nin yanında ve masa başında ondan ayrı oturması gerekirken, ezilmiş bir köşe yastığı gibi kalan ve konumu gereği de ekranda, sanki daha alçak bir iskemlede oturuyor görüntüsü de veren Erdoğan’a, kendim ve milletim adına utanç duygularıyla bakmak zorunda kaldım desem, abartmış olmam.

            Oysa Suriye’de, karşısına herhangi bir resmi üniformayla çıkamayan emperyalist güçlerin paralı Haçlı Lejyonerleri karşısında, yine efsane yazan Türk Ordusunun, çakma da olsa bir Başkomutanı böyle süklüm püklüm ve sonuçta çaresiz kalmamalıydı. Trump Akbabasını temsilen uçurulan çaylağın pençesi bile bize yetti demek zorunda kalmamız, inanın ki yüreğimizi çok acıtıyor. Ve nefes bile alırken kendi adıma yüreğim yanıyor, sıkıntımdan boğazım kuruyor.

            Masada oturan ve savaş konumunda olan iki Devlet arasında çok hayati bir antlaşma hakkında konuşmakta olan bu iki insanın kim olduklarını ve hangi ülkeleri temsil ettiklerini bilmeyen bir izleyici, acaba hangisinin muzaffer olan tarafı temsil ettiğini düşünürdü dersiniz? Tıpkı da düşündüğünüz gibi Pence olanı galibin lokmasını önünden kaptı ve afiyetle yuttu. Ya da galip Türk tarafı maalesef yine milletini ve kendisini kandırmakla yetindi.

            Çünkü galip tarafın sadece ordusu güçlüydü, siyaseti ve siyasetçisi liyakatsizdi. Ve artık savaşların Diplomasiyle yürütüldüğü bu Dünya da ise sadece güçlü ordu galibiyete yeterli olmuyordu. Yani güçlü ordusu olan bir Devletin mutlaka güçlü Devlet adamları da olmalıydı.

            Bir marifet yapmış edasıyla sırıtan karşı tarafın üyeleri karşısında, zerre kadar ciddiyetini bozmayan ve kendisinden isteneni harfiyen yerine getiren Pence, kendi resmini, onlara uluslararası siyasa protokolü kültüründen bir kapak olması için, armağan olarak bıraktı.

            Ve neden kendisinin böyle bir toplantıya yollandığı mesajı acaba alınabildi mi? İşte bugünün Türkiye’sinde en fazla eksik olan da böylesi siyasetçilerdi. Aslında siyasetçinin önemi dün de fazlaydı. Lakin kılıç siyaseti artık bitti ve emperyalist şartlar gereği bugün Diplomasi, daha da bir kıymete bindi.

            Ne ve nasıl mı oldu: Bizim sulara pek yanaşmasına müsaade edilmeyen Suriye ordusuna ne hikmetse birden yürüyün dendi. Önünü açtığımız Suriye ordusu da bir anda aklından bile geçiremediği kendi hudut bölgelerine kadar girerek, yine bize sınır komşusu oldu.

            Hâlbuki Türk ordusu, Suriye ordusu ile herhangi bir konflikt yaratmamak için daha önceden bilhassa yoğun terörist yapılanması olan Resulayn, Kobani, Menbiç, Rakka vs gibi noktalarda, teröristlerle birebir, kafa kafaya kalarak onları tamamen temizlemeli veya teslim almalıydı. Yani burada evlatlarımı öldürenlere, son adamlarına kadar tam bir kılıç siyaseti uygulanmalıydı işte.

            Bu yapılmayarak Amerikalının YPG şemsiyesi altında PKK döküntülerini yeni bir Baharda tekrar kullanmak üzere depone etmesine yardımcı olunmuştur. Böyle bir ahmaklığa zafer denmesi mümkün olabilir mi? Demek ki yenilen düşman yine de istediğini alarak çetesini kurtarmış ve beklemeye yatırmıştır. Ayrıca bu teröristler Güneye çekilerek, bizden haraç almaya devam eden Petrol kuyularında, bu defa emperyalistin bekçi köpekliğini de oynayacaklardır. Yani hiç boş yok, emperyalist sinekten bile yağ çıkarıyor anlayacağınız.

            Ayrıca bir de bunun üstüne teröristle masaya oturmayız denmesine rağmen onları temsilen anlaşma yapan USA temsilcisine masada eşlik edilmiştir. Hâlbuki YPG/PKK tamamen temizlenseydi bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Hele de ateş olmayan yerden duman yükselmez bağlamında, Erdoğan ve ailesinin Amerika’da ki mal varlığının sorgulanmasının, bu oldubittiyle yaptırımdan kaldırıldığı söylentileri de yeterinden fazla mide bulandırıcı değil mi?

            Veya bir de şöyle düşünelim; Şayet Atatürk kalan düşman bakiyesini son neferine kadar İzmir’de denize dökerek tam ve itirazsız bir zafer kazanmasaydı, yani rakibini iki omuzunu da yere yapıştırarak tuş yapmasaydı, biz halen onlarla ve hakem oyunlarıyla uğraşıyor olmayacak mıydık? Ve Lozan’da ihtiyacımız olan sonucu alabilecek miydik acaba?

            Her şeye rağmen işin en olumlu tarafı, Ulu çınar heybetli USA’nın, yıllar içinde, ilk kuvvetli rüzgârda çatırdayarak yerle bir olacak kof bir çınara dönüştüğünün de artık ortaya çıkmış olmasıdır. Ve bizde dâhil olmak üzere gözüne kestirdiği ülkelerde bölücü eyalet planları yapmaya kalkarken, kendi kampüsünden, birer birer kopacak eyaletleriyle yalnızlaşarak, en terk edilmiş ve acınacak duruma bizatihi düşecek olduğudur. Ve bu gidişatının farkında değildir. Çünkü megaloman egosu aynı bileşkede evirilemeyecek kadar körelmiş ve çürümüştür.
                                                                                  
                                                                             Serendip Altındal



14 Ekim 2019 Pazartesi

ULU SENTEZ..


