15 Ocak 2015 Perşembe

TERÖRMÜ TERÖRİSTMİ..

            Zamanlar içinde oluşmuş 16 Türk devleti tarihseli; coşkulu, vardığı yerlerde İmparatorluklar kurarak tarihe yerleşen, nizamını kurarak, uygarlığını yayarak, egemenliğini dosta düşmana kabul ettirdikten sonra da, hemen yeni arayışlara giren, çağlayanlar gibi taşan ve bulunduğu yerlere sığamayan bir milletin tarihi, yani evrakı metruke sidir. Zaman geçtikçe ve teknoloji geliştikçe de çok daha eskilere uzanan, geçmişinde bile yerinde duramayan ve devamlı derinleşen, eskidikçe de şarap gibi değer kazanan, muhteşem bir tarih. Ne kadar görkemli, ihtişamlı ve iftihar edilecek evrensel bir varoluş bu Tanrım. NE MUTLU TÜRK’ÜM diyene.

            Pekiyi eniştemiz bizi neden öptü acaba. Türk'ü ağzına almayan, kendine kondurmayan enişte, herhalde birisinin olumlu tavsiyesine uyarak, Türklerin ülkesinde belki de ilk defa, bu güne kadar yaptığı en anlamlı gösterisinde sahne almıştı oysa. Kendi adıma, köşk katında ilk defa yapılan ve Türk'ün şanlı tarihine yakışan bu anlamlı görseli, dekor yetersiz olduğu ve başoyuncu da Erdoğan olduğu halde tutmuştum aslında. Ne ki, 16 farklı dönemin Türk neferiyle saf tutması da boşa çıktı.

            Zira fazla antipatik olduğu ve ortaya çıktığından beri, sayısız olumsuza el attığı için, olumlusuyla bile yine kimselere yaranamadı. Yani ne yapsa yakışmıyor bizim biradere. Ne yapsın bu onun fıtratı oldu artık. Suçu kendi naturasında aramalı, başkasında değil. Her adımıyla nasıl gelgitleri oynadığını, her attığı adımın bir öncekinin farklı yönünde bir hamle olduğunu, diyelim ki kendisi idrak edemiyor; yoluna kendilerini bu kadar ucuza pazarlayan seçmeni ve yandaşı, akli melekelerini balık pazarında mı unuttular acaba...


            1- Özellikle alt kaynakları zengin ve bağımlı ülkelerde terörün yaşatılması ve düğmeye basıldığında ortaya çıkması tesadüf değildir elbette.

            2- Bu durum aynı zamanda, başını ABD'nin çektiği ve aslan payını aldığı emperyalist tasallutun, ulusal kaynakların soyulmasında, arka planda ki hempası olan Avrupalı sürüngenlerin, bu terörü nasıl ve neden beslediklerinin de yadsınamaz göstergesidir. 

            3- Uluslararası alanda besledikleri farklı terörist sürülerinden, özetle de İslam yaftası taktıklarını, zaman zaman yeraltına çekerken, ekonomi politik göstergeler işaret ettiğinde, bir anda Paris’te olduğu gibi, yeryüzünde de çiçek açtırabiliyorlar. Mesela El Kaide, Boko Haram, IŞİD vs. son dönemlerin bu bağlamda seçkin örnekleridir. Müslüman yaftalı olmayanları ise daha ziyade, salt hedefli tetikçilikte (toplu suikastlarda) kullanıyorlar. Bunun önceliğine de aralarında ki emir komuta zinciri karar veriyor. Ve Paris’teki olayın da, ön anlaşmalı olduğu apaçık sırıtıyor aslında.

            Çünkü harekât amiri komiserin ve sözde kovaladığı tetikçilerin ifade veremeden telef olmaları, bu durumun çok açık bir göstergesidir. Sömürgelerin dışında ilk defa bir AB ülkesinde İslam yaftasıyla, radikal bir provakosyon amaçlı yapılan bu tetikçilik, ekonomik dar boğazlara giren vahşi Batı'nın, 'hep benden beklemeyin, sizlerin de taşın altına elinizi sokmanız gerekiyor' bağlamında ABD ayağının, AB uzantısına verdiği direk bir mesaj olarak da okunabilir. Belki de muhtemel bir infialden endişe duyan Obama, bu yüzden Paris’te görüntü vermemiştir, kim bilir.  

            5- Besleme terör ile bunalıma sokulan ve çaresiz kalan yerel Hükümetler, eli mahkûm Batıdan yardım talep etmek zorunda bırakılıyorlar. Hemen işareti alan emperyal güçler, başlarında da muzaffer komutanları ABD olmak üzere, gayet meşru gerekçelerle, ellerini kollarını sallaya sallaya, daha önce terk etmek zorunda kaldıkları kurban ülkelere, bu defa kurtarıcı pozunda yeniden yerleşiyorlar.

            6- Beslenen terör, sadece vurucu, eli kanlı teröristlerden oluşmaz. Siyasi partiler, medya araçları, çeşitli kamu teşekkülleri, hukuksal profiller, ticari kurumlar, bankalar, üniversiteler, liseler hatta çocuk yuvalarına kadar değişen formatlarda da karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli istihbaratların araştırma raporlarında, bu konuda çok çarpıcı bilgilere ulaşılmaktadır. Sadece ABD kendi milli istihbarat kurumlarına, hedef ülkelerde soft-hard terör organizasyonları uyarlamaları için yıllık bütçelerinden, bugünlere kadar dudak uçuklatan rakamlar ödemiş ve ödemektedir.


            Paris olayından kendimiz de bazı mesajlar alıp, sıradaki biz olabiliriz düşüncesiyle çok tedbirli olmalıyız. Düşünün, PKK terörünün üstüne, bir de bu ne idüğü belirsizleri koyarsanız faturamız kabarabilir. Hoş hani evelallah üstlerinden geliriz nasılsa ve askeri, sivil faydalı da bir şer olur bizim için aslında. Ne var ki, her riskin kabul edilebilir bir zararı da vardır kuşkusuz. Ama kâr zararı fazlasıyla karşılayacaksa ki hesap öyle gösteriyor. O zaman mesele yok varsın gelsinler. Başımızın üstünde yerleri var.