            Suriye’de Türk ordusunun hiç işi yoktu ve olmamalıydı da gerçekte. Ne ki daha başından itibaren bizim olmayan bir savaşın içinde yer almakla, bizi buna zorlayan emperyalistin ekmeğine bolca tereyağı döşerken esasında kendi başımıza da, belki torunlarımızın bile ödemek zorunda kalabileceği dertler aldık.

            Güzelim ‘yurtta sulh cihanda sulh’ prensibini terk edip, düşmanı bile ortada olmayan ve karşımızda açık cephe dahi bulunmayan bir mekânda, hudutlarımızı ve dost yaftalı düşman üstlerini kapatıp, kararlı ordumuzu hudutlarımızın İÇİNDE, gereğinde hemen saldırı harbine de dönüşebilecek bir aktif cephe harbine hazır tutmalıydık sadece. 

            Rahmetli İnönü zamanında ve azami CEO stratejik bir bölgede, Atatürk inkılabı sadakatiyle, kinci Dünya savaşı gibi evrensel bir kavganın bile dışında kalıp milli menfaatlerimizi korumasını bilerek, siyasetçi aklının en yüce örneğini bütün dünyaya da kabul ettirmiştik oysa.

            Ve ne yazık ki bugün Türk siyasa aklına hiç yakışmayan bir duyarsızlık ve ansızlıkla, haklı olduğumuz ve dolayısıyla haklı bir nefsi müdafaa ile yasal hakkımızı da alabilmek durumundayken, şimdi şaibeli bir konumda hakkımızı dahi nasıl alabileceğimizin hesabını yapmak zorunda kalıyoruz. Bu halimize ise Levanten mahallesinin köpekleri bile gülüyordur kuşkusuz.

            Çünkü birde bu zafiyetin üstüne çevre komşularımızla da sorunlu olurken, evlatlarımız da pisipisine telef oldular ve olmaktalar da. Lakin beğenmesek de bugün öyle bir noktaya getirildik ve hele de Trump’ın cesametinden büyük zırvaları ve ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ türkülerinden sonra, bir de Fırat’ın Doğusuna kadar olan kurtarılması gereken tampon bölgeyi de teröristten arındıramazsak şayet, işte o zaman daha da büyük bir kaybımız olacaktır. Ve artık o vakit, ‘yuh olsun ervahımıza’ demek de bize düşecektir.

            Ortaya çıkan görüntüden anlaşıldığına göre; USA, IŞİD bakiyesini illaki bize temizletmeye kararlıdır. Bugüne kadar AB ve USA’nın emperyalist paralarıyla teşkil edilen son Haçlı ordusu olan IŞİD yaftalı müstemleke ordusu bakiyesini temizlemek, yine Türk Ordusuna düşüyor desenize. Ziyan yok, biz Türkler alışığız buna tarih boyunca nasılsa.

            Bir daha yaparız ve böylelikle de muhtemel yeni bir Dünya savaşına da engel oluruz belki de.  Terörist sürüsüne verilen binlerce TIR dolusu silah ve askeri malzeme ne olacak derseniz. O da Türk Ordu envanterine giren, pahalı bir adı olmayan savaş ganimeti olur neticede. Eh olsun artık o kadar da, değil mi? USA da artık bir bardak su içsin bu savurganlığının üstüne.

            Bırakalım artık çeşitli illüzyonları, kelam ve kelime savaşlarını, birbirini suçlamaları. Çünkü bunların karın doyurmadığını ve kimsenin işine yaramadığını artık öğrenmiş olmamız gerekir. Zira kurgu ortadadır ve sonuç da bellidir. Tek yapılacak iş, bu duruma tek yumruk halinde odaklanmaktır artık dostlar.

            Öyleyse gelelim kıssadan sadede. Lakin bizatihi olarak anlayamadığım, koskoca Türkiye Cumhuriyetinin, nasıl olup da ülkenin ve Türk Milletinin asla çoğunluğunu temsil etmeyen, genelin ilkesiz bulduğu otokratik, emperyalist icadı ve kurucu anayasa suçlusu yapay bir Başkanlık senaryosuyla, böylesi eli kolu bağlı trajikomik bir duruma düştüğü veya düşürüldüğüdür. Şimdi gelin de ilk önce de bunu irdeleyelim isterseniz.

            Türk birliğinin Suriye’de ki en büyük hedefinin, özellikle de ırkdaşlarımız olan Türkmen göçerlerin, kurtarılmış bölgelerde güven içinde yerleştirilmelerinin önünün açılması olması gerekmektedir. İşte yalnız bu hedef dahi Suriye riskini, Türkiye ve Suriye açısından sulh içinde taşımaya değer.

            Harekâtı bahane eden ve artık ampulü patlamış AKP iktidarı, son kuvvetiyle hala yeni rantlar peşinde koşarken GDO’lu ürünlerin de kontrolünü kaldırıyor.  Siz anlayın artık bunun ne demek olduğunu. Arkasından da sallantıdaki iktidarını biraz daha uzatmak gayreti içerisinde,  muhalefeti de tamamen susturacak ve saf dışı bırakacak OHAL de gelirse şaşırmamak gerekecektir.

            Sıkıştıkça yardım aradığımız Tanrının bile Kâinatın selameti adına deterministik (bilimsel) kural ve kanunları vardır. İşte her şeyin uyum içinde, matematiksel ve harmonik bir disiplinde Kâinatı var edebilmesinin sırrı da buradadır. Yani tanrı yardımı istenirken bile öznel ve doğrusal bir sentezin haklılığı içinde olmak gerekir. Bu da her şeyden önce ulusal milliyetçi, sosyal bir sorumluluk bilinci ve anavatan müktesebatıdır…

                                                                       Serendip Altındal




7 Ekim 2019 Pazartesi

ÖLÜMSÜZLÜK..


            Bazı görüşlere göre, Trump ile Obama’nın yardımcısı Joe Biden arasındaki.  Ukrayna nedenli ve Trump’ı azlettirmeye kadar gidebilecek ihtilafın, Demokrat/Cumhuriyetçi karşıtlı yeni bir Amerikan iç savaşına yol açabileceği söyleniyor. Ve bu söylentilerin, Bahçeli’nin Erdoğan’ın çekilmesiyle ilgili bizde de olabilecek iç savaş adaptasyonuyla, ne hikmetse aynı döneme rast geldiği ve eşanlamda olduğu da ayrıca dikkat çekiyor. Yani orada Trump, burada Erdoğan çekilirse iç savaş çıkacakmış(!) anlayacağınız.

            Yoksa zarlar boşa atılınca, ille de düşeş yakalamak için son zarını MHP Başkanlığına atıp, bütün MHP camiasını arkasına alarak kurtuluş yolunu Panislamist-milliyetçi yeni tarz bir Enverizm de bulmayı umut eden Erdoğan, Bahçeliyle anlaştı da, Bahçeli o yüzden sağlık sorunlarını bahane edip, yerini Erdoğan’a bırakmaya mı hazırlanıyor. Yoksa Bahçeli’nin başka nedenle araziye uymasına imkân yoktur.

            Olmaz olmaz demeyin, emperyalistin bütün senaryoları bugüne kadar bir şekilde Türkiye’yi saf dışı bırakmaya yönelik değil miydi? Düşünün, bütün milliyetçi kanadı arkasına toplayacak bir Erdoğan popülizmi, ülkeyi nerelere taşımaz, ülkeye ne denli büyük hasar vermez. BOP’dan, FETO’dan bu yana bize kafayı fena takmış olan emperyalist herifler için fazla da alternatifin kalmadığı ülkemizde, bundan daha iyi ve verimli, bizi yok edici bir son şans daha olabilir mi?

            Aynı bileşkede, Türkiye ekonomisinin uluslararası tefecilerin elinde, oradan oraya savrulmakta olduğu ve yeni Düyunu Umumiyenin de artık kapımızda nöbet tuttuğu noktası, endişeler ötesi bir melanet ve ihanetin de habercisi oluyor. Ve bu bağlamda, daha önce yerli tefecilerin elindeydik, şimdi yabancılara mı satıldık sorusunu da sormaktan kendimizi alamıyoruz.  

            §   Komutanı, subayı, eri, çetesi, köylüsü, Mustafa Kemal hepsinin temsil ettiği Türk fedakârlığının başında idi. 1918 Türkiye’sinin şartları içinde, sırt sırta birbirinden beter üç harpten çıkan, başındakilerin akılsızlığı ve maceracılığı yüzünden milyonlarca evlât, vatanlarca toprak veren, ölü çocuklarını yiyen çıldırmış analar, yolsuz, demir yolsuz, tekniksiz, medeniyetsiz bir memleketin bir ucunda Rus devinin, öbür ucunda yedi düvelin ateş dalgaları içinde eriye eriye tükenen bir millet, gene de harp edecek şevk bulur, gene de başındakilerin peşine düşüp, mandalarıyla top çekerek, kadınlarına gülle taşıtarak, don gömlek yirmi bir günlük meydan muharebeleri verir, âdeta eti ile istihkâmlara çarparak kaleler düşürür, bunsuz, böyle milletsiz Mustafa Kemal neye yarardı?
50’nci yıldönümünde bir heyetle ziyaretine gittiğimiz Hitler, o delice gururlu Hitler demişti ki:
- Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır. Onun ilk talebesi Mussolini’dir, ikinci talebesi benim!
Bu millet, Balkan bozgunu içinde dünyaya gülünç olduğumuz zaman da aynı yiğitlerin milleti idi.
Mustafa Kemal onsuz olmazdı. Fakat 1919-1922’de o da Mustafa Kemal ’siz ne olurdu?
Çanakkale harpleri sırasında, bir gün, bir İngiliz hücumunu kırmak için Mustafa Kemal’in askerlerine bir karşı taarruz yaptırması lâzım gelmiş. Emir vermiş. Durmuş, arkalarından bakmış. Siperden fırlayıp ölüme doğru akarlarmış. Hepsi ölecekmiş ve ölmüşler. Anlatırken gözleri yaşarırdı.
Sadrazam izzet Paşa’nın kardeşi Esat Paşa’yı pek sayardı. O da süvari komutanı imiş. Bir an olmuş ki bu süvariyi düşman üstüne sürmek lüzumunu duymuş. Yüzde yüz ölüm. Esat Paşa’ya emir vermiş. Hiç tınmaksızın:
-   Baş üstüne! Demiş.
Mustafa Kemal:
-   Galiba anlamadı! Diye tereddüt etmiş:
-  Ne yapacağınızı acaba iyice ifade edebildim mi? diye
sormuş.
-   Evet, paşam, ölmezliğimizi emrediyorsunuz.
Sonra bu harekete sebep kalmamış. Esat Paşa ve süvarileri yaşamışlar.
Mustafa Kemal’in harp cephelerinde erleri onlar, komutanları bunlardı. Ama bu kahramanlıkların hepsi, Viyana dönüşünden Sakarya tutunuşuna kadar, nice kafasız komutanların hesapsız harplerinde nice boş kafalı liderlerin bozuk politikalarında ziyan olup gitmemiş midir?
En iyi heykeltıraş, mermerini bulmalıdır. Çamur, kireç ve kerpiç, eser tutmaz.
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya I-V, s.484)

            Biran için yukarıdaki ortak anılarımızla ölümsüzlüğümüzü tanımladıktan sonra tekrar güne dönelim:
            Artık bundan sonra güzel Türkçe’mizin bittiği noktadayız herhalde. Çünkü cevap ve çözüm bekleyen bunca hayati soru açıkta beklerken, satır başları bile olmayan Erdoğan demagojisinin tavana vurduğu mahalde, artık bizim Türkçeyle anlaşabilmemize imkân kalmıyor.

            Herhâlde Sanskritçe filan öğrenmemiz gerekecek ki, bu defa kendilerine yazılacak, söylenecek olanları, onlar araştırmak zorunda kalsınlar. Belki kendilerine de faydası olur bu değişikliğin. Cumhuriyet Türkçemizle anlaşabilmek mümkün olamayacağına göre; bundan böyle ki iktidarı kendi dilini konuşmadığına göre, Türk Milleti de sorgusuz, rehbersiz, görünen köye kestirmeden kendisi erişmek zorunda kalacak demektir…
                                                                       
                                                                                Serendip Altındal


28 Eylül 2019 Cumartesi

SORUMLULUK YA DA..