            Yalnız sonra bizi, emperyalist patronlarının diğer besleme kurumları olan çakma insan hakları komisyonlarına, "bize sürek avı yaptılar" diye, şikâyet etmeye de kalkmasınlar. İnceldiği yerden kopacaksa da kopar nasılsa. Malum, korkunun ecele faydası olmadığı nedeniyle de, korkmanın boşuna olduğunu da iyi bilir Türk milleti...
             
                                                                              Serendip Altındal

Video Kanalım

12 Ocak 2015 Pazartesi

DOKUZLUK PSİKOZ..

           "Dokuzluk" tabirim, mermi değil, yeni bir silah veya aracı da betimlemiyor. Sadece cinsi ve menşei belirsiz; ama Epikürizm'in hiç bir tasnifinde açıklaması da bulunmayan, ancak bizim mecliste rastlanabilecek yeni bir kelle tipini açıklıyor. Bu öyle bir tip ki, ilk ahitten bu yana var olan Âdem ve Şeytan tiplemesinin de üstünden atlayarak, ergin olanın değil; ama genç insanın acaba bende mi bir sorun var diye, kendi gen yapısını bile mukayeseli olarak sorgulamasına neden oluyor.

            Anlayacağınız bu dokuzların durumu, aslında tam bir Psikiyatri vakasıdır. Ne ki bu sapkınlık gündem oluşturuyor ve bu gündem de ne yazık ki birileri tarafından, bize kader yapılmaya kullanılıyor ülkemizde. Bu çarpık gündemi oluşturan; komplo teorisyenlerine göre de, NSA zihin kontrolü programı kurbanlarının, mademki adalet anlayışları budur ve bu kadarcıktır; o halde aslında anayasal suç işleyen bu vekillerin okul diplomalarını geçersiz kılın, tüm mal varlıklarına aynı hukuk sistemi içinde el koyun ve tüm maddi, manevi kimliklerini bir anda sıfırlayıverin.

            Bakalım kendi hırsızını aklayan aynı beyzadelerin, aynı adalet sistemi hakkında ki yorum ve karar gerekçeleri nasıl olacak, hep beraber görelim. Benim safım belli nasıl olsa, haydi buna da varmısınız bahse. Ayrıca malum olduğu gibi de, ateş sönünce donlar tekrar giyilir. Bu da unutulmamalıdır...


            TÜSİYAD'çı haklı, Türkiye’de elbette paralel devlet yoktur. Çünkü şayet olabilseydi, ülkemiz sistem kaosundan kurtulamaz ve anaforunda kaybolurdu. Sadece devlet içinde devlet oluşturma teşebbüsüne, mevcut iktidar ve 'Feto'llah cemaati tarafından müştereken girişilmiş; ama bu teşebbüs, özeğinde bir Libya, Suriye, Afganistan vs. skolâstiği olmayan yüce Türkiye Cumhuriyetinin, gerçek sahibi Türk Ulusunun derin devleti tarafından, akamete uğratılmıştır.

            Dostumuz değil; ama sömürgecimiz olan ABD ve AB Gladyosu bizim topraklarda silahı tekrar ellerine alamazlar artık. Geçmiş olsun onlara. Şayet alırlarsa bu defa ahrette de kendilerine yer bulamazlar zira. Çünkü Fransa’nın sosislik domuzları bile terör ile gerçek yani Hz. Muhammed İslamının (Ehli Beyt), zerre kadar ilişkisinin olmadığını bilir. Ayrıca Türklerin sofist ve Şamanizm bandajlı İslami tasavvufunda, fanatizme de hiç yer yoktur. Ve Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti de, tam laik ve her şeye rağmen demokratik bir devlettir.

            Buna rağmen Erbakan’la başlayan ve AKP hükümetiyle de yakamıza yapıştırılan, son yıllardaki bize hiç yakışmayan irticai ve fanatik sapkınlıkların, ABD menşeli olduğunu, Nato ve AB Gladyosu da en az Fransa’nın sosislik domuzları kadar bilirler ve ülkemizde irticayı, terörist çetesi PKK ile birlikte desteklemişlerdir de aslında. Ne var ki hedef üzüm yemek değil, bağını paylaşmak üzere bağcıyı dövmektir. Tabii bağcı dayağı kabul ediyor veya bağcıyı dövmeye güçleri yetiyorsa. 

            Meğerki İslam olarak tanımladıkları, ne idüğü belirsiz ve yumuşatılmış(!) ABD veya Vatikan İslamı olmamış olsun. Çakma sebepler, kitlesel katliamlara asla malzeme yapılamaz. Bunun bedeli, neden olanlar için çok ağır olur. Akıllı olsunlar ve sakın ola Türk'ü bu bağlamda provoke edip, yine karşılarına almasınlar. Ne var ki Haçlı cihat orduları yerine, IŞİD mişid gibi paralı kurşun askerleriyle tıpkı paralel devlet kuruyormuş gibi, artık ezberlenmiş angajmanlarla, boşuna teşebbüslere de girişirler ve yine ilk fırsatta girişeceklerdir de.

            En son numaraları da, Hıristiyan toplumları provoke ederek yeni bir Haçlı cihadı tetiklemek için, son Paris olaylarının gösterdiği gibi - bilhassa da harekâtı yöneten polis müdürünün ve eylemi yapan teröristlerin ifade veremeden şüpheli ölümlerinin verdiği algı üzerine - sanal İslam korkusunu körükleyerek, tıpkı ikiz kulelerde olduğu gibi, yarattıkları İslam'ın sırtına yükledikleri olayı, genel anlamda bir meşru müdafaa ivmesine devindirmek, özellikle de hedefinde bizi Sevr hudutlarına gerileterek, Orta Doğu ve Asya devletlerine de gözdağı vermektir. İşte bizde kurguladıkları açılım ve arkasında ki spekülatif sözde Kürt Birliği hikâyesi de, bu projenin bir diğer ayağıdır.
           
            Bu arada çok iyi de bilmektedirler ki, bütün Haçlıya, en zor şartlarında bile tek başına posta koyacak ve dimdik ayakta duracak yine de Türk Ordusundan ve Kuvayı Milliyemizden başka da bir güç yoktur bu dünyada. Meğerki bu uçuk teşebbüs tutsa bile, bu orta oyunundan, olmayan ulusal kimliği yerine, sımsıkı sarıldığı federatif kampus kimliğini, tek bayrak altında tutabilmek adına, uzatmaları oynayan ABD ve modası geçmiş sistemi için, geçici bir süre daha zamana oynamaktan başka da bir kazanç çıkmaz tüm Batı dünyası adına.

            Aynı bağlamda, tüm bu kirli oyunların arkasındaki baş senaristin de ABD ve ilgili istihbarat kurumları olduğunu uzun satırlarla tekrar anlatmaya kalkmak, artık bu kadar ortak tecrübeden sonra, abesle iştigal olacaktır. Bunun yorumunu, en iyisi okurun muhayyelesine bırakalım. Ayrıca ABD'nin Paris’te yapılan büyük protesto yürüyüşünde lider bazında temsil edilmemiş oluşu, bu tespitlerimizin teyidi anlamını da taşımaktadır. Çünkü baş zanlı, Paris protestosunun bir anda kendi aleyhine de dönüşebileceğinden, belli ki büyük bir korku duymuştur.

            Şimdi bu son cümleleri Haşim Kılıç'ın "Hak İhlali" tümcesinin de altına yazarsanız, Türkiye’mizin AKP Hükümeti ve gizli destekçisi muhalefet işbirliğiyle, ABD ye nasıl paket halinde teslim edildiğini de, daha iyi anlamış olursunuz...

            Bu arada, Doğu ve Batı bloğu arasında menfaat kıvırmalarıyla iki tarafla da flörtleşerek, ikisine de gülücükler atan, ikili, üçlü vs. devamlı sayısal oynayan, bizim sarayın çakma Müslümanı(!) ve yalnız mimarını da yukarıdaki rabıtayı belirten perspektifin dışında asla tutamayız. 


            Bir yanda bunlar oluyor ve düşünceler yoğunlaşıyorken, diğer yanda Atatürk'ten çalıntı sarayında dünya yalnızı ve kendisine sarayın çatısındaki güvercinlerin bile güldüğü, çıplak bir Sultan bozuntusu ya da bir deforme Sultan, kendisinin çalıp söylediği, söylediğini de kendisinin dinlediği saray gecelerinde, "Sonumun Başlangıcı" adlı kişisel tragedyayı tek başına oynarken, muhtemel ki, son günlerini de sayıyordur...     
                                                                                                                                                                                                                                Serendip Altındal

Video Kanalım

2 Ocak 2015 Cuma

VARMISINIZ..

Hiç su ile dışkı aynı mekânı paylaşabilir mi? Bu mümkün değildir. Çünkü su akar, dışkı gider. Ayrıca aksi, eşyanın tabiatına da aykırı olurdu. Demek ki zitat neymiş. Bok yoluna gitmemek için hep suyolunu açık tutmak gerekiyormuş.

Konu buradan açılmışken; Makyavelist mantalitede bir Erdoğan kendince o yola gitmemek ve ne pahasına olursa olsun ayakta kalmak adına, saati çalınca Borjia gibi geceden sabaha, varlık nedeni olan en yakın dost, sırdaş ve sadık yardımcılarını bile satacaktır. Ve peş peşe esen azgın fırtınaların türbülansında yok olmamak için, kılavuza ihtiyacı olmadan da bulabileceği, tek barınağı olacak Kemalist Ulusalcı limana doğru, “benden iyi kaptan mı bulacaksınız” rüzgârıyla uskur çevirmeye başlayacaktır kuşkusuz. Çünkü danışmansız da bunu idrak edecek ve kendi hanesine yazdıracak kadar kafasının çalıştığı yadsınmamalıdır.

            O halde şimdi buradan akapeli makapeli, yandaş yundaş, böyle bir şey olacağına ihtimal vermeyen her kimlerse, hepsine ortak bir çağrı yapıyoruz. Haydin varmısınız bahse…

            Onların cephesinde durum böyle iken, bizim cephede vaziyet nasıl acaba diye genel bir soru sormadan önce, bir anımsayıverelim. Atatürk; ‘ben de içinizden biriyim, siz de bensiniz aslında’ diye boşuna mı söylemişti? Ki Atatürk gibi bir deha adamının boşuna konuşabileceğine ihtimal bile verilemez. Şayet böyle olsaydı, kendisi sadece Türk milletine güvenerek, ağır yokluklar ve koşullar altında, tarihin ilki olan bir bağımsızlık savaşına başlar ve hem de yedi düveli karşısına alabilir miydi hiç? O halde kalben inanarak söylediği ve koskoca bir sorumluluk yüklediği Türk milleti, yani şimdi içinden yeni Atatürkler çıkaracak öz güvene sahip olmayacak mı?

            Acaba bu millet, kendi hamurundan yaratılmış ve kendisi gibi de kaypak olmayana boşuna yatırım yapmayacak olan emperyalistin, dümen suyunda seyreden kaypak uskurlara muhtaç olacak düşkünlükte ve kişiliksiz bir acz içinde midir? Ki kendi liderini çıkaramaz. Bu soruyu da kendimize arada bir, soruyor muyuz acaba Beyler, Paşalar ve Hanımefendiler.

Yoksa gençler göstermelik çeşitli kamusal kozmetiklerle popülasyon cilalıyor, akıntıya karşı kürek sallıyor, arkalarında gözü yaşlı ailelerini bırakan körpelerimiz de, asimetrik bir hiçlik de boşuna helak oluyor ve milli reaksiyon da bundan öteye taşınamıyorken, geriye kalan Senyorlar ve Senyoritalar dan mı milli devrim bekleniyor acaba?

Sırtımızda taşıdığımız, nafakalarımızla ve utanmazların emekli aylıklarımızdan bile kestikleriyle kendilerine ek ödenekler çıkaran, hesabını veremedikleri örtülü ödeneğe kaynak yaratan; ama diğer yanda, milletini temsil ettiğine de sözde yemin eden ve elimizle beslediğimiz birileri, yüce Atatürk’ün meclisinde kapalı oturumlarda, biricik varlığımız olan ve vatan dediğimiz tek parçalı battaniyemizi, üstüne üstlük bir de üstümüzden sıyırıp, yamalı bohçaya dönüştürmeye kalkıyorlar. Veya da bu komploya refakat ediyorlar.