            Şartlar gereği yine eğri otursak da; ama en azından doğrularla kalkalım yerimizden. İnsan hiç kaotik bir ihtilaf halinde olduğu bir ülkenin liderinin ayağına gider mi? Yani kan davalını davet edersin, isterse o gelir senin ayağına. Demek ki o kadar ciddi ve endişeye mahal bir durum yoktur bu ikilinin arasında. Yoksa bizim büyük birader, BM gerekçeli bir toplantıya icabet ediyor olsa dahi, hiç kendisini riske sokar mıydı? Duy da inanma.

            O halde birileri birilerini ha babam kandırmaya devam ediyor olsalar gerektir. Daha başından itibaren durum bu değil miydi aslında. Yoksa etkileşimli parodi olarak genelleyip defalarca yazdıklarımız, hep boşuna mıydı? Ki bunu hiç sanmıyorum. Zira görüyorum ki dün ne dediysek bu gün de odur. Yani eski tas eski hamam. Hamamın kurnası, tası, havlusu ve takunyesine kadar bile değişen hiçbir şey yok.

            Meşru kimliğini, dolayısıyla da otonomisini kaybeden Mehmetler ordusu; sorgusuz sualsiz, yeri ve işi olmadığı cephelerde nöbete devam ettikçe ve Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi cepheden cepheye sürüklendikçe, nasıl olsa milletinin gündemi eksik olmayacaktır. Amaç da esasen bu, yani yenmemesi gerekenleri de millete oldubittiyle yedirtmek değil midir? İyi de neler oluyor, nereye doğru koşuluyor. Niçin, ‘yahu biz ne yapıyoruz’ diyen sesleri duymuyoruz hala.

            Veya sesleri çıkıyor da bizim mi haberimiz yok. Çünkü bugün ordunun en tepesindeki kurşun askerin haykıran sessizliğini, ne var ki kendisinden başka duyan da yok. Artık sivil de olan ve bir sivil, bir resmi takılan bu birader, günlerdir sabrımızı zorlamayın diyor ve diyor sadece. Çık da ortaya bari bir Yeniçeri atraksiyonu yap en azından; ama bir ileri iki geri adımla, millet de biraz hareket görsün hiç olmazsa.

            Elbette kimsenin bir yere girdiği de gireceği de yok. Ya da göstermelik bir yürüyüş yaptırılacak ordumuza, işte hepsi de bu olacak sadece. Dostlar alışverişte görsün anlayacağınız. Bunun senaryosuna ise USA da, Trump’ın sözde ve kendisiyle konuşmadan dostluk paktını pekiştirdiği Erdoğan’la beraberce ve kapalı kapılar ardında, son ayarlar çekiliyor nasıl olsa. Ve bu mealde yeni bir ‘van minit şovu’ daha izledik.

            Sisi protestosuyla karışık, Filistin politikası nedeniyle İsrail’le de restleşen Erdoğan; sanki eşinin de önceden işaretini verdiği gibi Hilafeti üstlenme konusunda, İslam Dünyasının terörizme pirim vermeyen münevver kanadını da kafaya almak üzere, Natenyahu ve arka plandaki baş Oğlan Trump’ın sessiz rol aldığı yeni bir CIA senaryosunda, görev almış olduğu algısını bizde uyandırdı nedense yine. Hatta diyebiliriz ki şayet Kış ortasında Orta Doğuda, yeni bir Arap Baharı daha olup da bazı ön gübreli bahçelerde güller açmaya başlarsa, sakın şaşırmayın.

            Doktorlar ve diğer sağlık ekipleri Güney hudutlarımıza transfer ediliyormuş falan, filan. Milleti oyalayan göstermelik gelgitler bunlar. Yani saf Mehmet nöbette, milletse uykuya devamda. Teşkilatçı kıvrak dansözler de kendileri çalıp kendileri kıvırıyor,  milletin yer almadığı sahnelerde.

            Diğer yanda eski AKP atıkları da şimdilerde şantajla ballı görevlere atandırmaya başladılar kendilerini. Ee keser döner, öyleyse onların da ellerindeki kozları oynama zamanıdır anlaşılan. Ve şimdi eski sabıklar en son parsalarını toplarken, Reisleri için de kara kara düşünme zamanı gelmiştir artık.

            Parsacıların son örneği, Egemen Bağış denen dünün AKP rüşvetdaşı ve çığırtkanı da, bu furyada bugün Prag elçisi yapılmıştır. İbretlik bir vakıa daha anlayacağınız. Bakın yanan, dönen, parıltılı ve dört çakarlı ampul Partisi, kendi kendisini ne vahim, ötesinde de gülünç hallere düşürdü.

            Lakin vay be! Hepsini bırak da Devlete bak sen! Yazık sana, böyle mi olacaktın sen, daha Şehitlerimizin kanları kurumayan anavatanımda, iki sene şerefimle askerliğini yaptığım ve bu hizmetin parayla da satın alınamadığı yüce Devletim. Ne ki AKP ‘benden sonra tufan’ diyemez artık ülkemizde. Bundan sonra söyleyebileceği, hatta söylemek zorunda kalacağı ancak, erken seçim lafı olacaktır. Bu da en yakın günlerde tecelli edecek gibi gözüküyor. Çünkü bunu biz değil, matematik söylüyor.

            Yakın gelecekteki hedefi ise, tek Parti iktidarını artık unutup, en fazla da, yeni FETÖ yapılanması başlıklarını kullanıp, FETÖ virüsünü diğer partilere ve fırkalara bulaştırarak, oluşan kargaşada, yeni Hükümette MHP doğrultusunda bir koalisyon safı oluşturup yer alabilmek olacaktır sadece.

            Son indislere bakılırsa CHP de, kurulacak Hükümetin diğer ayağında yer alacak bir koalisyona hazır gözüküyor. Şimdiden söyleyelim ki AKP ile yapılacak bir koalisyon, önce de CHP’yi bitirecek çıkmaz bir yoldur. Çünkü AKP zaten bitmiştir ve kaybedecek bir şeyi de yoktur. İşte böyle bir tutum, tam da inkılapçı özüne geri dönüş umudu vermeye başlayan CHP’nin, yolunun sonunu göremeyeceği demek olur.