Yakında açıkta bırakılması planlanan kıçlarımızla, ayazda boşuna titreyeceğimize; Osmanlı Türkçesinden önce tokadını patlatırken de onlara,  “YETTİNİZ GARİ” demesini bilmemiz gerekmiyor mu artık. Çünkü engel tanımayan sürüngenlerden kaypak yılanı emsal almak; biz Türklerin, dağların eteklerinde sürünmek yerine, onların üstünden aşmayı yeğleyen, özgür kartal doğalarıyla, asla uyuşmaz.

Ve hiç aklımızdan çıkarmayalım ki, her şey kendi özüne kavuşur sonuçta. Yani tavuk tavuğa, hamsi hamsiye, adam evladı da, kendinden olan adam gibi adamlara takılacaktır yalnız kaldığında. Demek oluyor ki, takılacağımız çevre ve kaynakları çok iyi teşhis etmemiz gerekiyor. Yetişkinlerde ön bilgi ve tecrübelerin, bilhassa da insan kaynağı bağlamında daha fazla olduğunu var sayarsak, bu değerlerin de alınmasını içeren tavsiyemizin, özellikle de gençleri hedeflediği anlaşılacaktır. Ne var ki gençlerin doğruları da yetişkinlere, arada sırada yeni tecrübeler kazandırmaktadır. Bu alışveriş de, insan doğasının evrensel devinimi gereğiyle sonsuzdur.

Hoş büyükanneler, dedeler, anne ve babalardan oluşan Kuvayi Milli milisler, saat vurduğunda nasıl olsa çocuklarından, torunlarından önce, yine tam tekmil görev başı yapacaklardır. Nasıl ki ilk önce bizler gelincik mitinglerini başlattıysak, sonunu da getiririz evelallah, kimsenin kuşkusu olmasın...


Alışveriş demişken konu konuyu açıyor. Kendimiz için alışverişi, emekli dünyamızda çoktan unuttuk artık. Şimdi alışverişten anladığımız sadece, zorunlu yaşam savaşımızı veya hayat kavgamızı sürdürmektir. Hepsi bu kadar işte. Yeni yıla girdiğimiz bu günlerde, dar gelirli vatandaşların berbat bir kâbus gibi arkalarında bıraktıkları 2014 yılını, ne yazık ki aratacak olan 2015’in, meslekten bir hayat kadını edasıyla karşı kaldırımdan bize göz kırptığını görüyoruz. Ve biliyoruz ki; “Kitlelerin ezilmeleri aynı olmak üzere bir ülkede ne kadar çok proleter bulunursa, o kadar zengin olunur.  Karl Marx”.

Zengin, sermaye sahibine denir. Bir işçinin asgari ücretle sermaye biriktirebilmesi, kapitalist sistemin tabiatına aykırıdır. Ne var ki milli piyango vs. kazanmış olsun. İşin adamı olmadığı için o kazancını da sermaye piyasasının akbabaları, çabucak elinden alacaklardır nasılsa. Çünkü “proletarya, zengin burjuvanın madenidir” de denmekteydi aynı dönemlerde.

Şimdi söyleyin lütfen, bütün sözde sendikacılığınıza, sosyal haklarınıza rağmen değişen ne olmuş liberal sermaye dünyanızda. Yani bildik tas, bildik hamam. Ve aksine, gittikçe daha da kötüleşmiş dar gelirlinin yaşam standardı. Hakçı yalanların bolca savrulduğu, bırakın verilen sözlerin tutulmasını, işçiyi muhatap alıp söz dahi vermek tenezzülünde bulunulmadığı bir taşeron ülkesinde, çalışan ve/veya sömürülen sınıflara nasıl daha mutlu bir gelecek temenni edilebilinir ki. Şayet bunu yaparsak, bunca bilimsel gerçeği de dıştalamış olmaz mıyız?

Hal bu olunca ve cumhurun başında bulunanın, yokluklar ülkesinde doğumu neden ve kimlere dayanarak teşvik ettiğini de bu bilgilerimizin üstüne vurduğumuzda, daha da iyi anlıyoruz ki, Marks’ın 1857 yıllarında yukarda söylediklerinden bu yana, yaşlı dünyamızda fazla da bir şey değişmemiştir. Fazla doğum daha fazla proleter, o da Burjuva için daha fazla sermaye demektir. Ve bu sermayenin bir kısmı sahibinin yaşam refahını sağlarken, diğer kısmı da kiraladığı emeğin, artı artığını arttıracaktır. Bu da kendiliğinden daha fazla sermaye demek olacaktır.

Pekiyi işçi bundan ne alacaktır. Ne alamayacağını düşünün, bunun da cevabını kendiniz vermiş olursunuz esasen. İşte fazla doğumu öngören uçuk talebin de tek nedeni, sürekli proleter aleyhine işleyen, işlemesi istenen ve Proletaryayı sürekli Burjuvanın madeni halinde bırakan bu kurgusal sermaye birikimidir.

Doğruları alta alta koyduğumuzda, dün ezilenin bugün de fazlasıyla ezilmeye devam ettiğini, sadece zengin’in çok daha zengin olmasından başka bir değişikliğin de, bunca yıla rağmen olmadığını görüyoruz aslında.  Sermaye ve teknoloji o günden bu güne katlarıyla artarken, fukaralık da doğru oranda katlarıyla artmıştır. Pekiyi bu nasıl ve neden olmuştur.

Bu sorunun cevabını da çoktan uzatmalarını oynayan Ricardo’lar, Malthus’lar, Adam Smith’ler ve çömezlerinden güncele sarkan,  bugünse liberal terfi(!) de alan çarpık kapitalist ekonomik yapıda aramanız lazımdır. Bu arada düşünün ki, bir de ülkemizde ki sermaye hareketinin, ithalat borçlarının günbegün katlandığı,  gayri mili oluşu meselesi var.  Ki bu durum da, yabancı sermayeyi ya da yabancı artı artığı, kendi yok halimiz ve milli kaynaklarımızla nasıl şişirdiğimizin de göstergesidir. Bu son tespit ise, ulusun günlük tayınının tuzu biberi olsun artık.