            Yani milliyetçi safta olan, hele de temel kurucu bir inkılap Partisinin bundan sonra AKP ile ortak bir paydası olamaz, olmamalıdır. Olsa da bu adamı belki öldürmez; ama süründüreceği de kesindir.  Tabii milletin de böyle bir gitti Gülsüm, geldi Gülsüm Hükümetinden ne fayda sağlayacağı ise artık yorumlarınıza açıktır.

            Ekonomi-Politik beceriksizliğin ülkeyi erozyona getirdiği bu son durumda, yeni bir çark edişle bırakın oturmayı, Trump’ın kucağına dahi yaklaşmak, küllen AKP ve Reisleri için sonun başlangıcı olan kıyamet düdüğünün çalması demek olacaktır. Veya Erdoğan ile arkadaş olduğunu söyleyen Trump’ın o halde, terörist ordusunu kapımızın önünden çekmesi ve milli misakımız içindeki çakma Kürdistan projesini rafa kaldırması gerekmektedir ki bu dostluğun bizi de ikna eden somut bir değeri olabilsin.

            Avrupalıların her iktidarın suçuna halkın da iştirakçi olduğuna inanmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Haksız da değillerdir hani.  Aslında her şeyin, hatta en mütecanis Devletlerin bile bir ömrü vardır. Bunun doğrulayıcısı ise geçmiş ve geleceğin tek sahibi olan tarihtir. Ve tarih ebediyete kadar varları, yokları hep not düşmeye ve bu notları da arşivlemeye devam edecektir.

            Asla gözardı edilmemelidir ki uluslar, Devletlerinin sorumsuzluklarının da sorumlusudurlar. Ve ancak kendi Atatürk inkılaplarını yapabilen ve onu koruyabilen uluslar, ebediyete kadar Devletlerini de yaşatabilme hak ve imkânına sahip olabilirler…
                                              
                                               Serendip Altındal




19 Eylül 2019 Perşembe

KADER ORTAĞI..


            Dün olduğu gibi bugünde bizden bile acil olarak, bütün komşularımızın, yine Atatürk gibi bir lidere ihtiyacı, hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Çünkü Atatürk sadece bizim değil başta kadim komşularımız olmak üzere bütün mazlumların da lideriydi. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sözü; hele de Atatürk gibi bir ilkeler ve ülküler adamının ağzından çıkıyorsa, bu gerçeği bize ne kadar da anlamlı ve ikna edici anlatıyor değil mi?

            İnanın şayet Atatürk bugün yaşıyor olsaydı; başta Türk Dünyası olmak üzere Asya ve Avrupa’da önce güvene, sonra da huzura kavuşurdu. Çünkü korkusuz bir özgüvenin olduğu yerde, huzursuzluk asla barınamaz. USA ya ise böyle bir Dünya da usluca ve edebiyle yer almaktan başka da bir çıkar yol kalmazdı. Aslında USA’da özgürlük yoluna çıktığında, samimiydi. Lakin bugünkü imajı, artık bu dünyaya yakışmıyor.

            Hele Wilson’un ‘Cemiyeti Akvam’ projesiyle, ümit de vaat ediyordu aslında. Ne var ki birinci Dünya harbinin harp zengini, ikincisinin de galibi bir güç Devleti olunca, bu gücü kendi menfaatleri bileşkesinde kullanan çıkarcı ve doymak bilmez Siyonist, liberal emperyalist parababalarının ihtirasları; bugün kendi geleceğini de, dünyanın geri kalanıyla birlikte; ama belki de medeniyeti bitirecek yeni bir Dünya harbinin eşiğine getirdi.

            Hepimizin ve kendi azınlığı tarafından soyulan mütevazı Amerikan vatandaşlarının da tek mekânı olan güzel mavi gezegenimizi, tanrı korusun demek kalıyor bize de. Ve bu yozlaşmış Amerikan varlığına tahammül ise, gerçekten hepimizi aşan bir lüks haline gelmiştir ve bunun fazlası da abesle iştigaldir bundan böyle artık.

            Bugünkü endişe verici durumumuza gelince: 27 Mayıs İhtilali, aslında kaçırılmaması gereken bir fırsattı, yarıda kalan Atatürk inkılabının bitirilmesi bağlamında, şayet ihtilalin başında Atatürk hamurunda bir lider olabilseydi. Demek ki her doğruya birden sahip olmak mümkün değil, hep bir veya birden fazla eksik kalıyor ne hikmetse.   

            Lakin o dönem hukukçularının askeri darbeyi haklı bir ihtilal meşruiyetine taşıyan raporu; bugünde aksi kabul edilemeyen ve dünyada emsali de olmayan evrensel bir hukuk belgesidir. Ve her türlü eleştiriye karşı panzehir de olan bu belge, aslında bugün de fazlaca ihtiyaç hissettiğimiz, 1961 anayasasını da inşa eden gerekçe olmuştur.

            O halde gelelim şimdi 2020’ye: O günlerin 60 devriği DP Hükümetiyle aynı metodolojik oligarşik-demokrasi bileşkesinde ki AKP Hükümetinin de; umuma açık yüzme havuzu talimatlarından farkı olmayan doldur boşalt KHK’larıyla hele de Türkiye Cumhuriyeti gibi bir büyük Devleti yönetebilmelerine imkân yoktur.

            Ve elbette kendileri de bu durumun farkında olmalıdırlar. Öyleyse devamda ısrarın da kendilerine, sadece zarardan başka da bir getirisi olmayacaktır. O halde 1960 da olduğu gibi adamlığına güvenen bilhassa da anayasa hukukçularının ciddi olarak çıkıp ‘durun bakalım artık’ diyebilmeleri gerekmektedir. İşler daha fazla da şirazesinden çıkmadan ve çok daha radikal önlemlere gerek kalmadan. Bu nedenle de 1960 dönemi, özellikle ibret alınması gereken bir olgu değil de nedir.