Siz de kendi tespitlerinizi yaptıktan sonra, şayet Marx’a rahmet de okusanız, bildik kafalar aynı kaldıkça, başından itibaren yamuk olan ve kendi çelişkisini bile inkar eden sistem, spiral helozonik diyalektiğinden, doğrusal ivmeye asla devinemeyecek ve yakında atık olup tarihin çöplüğünde, savunucuları ile birlikte yok olacaktır. Ve işte o zaman, rahmetlinin mezar taşını Osmanlıca yazarlar artık…


 Serendip Altındal

Video Kanalım

25 Aralık 2014 Perşembe

ELİ MAHKUM..

           Siz Fethullah'ın kafasız olduğunu mu sandınız. Evelallah Cinine bile pabucunu ters giydirir bizim İmam Efendi. Tavsiyelere ihtiyacı olmadan da biliyordur elbette ne yapılması gerektiğini. Erdoğan'la kayıkçı kavgasını sürdürmekteki ısrarının da, mutlaka bir nedeni vardır.

            İsim vermek istemiyorum, çünkü onlar da bizim cephenin askerleridir neticede; ama bazı yazarlarımız hocaya akıl vermeye kalkıyor: "AKP gerçeğini hepimizden fazla bildiğin halde, havaya Arapça küfredip duruyorsun; oysa sahne arkadaşının külliyesini, belge ve somut delillerle ortaya döksen, Tayyip Erdoğan hükümetini amuda bile dikersin", mealinde tavsiyelerde bulunuyorlar. Tutarlı da aslında.

            İyi de Pensilvanya tutsağı, şimdilerde acınacak durumdaki emir kulu, eli mahkûm çaresiz garip(!) bu söylediğinizi nasıl yapabilsin. Çünkü adı geçen Hoca namdar, ABD'nin kendisine biçtiği misyonu gereği; işine gelmese de, bağrına taş bassa da, Erdoğan'ı sonuna - ki en azından açılım perdesi ininceye - kadar koruması gerektiğini de, ne yazık ki hepimizden iyi biliyor.

            Kendisinin de aslında bin defa, hem de çoktan uygulamaya koyacağı bu tavsiyeyi şayet şimdi, henüz son perde inmeden - yani Kürdi federasyon ve akabinde de yumuşak İslami yeni Osmanlı Başkanlığı paketi açılmadan - tutmaya kalkarak, ABD'nin planlarını bozarsa; CIA’nin hemen kendisini derdest edip Erdoğan'a çerez yapılmak üzere, memlekete postalayacağını da çok iyi biliyor. Çünkü ABD için Erdoğan değil - ki nasıl olsa misyonu tamamlandığında ipini çekecektir - misyonunu başarıyla bitirmesi önem ve öncelik taşımaktadır.

            Ve ilerde işler plana uygun sonuçlanırsa, yani Rus Matruşka bebeklerini bile utandıran ABD kumpas paket(leri) peş peşe açıldığında, büyük olasılıkla da Mehdi gibi Türkiye'ye gökyüzünden inmeyi - birinin İran'a indiği EMSALDE - planlıyor. O yüzden şimdi bu seriden tavsiyeleri düşünmeye bile kalkamaz. Hem de bunları düşünmesi, eşyanın tabiatına aykırı olur. Her şey bir yana; ama ne ki, aslında ders çıkarılması gereken uluslararası bir ortaoyunu oynanmaktadır ülkemizde.

            Dünkü cemaatçiler ile bugünkü yandaşlar aynı kulvarda koşmaktadırlar aslında. Sonuçta müşterek kaderle son bulacak bu yurdum insanı trajedisi, kendi onurlu geleceğini elinin tersiyle iten ve aynı bağlamda karanlık, kokuşmuş menfaatlere bu kadar çabuk malzeme olan insan kaynağımızın da ilkelliğini, bağnazlığını, aymazlığı ve cehalet çaresizliğini, ne yazık ki tartışılmaz bir doğruyla ortaya koyuyor. Bence bu yaşananlardan çıkarılacak en önemli öğreti de bu gerçek olacaktır, gelecek nesillerimiz için. 

            Şimdi bizim de bu neviden tavsiye sahiplerine ise tavsiyemiz; biraz da bu perspektiften ilgili konuya bakmaları olacaktır. Çünkü kafası daha fazla karıştırılmadan ve en kısa yoldan aydınlanması, özetle de tehlike altındaki kimliğinin kurtulması gereken, önce bizim milletimizdir. Komşunun tavuğu değil. Hem ayrıca, sizlerin de cemaat aidiyetinizin olup, olmadığı düşüncesinin akla gelebileceği tehlikesi de mevcuttur kardeşler. Öyle ya sonuçta biz, hıyanet içindeki bu MİLLİ müktesebat düşmanlarımızın, ikisine de karşı değil miyiz veya ikisi de misakı MİLLİYEMİZİN, dolayısı ile de hepimizin düşmanı değiller mi???
           
             
            Şimdi burada son sözü birlikte söyleyerek; 2014 yılı ile bizar eden 12 yıllık karanlık bir döneme son noktayı, tek yürek ve yumrukla koyuyoruz artık.

            2015 yılının, beklentilerinizin üstünde ve içinde, Türk'ten korktuğu kadar Allahtan korkmayan Batıyı da ısıtacak, yüce Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti güneşinin ebediyen ışıldayacağı, aydınlık bir geleceğin kapısını açan mutluluklar yılı olmasını, en kalbi dileklerimle milletime ve ayrıca tüm okurlarıma temenni ediyorum...  

                                                                         Serendip Altındal



22 Aralık 2014 Pazartesi

KADERİNİ KENDİN YAZ..

           Yarınımızda bize biçilen kaderi oluşturacak olan olaylar çok yavaş ilerliyor. Hâlbuki devinim hızlansa ya da biz hızlandırabilsek; olaylar çok daha çabuk gelişecek. Heriflerin maskeleri itirazsız düşecek ve kelleri, körleri kabak gibi çıkıverecek ortaya. Ve bilin ki Coniler de piyonlarının arkalarına daha fazla saklanamayacaklardır o zaman.

            Bugün bize hala dudak bükenler, "benim hırsızımdan sana ne" diyenler, işte o zaman, yani AÇILIM, AÇILDIĞINDA, topraklarından da olunca, çarnaçar, başlarına ne geldiğini, 12 yıldır nasıl uyutulduklarını, istemeseler de anlamak zorunda kalacaklardır mutlaka. Ne var ki o uyanış, kendileri adına bir hayli acıklı olacaktır. Ama elleri mahkûm ve isteseler bile gıkları dahi çıkamayacaktır o zaman. Neticede hak eden layığını bulmuş olacaktır. Allah adama bu yüzden AKIL vermiş, sopası da yok ki arada bir, önünü bile göremeyen hödüğün kıçına dokunduruversin.

            Yavaş oluşumun tek nedeni; arkalarında sürükleyecekleri suç ortaklarının, önce beyinlerini yıkayarak hazırlayabilmeleri için, ihtiyaçları olduğu zaman sürecidir. Eğitim manipülasyonları ve yandaş medya yaratılması boşuna mı yapılıyor. Çünkü bugünden manipüle ederek yönlendirecekleri çocuklarımızın, yarın 18 yaşın üstüne çıkarak rüşt sorunlarını hallettiklerinde, suç ortakları kervanlarına katılmalarına şiddetle ihtiyaçları vardır da ondan. Çünkü ancak o zaman bugün sağlayamadıkları ekseriyeti elde etmiş olacaklardır.

            Durum bu olunca da neresinden bakılsa tek çıkış yolumuz, ABD ve AB Gladyosunun bize uygun gördüğü bu karanlık geleceğin önünü şimdiden tıkayarak ve biran önce de AKP belasından kurtulup, kendi geleceğimizi kendimizin yazmasıdır. Bunun için de ilk şart; Şeytan'ın oyununu bozarak, yavaş oluşan devinimi hızlandırmaktır.

            Bu nedenle de, önce direnmek ve Kuvayi Milli ruhla tam tekmil sokağa çıkarak, müstevli protestolu sokak provokasyonu uygulamak, tek çözümdür. Sonuçta ne mi olur. İlk önce millet, karşı devrim polisi, daha doğrusu da, başımızda ki haramiler çetesinin ve Okyanus eksenli patronlarının, örtülü ödenek Lejyonerleri - ki bunların bile maaşlarını, emekliye, asgari ücretliye bir kıymık zammı bile çok gören o ansız maliyeci İngiliz ve tayfası onursuzca bize ödetiyorlar - ile karşı karşıya gelir.

            Ki onlar da milli polisimiz değil, emperyalistin muhafız alayıdır aslında. Sadece bu gerçek bile, bize şahadet yolunu açar nasıl olsa. Kanı ve gen yapısı bozuk kardeşimiz, evladımız olacağına hiç olmasın daha iyidir çünkü. Öyle ya, üç kuruşluk menfaat uğruna, büyük, küçük, kadın, erkek demeden ahde vefa sahibi akranlarını, büyüklerini sokakta hunharca coplayan, kurşunlayan, gazlayan, sulayan adamların olsa olsa genetik ve kansal sorunları olmalıdır. İşte sokaklarda giderek artacak olan bu zorunlu buluşmalar da, haramiler için yolun sonu demek olacaktır. Böyle bir olgudan ise, Azraillerinden bile fazla korkuyor, muktedir ve çetesi.
           

            Cemaate yönelik tutuklamalar ve telef aksiyonları, tam bağımsız bir Atatürk Cumhuriyeti Türkiye’si için, daha işin başlangıcında yapılıp bitirilmiş olması gereken operasyonlardı. Anlayın bu güzelim Cumhuriyet, yurdumda 1947'lerden itibaren biriken emperyalist atığının üstüne, hele son 12 yılın vurgunlarıyla saraylarını da diken satılmışların önde gidenleriyle, ne hale getirilmiş.

            Şimdi o dönemin suç ortağı ve cemaatin mevcudiyet nedeni olan, siyasi mağduriyetini çoktan kaybetmiş AKP için de, aynı operasyonlar çoktan yapılmalıydı. Şimdi bu iktidarın, çok gecikmiş operasyonu yaparken kimseyi kandıramadığını ve kendisini de asla temize havale edemeyeceğini söylemeye çalışmak bile abesle iştigaldir.

            Hele de bu operasyonlara salt HAK VE ADALET yaftasıyla itiraz edenlere ne demelidir. Kimdir ve amaçları nedir bunların, gerçekte kime hizmet etmektedirler, onu da siz düşünün. Hiç unutulmasın ki, her mahkemede HAK sadece bir tarafındır. Ve aynı davayı iki tarafın birden kazandığı görülmemiştir. Ne ki haksızın haklıya dava açma hakkı da vardır her adalet sisteminde. Bir zamanlar çakma ERGENEKON manipülasyonlarını tezgâhlayan aynı kansızlar, YURDUMUN ADAM EVLATLARININ HAKLARINI gasp ettiklerinde ne yapıyor neler söylüyordunuz acaba(!!!)... 

            Televizyon kanallarında ki bunlara yandaş medya da dâhildir. O kadar Atatürk lafı geçiyor ki, inanın rahmetli babamdan bu kadar bahsedilse, "yeter artık" deyip kanal değiştirirdim. Ne ki kimlik nedenim olan "ATATÜRK" bana ilaç gibi geliyor. Hele de bu kara günlerde sanki yaşam iksirim gibi. Ve soruyorum kendime; içi dışı güzel de olsa, enikonu bir insan, nasıl bu kadar sevilir, nasıl bu cesamette özlenir.