            Yeni ya da revize edilmiş bir 1961 anayasasına ve bu doğrulta karar alabilecek tam bağımsız bir milli Hükümete, her zamankinden fazla ihtiyacımız olduğu günlerde böylesi bir müdahaleyle, yere düşen Devlet büstünün tekrar kaldırılıp saygın mihrabına geri konulması gerekmektedir. İnanın ki bu güncellenmeye, artık vurgun yeme günleri yaklaşan mevcut Hükümetin ihtiyacı çok daha fazladır.

            Anayasada ki değişmez veya değiştirilemez maddeler esası aslında bir kendini aldatmacadır. Öyle ya, adamlar yandaşları yundaşlarıyla geldiler, azınlıkken ekseriyet oldular ve referandum da kadük olunca, değişmez maddeler de değişiverdiler. Şimdi kısmen de olduğu gibi. Ne olacak o zaman. Yani oligarşik Hükümeti devirmeden, hangi bağımsız hukukçunuzla yasal revizyon yapabilirsiniz ki artık.

            İşte bu nedenle de anayasa yapılmadan önce kuvvetler ayrımının değiştirilemezliği eskiden olduğu gibi yeniden güven altına alınmalı ve orduya da gerektiğinde, 1960 da olduğu gibi kaotik durumlarda Hükümete müdahil olma hakkı tanınmalıdır.  Yeni anayasa da bilhassa da bu maddeler vurgulanmalıdır. Özetle de Ordu-milletin millet tarafı, ordu tarafının daha fazla itibar kaybına da asla müsaade etmemelidir. Yani hukukçu da millettir, dolayısıyla da anayasa bundan böyle artık cevherine puntalanmalıdır.


            Bu arada iktidar ortağı Bahçeli, ‘Erdoğan çekilirse iç harp çıkar’ diyor. Eğer bir iktidar ortağı böyle bir ifade kullanıyorsa, anayasal bir suç işliyor olmalıdır kanımca. Bahçeli Türk milletinin kardeşine silah doğrultmayacağını bilmiyorsa, nasıl milliyetçidir? Hükümete artık yol göründüğünde; kapının önünde aport tutulan terörist köpeklere mi kapıyı açmayı düşünüyor yoksa? Pekiyi ondan sonra kendilerini nasıl aklayabileceklerinin de hesabını yapıyor mu acaba???

                                                                       Serendip Altındal



12 Eylül 2019 Perşembe

SATHI GÖZLEM..


            İdlib, Afrin, YPG, PYD, PKK falan derken kapımızda bekleyen kılıç artığımız teröristler, artık içimizde icraata yönelmek üzere hudutlarımızda mevzilendiler. Öyle ki emperyalistler bu birikimi,  bundan sonra ki planları dâhilinde, ülkemize karşı da bir tehdit unsuru yaparak önünün açılmasını isteyen Erdoğan’ın eline büyük bir koz verdiler.

            Hala, bu belanın da müsebbibi olan AKP İktidarının kuyruğunda kaldıkça, kapımızın önünde bu beslemelerini boşuna bekletmeyen USA haramisinin, yakında bunları içimize salmak için gün saydığını da hiç akıldan çıkartmamak gerekiyor. Bir de bunları içimizden cımbızla ayıklamaya kalkarsak, seyredin siz Dünyayı. Bu seyir de altından mı, yoksa üstünden mi olur, kişisel göreceliğe bağlıdır artık.

            Ondan sonra bir de Çekiç Güç köprübaşlarını, yol kavşaklarını vs. tutunca; eh artık en iyisi daha fazla söylemeyelim de moral bozmayalım, arkası da bize kalsın. Yalnız bilelim ki gücü, gücü yetene bir baskın senaryosunun, ana baba günlerimiz için hazırlanmakta olduğu da gün gibi ortadadır.

            Eski Roma fobisini yüzyıllardır taşıyan Yahudi, şimdilerde USA ile ittifak içinde geliştirmekte olduğu Akdeniz ve Kürdistan projelerine bel bağlayarak, aynı bağlamda yeni Roma Metropolü olarak öngördükleri İstanbul bileşkesinde, eski Roma fobisini, yeni Roma hobisi yapma gayreti içindedir. Bu zincir projeler paketinin, ne kadar elle tutulur ve açılır olup olmayacağını, nasıl olsa en yakın günler, ister istemez gösterecektir.

            Bir yanda emperyalist kulvarda hal ve gidiş bu yönde iken, İstanbul’un Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları alelacele ve elbirliğiyle gönül koyarak, gümbür gümbür mütevazı vatandaş İmamoğlu’nu, Belediye Başkanlığına atayarak, yılların AKP saltanatına da son verdiler.

            İşte bu İmamoğlu şimdilerde harikalar yaratıyor ve yaratmaya da devam edeceği anlaşılıyor. Bütün suiistimalleri tarifsiz bir ciddiyet ve sorumluluk bilinciyle ortaya koyarken, vatandaşların sevgi ve hayranlıkları, kendisine giderek katlanıyor. Demek ki vatandaş son 17 yılın yolsuzluğu ve adamsızlığında öyle bunalmış ve doğru adama hasret kalmış ki şimdi bulduğunu da neresine koyacağını bilemiyor. Yani aklı erdemin sosyal psikolojisi anlayacağınız.

            Aydınlar, doğruyu bilen, adil, ahde vefa sahibi, düşünen ve araştıran insanlar demektir. 1950 seçimleri galibi Menderes’in meclis açılış konuşmasında, bir defa bile kurucu ve kendi siyasi varlığının dahi nedeni olan yüce Atatürk’ten bahsetmeyişi, aydın kitle tarafından, karanlık geleceğini de tayin eden en büyük etken olarak kabul edilmişti.

            Şimdi ki AKP iktidarı ile - ki onlarda eski DP nin devamı olduklarını beyan etmişlerdi - 1950’lerin DP iktidarı arasında fazla bir fark yoktur aslında. Bunlar da netice itibarıyla Atatürk ve Türk kavramını inkâr ettikleri için, DP ile aynı kaderi saatleri çalınca ister istemez paylaşacaklardır nasılsa.