            Amerika ile daha 1947'lerde başlayan ikili flört, 1950'lerden itibaren de mecliste sembolik koltuğu olan Amerika ile İmam nikâhına dönüştü. Son 12 yılda tavan yaptırılan ruhsal ve bedensel sömürü bizi o denli bağımlı kıldı ki, ülkemi İmam nikâhına bile gerek duyulmayan ve salya sümük emilen bir metres haline getirdi. Şimdi de daha fazla tatmin olmak isteyen bu eski kodoş, çaresiz metresin mezarını da kazmaya başladı. Sebep olanlar her yanlarına kına yakabilirler artık.

            Bunları da anımsayınca, bilin ki içi ve dışıyla güzel, o mukaddes insanın adını ne kadar çok duysam, yaşama gücüm, ihtirasım ve hırsım o kadar artıyor. Bir ahde vefa insanı ve özgün vatandaş birey olarak özümde hissettiğim müktesep haklarım, o nispetle vicdanımı sızlatıyor. Küllen düşmanın kucağında ki AKP metresinden kurtulacağımız güne özlemim ise, tarifsiz pekişiyor. Sizin de yüreğiniz sızladı mı? O halde, haydi gelin şimdi birlikte söyleyelim:

            Kim olursan ol! Senin de işin sonunda, bir çukurun dibinde, toprağa gübre, böcekgillere de mama olmaktan başka da çıkış yolun yoktur kardeş. İşte hepsi de o kadar...

         Acep, bunu da arada sırada bir düşünsen mi Recep…

                                                                             Serendip Altındal

Video Kanalım

11 Aralık 2014 Perşembe

ZÜBÜK EDEBİYATI..

           Düşünüyorum da saraya yerleştiğinden beri, jenerikte tutmak adına birileri bizimkini, yeni ve farklı bir itici enerjiyle daha da bir dolmuşa bindirmeye başladılar. Anlaşılan adamı, gündem yaratarak zaman kazanmak amacıyla devamlı gaza getirip, hop oturtup hop kaldırtarak, kendisine Aksaray'ında asude bir son yaşam fırsatı bile vermeden, ecelsiz öldürmeye kararlılar.

            Nereden, nasılsa bir de çakma Osmanlıca kurgusunu tutuşturuvermişler eline, o da bilip bilmeden, okuyup anlamadan, atıp tutuyor, gazlayıp duruyor aynı minval - bu da Osmanlıca - üzerine işte. Kimlere danışır, kimlerle yatıp kalkar, kimler kendisini sürekli şişirip durur bilinmez. Hani ne derler,,, kılavuzu karga olanın...

            Önüne atılan bu ara yemlere balıklama dalarken de gaf üstüne gaf üretip, gülünç olurken, diğer taraftan da pot üstüne yeni potlar döşeyip "dünya maskaraları" top listesinde, liste başı oluyor. Ve ne yazık ki ülkesini ve ait olmadığı; ama maalesef temsil ettiği milletini de, mistisizm bataklığında çağların gerisine gömülmemiş ve gelişmiş olanların Mars'a bile üs kurmaya hazırlandığı çağdaş dünyada, geriden gelenler kervanına yanaştırarak, gülünç duruma düşürüyor aslında.

            Kendisine mi ne oluyor? Bir elinde ayna, diğerinde pudra, umurunda mı dünya otlağında dönüp duran, diktatöryasını bile yüzüne gözüne bulaştıran ve hiç bir kıymet i harbiyesi - bu da Osmanlıca - olmayan, bir garip varlık bakiyesi olan muhteremden, işte tüm elinizde kalan. Meraklısı buyursun tepe tepe harcasın...

           
            Aslında Kürtçe gibi sanal bir dil, daha doğrusu da lehçedir Osmanlıca. Bozuk Türkçe ile Arapça ve Farsça alıntılar harmanında, sadece belirli ve zamanın ruhuna uygun olarak, Türkmenlerin de başına geldiği gibi, kendi dönemlerinde, ön-Türkçenin bozularak, Kürtçe betikli lehçeye dönüştüğü - ki dünya üzerinde bugün bilinen 39 Türkçe lehçe mevcuttur - benzer şartlarda, aydın daha doğrusu da "SARAYLI" tabir edilen minimal bir azınlığın konuştuğu bir lehçeydi (dil değil), şu meşhur Osmanlıcanız. Ve sanal Kürtçeden de prensipte hiç bir farkı yoktur aslında, Osmanlıca adlı özeğinden saptırılmış, deha harikası, uzaylı dili olarak da tasvir edilen muhteşem Türkçemizden kurgulanan lehçenin.

            Sonuç olarak Osmanlıca, iliklerine kadar kanı emilerek kurutulmuş bir ümmetin nispeten mutlu bir azınlığının, zübük edebiyatı bağlamında 600 yılın saraylarında yavaş yavaş oluşturulmuş bir lehçe, daha doğrusu da öz Türkçemize bulaştırılmış bir lekeydi. Atatürk'ümüzün arıttığı ve döneminde bile çağının gerisinde kalmış olan aydın dili yaftalı ve özü uygarlık demek olan güzel Türkçemize sürülen bu kiri, şimdi birilerinin paşa gönülleri tatmin olsun diye, hem de uyum sağlamak zorunda olduğumuz bu uzay çağında, bilimselliği elimizin tersiyle iterek, çağın tekrar gerisine sarkıp, geleceğimizin tek umudu ve en değerli milli varlığımız olan, bilimsellik ateşiyle yanıp sönen, tertemiz çocuklarımıza mı tekrar bulaştıralım yani...

            Partisinin eski bir milletvekili tarafından eleştirildiği gerekçesiyle, adama hem de polis himayesinde destekli dayak attırırken, saray gaspıyla ve oldubittiyle yerleştiği Cumhurbaşkanlığı makamının nosyonunu, erdemini ve asalet halkasını dahi dıştalayan Makyavelist bir kimlik, ruh kökü bozuk tanımlamasıyla bütün karşıtlarını işaret ederken de, birilerinin atfettiği gibi aslında kendisini kesinlikle kastetmiyordu.

            Çünkü kendisini kastetmesi için, önce bir ruhunun olması gerekirdi ki, böyle bir kimliğin ruh taşıdığı düşünülemez dahi. O halde olmayan bir ruhun, nereden, hem de bozuk bir kökü olabilsindi. Ruhu olmayanın ruh kavramı da olamayacağına göre, bu bağlamda ki ifadesi de ciddiye alınamaz.