            Çünkü 14 Mayıs seçim zaferini en büyük inkılap olarak betimleyen ve bugün bile hala devam eden Atatürk inkılabını elinin tersiyle iten Menderes, makûs kaderini daha yolunun başında kendi eliyle yazmıştı. Ve sonunda da ceman korktukları başlarına da geldi esasen.

§ Menderes, yıllarca Halk Partisinin Halkevleri Müfettişi olarak çalışmıştır. Kendini bu işe, tam ve yürekten vermişti. Kendisi de Halkevleri kurmuş, bunların açılışında nutuklar vermişti, bu hizmeti tam 15 yıl sürdü. Meselâ Aydın Halkevinin 1950’daki açılışında şöyle konuştu.
«Milletimizin yükselmesi yolunda her ihtiyacı gören ve sezen Büyük Gazi, içtimai hayatımızda, kültür hayatımızda, çok derin bir boşluğu ve çok şiddetli bir ihtiyacı da görmüş, bu boşluğu dolduracak ve ihtiyaca cevap verecek bir tesis ve teşekkülün esasını kurmak, temellerini almak şerefini de kazanmıştır.»
Halk Partisi üyesi ve partinin Halkevleri Müfettişi iken, Menderes’in görüşü» inanışı buydu. Hâlbuki Millet Meclisinde ve 4.V.1951 de, “Başvekil olarak nutkunda Menderes, Halkevlerini şöyle vasıflandırıyordu:
«Halkevleri, Halk odaları kurmak, gençlik teşkilâtını ele almak, Faşistçe düşünce ve telakkilerin mahsulüdür. Bunlar, içtimai bünyemiz içinde tamamıyla abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv halindedirler.» (İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali– Ş.S. Aydemir s.184)

Yukarıda ki çelişki, Menderes’in iki ruhlu kişiliğini (ikircikli) gösteren çok tutarlı bir tarihi belgedir mesela ve bu da size çok iyi tanıdığınız birini anımsatmıyor mu? İkilinin, kişilik, icraat ve kader uyumlarına da ortak bir empatiyi çağrıştırmıyor mu?


Son olarak Mardin de Özel Harekât Şube Müdürünün öldürülmesi, ister istemez dikkatleri Çekiç Gücün üstüne çevirdi. Çünkü terörün giderek daha fazla dikkat çekmesi amacıyla, üst rütbeli ve liyakat adamlarımızı hedef almaya başlaması ve bunda da netice alması; bu olayların Çekiç Gücün çevreye intikalinden sonra artmaya başladığı da dikkate alınınca, ancak profesyonel bir enformasyon ve yönlendirmeyle açıklanabilir. Yoksa tetikçi baldırı çıplaklar sürüsünden, böyle organizasyonlar beklemek pek olası değildir.

Nasıl da yapay bir oldubitti darbesiyle ve hemen ardından yağmur gibi yağan KHK’larla Ergenekon’un ardından milli ordu eğitimi de iğdiş edilince ne günlere geldik değil mi dostlar. Hoş bunları daha 16 Temmuz'da da yazmıştım amma... Bedii Faik’in bile ‘bu millet bu Devlete yakışmıyor’ dediği bizim millet, Şeytanının tokadını yiye yiye sonunda ve artık mevtayı bulacağını idrak ettiğinde, aklı başına gelecek herhalde.

Teknoloji hayli ilerledi. Artık Okyanusların diplerinde bile tarihi kazılar yapılıyor. Her yerde açılan hidrokarbon kuyuları, çeşitli ve sayısız yapılar için yapılan kazılarda vb. ön Türk tarihiyle ilgili kim bilir ne bulgular elde ediliyor. Lakin bunların açıklandığını hiç duydunuz mu? Sadece bizim ülkemizde yaptığımız kazılarda ele geçen bulgularla, lütfen veya usulen ilgileniyorlar.

Şimdi düşünelim o halde! Şayet toprakların altından kendi olası tarihleriyle ilgili tarihsel bulgular ortaya çıksaydı, bizim tarihimizi bile kendilerine mal edenler, kim bilir nasıl yaygara yaparlardı. Demek ki kendi tarihimizi bile derinleştirmek ve gerçek Dünya uygarlığını da ortaya çıkarmak, yine bize kalıyor. O zaman ha gayret gardaşlar. Çünkü misakı vatan için önce sathı müdafaa, sathı müdafaa içinde de önce sathı gözlem gerekir…
                                                          
                                                                         Serendip Altındal



3 Eylül 2019 Salı

YAPAY DEVLET..



            Bana göre Atatürk inkılabının mihenk noktası, Devletçi bir milli kapitalizmdir. Çünkü bizim gibi Avrupa sanayi ve fikri kalınma devrimini kaçırmış, 150 yıllık bir uykudan sonra ancak ikinci Meşrutiyetle, modern Dünyaya gözlerini açabilmiş bir Devletin, başka da milli bir kalkınma modeline yönelme lüksü de yoktu. Dolayısıyla Atatürk de bu en doğru modeli uygulamıştı ülkesinin şartlarında.
           
            Öyle ki; bundan sonra da önce, Devlet korumacılığını yarı yolda bırakarak milli kaynak ve sanayimizi emperyalist Devletlerin tensiplerine terk eden angaje siyasilerden, sahte sanayicilerden biran önce kurtularak, Atatürk inkılabını tamamına erdirmek üzere, milli kalkınmamızın kaldığı yerden yoluna devam ettirilmesi acilen sağlanmalıdır.

            Ancak ondan sonra ve eğitilen milli sanayicilerle birlikte ve tam bağımsız bir stratejiyle, liberal kapitalist düzenden söz etmek mümkün olabilir. İşte bu doğrultuda Atatürk inkılabını terkedildiği noktadan tekrar ayağa kaldıracak sihirli ele sahip ve milli bir Hükümete hiç olmadığı kadar acilen, ihtiyaç vardır. Ve bu sayede, yeniden Dünya Devleri arasında yer alabilmemiz mümkün olabilecektir ancak.

            Yalnız bu işler için aynı bağlamda; yapay İslam paradigmasını, yani menşei belirsiz lakin Vatikan vaftizli terörist İslam himayesini terk etmiş, çevre ilişkilerinde en doğruyu bulmuş, yurtta sulh cihanda sulh zırhına bürünmüş bir Devleti elbette şiar aldığımızı, bilmem tekrar söylemeye gerek var mıydı?

            Buna rağmen hiç unutulmaması gerekense, bu yeni Hükümetin, Cumhuriyetimizin bin bir meşakkat, bühtan ve dökülen kanlarımızla yerine koyduğu tüm milli kazanımlarımızı, AKP Hükümetinin iktidar yılları içinde babalar gibi yok ettiğini de düşünürsek; bu büyük hasarı da sil baştan yerine koymak zorunda da kalacak olduğudur.
             
            Yani Devletin yeni sanayi fabrikalarını iğneden ipliğe kadar kurup, eskileri revize edip yeni olanlarıysa tam millileştirerek yeni veya eski sahiplerine nominal değerlerle ve faizsiz uygun geri ödemelerle teslim edip, usulen ve hakça vergi ödemeleriyle de, kendi hazine tahsilatını geri alması gerektiği, bilhassa vurgulanmalıdır.


             Bu bağlamda da serbest liberal kapitalist; ama yabancı sermayeye haraç ödemeyen bir milli ekonomik sistemin, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi önünün açılması gerekmektedir.

            Yani amaç, Atatürk’ün de formüle ettiği gibi Devlet desteğiyle bütün zirai, ticari ve sanayi kalkınma için gerekli tüm alt yapısal desteği sağlayarak, bütün faaliyetlerin, araç ve gereçlerin, tam bir düzen ve nizam altında o ilk inkılap ruhuyla, adil ve hakça milli ve özel teşebbüse devrinin sağlanması olmalıdır.

            Sonra da her şeyin ki sistem kusursuz, tam ve istence uygun olarak, salt milli işleyinceye kadar da Devlet kontrolünün eksiksiz uygulanması elzemdir. Şayet işçi eğitimine ve milli üretime katkı sağlayacak yabancı sermayenin de sisteme girmesi isteniyorsa; yabancı sermayenin yerli ve sözde ortak birlikteliğine, asla ve zinhar izin verilmemelidir. Dolayısıyla milli müteşebbis yabancı sermayeye ancak rakip olmalıdır, sözde ortak değil. Ve hiç yadsınmamalıdır ki ancak bu düzen, atalet uykusuna dalmış inkılap ateşini, yeniden alev haline getirecektir.

            Bu görüş ilk Cumhuriyet döneminde de savunulan lakin değeri pek kavranamayan, inkılapçı kadro hareketlerinin de özeğidir aslında. Atatürk, İnönü gibi mümtaz Devlet adamlarımızdan sonra ne yazık ki ekseriyeti vasıfsız, liyakatsiz,  idraksiz, demagog ve sadece kendi menfaat ve ikballerine yönelik siyasilerin keyfi ve başıbozuk idarecilikleri sayesinde, ne yazık ki bu günlerimiz yaşanır olmuştur. Lakin elbette bu da ülkemizin kaderi olmayacaktır. Ve bugünlerde tarih olacaktır kuşkusuz.

            Nato dâhil bundan sonra da yabancı ordularla yapacağınız ittifaklarda şayet ordu Komutanlığınız Korgeneral seviyesinde kalırsa, ordunuzun diğer ittifak Ordularının Orgenerallerinden hep emir alan durumunda kalacağını da biliyor musunuz bre Şahinler. Bu da çook düşünerek tek başınıza aldığınız bir karar mı? Yoksa başkalarına mı ait bu dâhiyane fikir. Sizin Reisiniz var, alışıksınız emir altına. Lakin Liderini de kendisi seçen Türk Milleti, acaba öyle mi?

            Muhalefetin ısrarlı konu mankenliği ve Erdoğan’ın Başbuğluğunun yakında ülkemin ipini çekecek sinsi birliktelikte olduğunu, ne zaman anlayacaksınız acaba? Ülkemiz yabancı komuta kademesi altında eyaletler bileşkesi olarak, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kimliğini kaybettiği ve YAPAY DEVLET konumuna indirgendiğinde mi?

            Devletimize o zaman Yeni Amerika da denmeyeceğine göre, ne deneceğini de bir düşünüverin bir zahmet. En iyisi siz vasıfsız demagoglar, bugüne kadar en iyi yaptığınız işi, kalan sayılı günlerinizde de yapmaya devam edin de, hiç olmazsa ballı maaşlarınızı, masallarınızla, en azından meddahlar gibi biraz hak etmiş olun.

            Kapitalist, liberalist, emperyalist üç ayrı adam gibi görünse de aslında tek bir emperyalist yumruğun bileşkesidirler. Karşılarındaki Sosyalisti şaşırtmak için üç ayrı sanal hedef algısı yaratırken yine de, ağır ve emin adımlarla hedefe yaklaşan bilge Sosyaliste, sonunda savaşı kaybedeceklerinin de bilincindedirler neresinden bakılsa.

            Feyzioğlu’na gelirsek: Bana göre kendisine Sarayda, düşündüğüm ve beklediğim konuşmayı, Cumhuriyetin bir Baro Başkanına yakışır üslupta yaparak, 30 Ağustos gününün bütün vakarı ve dik duruşuyla bir Atatürk ve Cumhuriyet çocuğu olduğunu da ortaya koyarak, bütün hukukçuları ve vatandaşlarını temsil etmek düşerdi. Ve bunu da yapmıştır.

            Esasen Saraylı hazırun ve orada ne aradıklarını bilmediğimiz Arap misafirlerin de belki duymayı pek beklemediği, ama asla da yadsıyamadığı, hukukun tarafsızlığı vurgusu da tam yerine nokta atışı oldu. Sayın Feyzioğlu, Sarayda kendisiyle birlikte kurumunu da başarıyla temsil etiği için kendisini kutlamak yakışır bize de. Ne var ki milletin Vekili geçinen birileri, Feyzioğlu’ndan Sarayda neredeyse silah çekmesini bekliyorlardı herhalde. Öyleyse bu nasıl bir etik siyaset ve nasıl bir anarşist mebus anlayışıdır.

                                                           Serendip Altındal