            Zira her salladığını ciddiye aldıkça, yeni ve taze bir gündemi karşınızda bularak zaman kaybediyor, oyuna getirilmiş oluyorsunuz. O nedenle kısaca diyebiliriz ki belki; konu savurmak olunca, tutarsızlığı asla tartışılamayacak olan bizim usta, aslında her zamanki gibi kendisini teyit ederken, yine çok haklıydı(!) el attığı hususta...

                                                                              Serendip Altındal

Video Kanalım

2 Aralık 2014 Salı

YENİ HAÇLI RİTÜELİ..

             Papa geldi ve yeni Haçlı cemaatleri buluşması, yeni İstanbul’un uzun kuleleri gölgesinde, geçmişin Konstantinople ruhu ile huşu içinde kutlandı. Katolik patronu Papa'nın himayesinde Ortodoks liderleri, salya sümük birbirlerine yumuldular ve muhabbet tazelediler. Bu muhabbetler devam ederken bizim muhteremler, Aksaraylarında açılım oyununa yeni seçim mizansenleri işlemekteydiler.

             Yani bizimkiler, yerleşik klasik ilkellikleriyle, alışıldık küçük menfaat hesaplarına odaklanırken, Hıristiyan biraderlerin kafalarında sürüyle tilki birdirbir oynuyordular. Onların cephesinde uluslar üstü yeni Haçlı ittifakı pekiştiriliyorken, bizim safta seçmen yaftalı torbacı farkındasızlar, günlük yaşamlarına umursuzca devamdaydılar.

            Vatan toprağımın üstünde baykuşlar uçuşuyor, Vatikan Şeytanı ritüellerini sergiliyorken, İstanbul yeni bir güne uyanıyor, Erdoğan ve yol arkadaşları fütursuzca; ama misyonlarını yerine getirmenin huzuruyla(!) yine kendi âlemlerine dalıyorlardı. Muhtemelen de daha şimdiden, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhur Başkanına eşitlenen(!) terörist başıyla birlikte, BM kürsüsünde alınacak barış ödülünün(!) havasına girmişlerdi.


            Papa'nın Şeytan ayinlerine ve özündeki Haçlı İluminati ritüeline, Erdoğan'ın zırhlı Mercedes’i yerine, ucuz bir halk arabasıyla gitmesi; aslında o Mercedes’in sahibine verilmiş bir kontra mesajdı. Aynı bağlamda da bizim fakir Müslüman Yurttaşlara bir empati köprüsü oluşturarak, Vatikan Devletinin siyasi duruşunu, profesyonel bir siyasi havasında ustaca politize ediyor ve kişisel ambiyansını uluslararası statüde cilalıyordu. Yani anlayacağınız bizden başka bütün Katolik, Ortodoks ve Protestanlar göz göze, diz dize Haçlı buluşmasını sembolize ediyor ve yeni; ama sinsi umutlarla, geleceğe sırtımızdan göz kırpıyorlardı, İstanbul’umuz da.

            Oysa aynı saatlerde yeni Haçlının emir komuta merkezi ABD de, hükümetin, halklarını ciddiye almayan individüel tarafgirliğine artık yeter diyen protesto güruhları, caddeleri doldurmaktaydı. Ve ABD geleceğinin hiç de umut vermeyen kara bulutları, gökyüzünü giderek kaplamaktaydılar.

            Bense karışık duygularımın rahat vermediği, bir uykusuz gecenin şafağında, penceremden Marmara’ya bakarken bunları düşünüyordum. Kuzeyde ki karşı tepelerin ardında, doğduğum ve gençlik yıllarımın geçtiği dünya incisi o yeşil İstanbul’u hüzünle anımsıyordum. Bugünse yeşili, birbiri peşine oluşan beton mezarların koynunda tozlu griye dönüşmüş, gençliğimin o güzelim İstanbul’undaydı aklım.

            Vicdan hırsızı kanı bozuklar, sadece İstanbul’umuzu değil, bütün memleketi giderek beton mezarlığına dönüştürürken, dikkat ettiyseniz reklam panolarının başköşesinde ki "LÜKS KONUTLAR" yalanının altında, mutlaka binaların yeşil manzaralı maket resimlerini de görüyor olmalısınız. Bu resimleri reklam panolarına koyarken, yeşili olmayan konutları kimseye satamayacaklarının farkında olduklarını itiraf ediyor ve yedikleri herzenin bilincinde olduklarını da ortaya koyuyorlar aslında.

            Pekiyi neden aksini yapıyorlar diye soruyorsanız, bunu insana benzeyen görüntülerinin altında yatan ortak paydalı hayvani dürtülerinde aramanız gerektiğini de bilmelisiniz. Bir yandan son yeşilimiz de giderek yok ediliyorken, acaba dolandırıcı olarak tescil edilmemek adına, beton yığıntılarının arasında bahçe tanzimi adına bıraktıkları bir kaç metrekarelik çimen görüntülü otluk alanları mı kastediyorlar diye, o katları almadan önce sormak gerekiyor aslında. Yoksa yeşilden anladıkları sahiden bu mudur, bu ansızların...
           

            Ne var ki son saatli bombayı Yargıtay kurdu yine. Yüzde 10 barajının kaldırılması meselesinin, bizim yerli Conilerin uykularını kaçıracağı kesindir. 12 senelik rehavet uykusundan korkuyla uyanırken, bakalım nasıl önlemler almaya çalışacaklar, ne gibi katakulliler kurgulayacaklardır. Hele de izahı biz bilişimcileri tatmin etmeyen bir arıza bildirgesiyle, akamete uğrayan şaibeli Mernis projesinin, hem de seçimler öncesi, yeni tasarımlarda olduğu bu günlerde. Çünkü seçim barajının kaldırılması, bütün oyunlarını bozacaktır. Bilgisayar manipülasyonları da bu defa kendilerini kurtaramayacaktır. İşte bu da onları fazlasıyla rahatsız etmektedir aslında ve korkuları bilin ki çoktan tavan yapmıştır...
                                                                                                                                                                                                                           Serendip Altındal