22 Şubat 2013 Cuma

YÜCE İNSAN..


    Beni varlık saydın. Özümsün dedin, bağrına bastın. Kimlik verdin. “Bu dünyada özgün birey ol” dedin. Adam ettin. Hani beni bir doğurmadın. Bırak şerefsizler, Sevr bakiyesi devşirmeler, kadir bilmezler, ne zırvalarsa zırvalasınlar.
    Sen benimsin ve benimle ebede intikal edeceksin…
     
    Yüce insan!
       Nurlar içinde güvenle yat sen
       Her halükarda, medyun u şükranım sana ben
       Yoktur bunun sağı, solu
       Ben kim’miyim?
     TÜRK ULUSU…

                                              

18 Şubat 2013 Pazartesi

O DAĞ ÇİÇEKLERİMİZ..

            O dağ çiçekleri, şimdi terörist mi oldular? HAYIR, ASLA! Sağlıklı bir başlangıç yapabildikleri için, çoğunlukla mümtaz aileler kurup, genellikle okumuş saygın vatandaşlarımız haline gelen çocuklar yetiştirerek, bizimle aynı haklarda özdeş ve bu yüce vatan’ın birlikte sahibi oldular. Türlü nedenlerle DAĞ ÇİÇEKLERİMİZ olamayanlarsa, sürüden ayrılmış kurtlar gibi, onları kapan sömürgeci sırtlanların elinde kaldılar. İstemeden de olsa, körpe beyinleri ve saf kanları zehirlenerek, bir zamanlar sahipsiz büyüdükleri dağlarda, bugün ise açamadan birer birer koparılmakta olan yaban çiçekleri yetiştirdiler.
            Yeni yetişen genç öğretmenlerimizin yastık altı kitabı olarak kabul edilmesi gereken, Atatürk’ün Güney Doğuda ki eğitim misyoneri, Sıdıka Avar’ın DAĞ ÇİÇEKLERİM adlı kitabından yaptığım aşağıda ki alıntıları, genç ve idealist yeni öğretmen namzetlerimize ithaf ediyorum. Şayet bu kitabı okurlarsa, her şeyini bütün özü ve doğasıyla, hiçbir ayrım yapmadan, kaderine terk edilmiş bütün Güney Doğu Anadolu kızlarının eğitimine adamış, yokluk ve çaresizlik içinde olanlarının, bitlerini bile elleriyle ayıklamış ve emsaline çok ender rastlanır idealist bir öğretmenin, efsane kabul edilebilecek yaşam öyküsünü öğrenmiş, olacaklardır. Aynı bağlamda, idealizm’in aslında ne olduğunu, onu iman edip yaşamadan, sadece Internet kafeler’den, Facebook’lu, Twitter’li vs. tablet PC lerden alınabilecek bir meta olmadığını da anlayacaklardır.
            Her devirde olduğu ve olabileceği gibi, o dönemde de mevcut olmuş dirayetsiz devlet memuru ile adam gibi adam olanlarını da birbirleriyle kıyaslayabileceklerdir. Sevilen ve sevilmeyen, özellikle de şimdikiler gibi isyana bile çanak tutan, devlet adamları arasında ki farkları da, canlı örnekleriyle irdeleyebileceklerdir. O dönemde, bugünkünden pek farklı olmayan ilkel bölge insanlarının, siyaset ve siyasetçiye hangi gözle baktığını, ondan aslında ne beklediğini, daha bir derin yorumlayabileceklerdir.     
            Aydın yuvaları olan Köy Enstitülerimizin ışıklarının söndürülerek Anadolu’muzun, yeniden toprak derebeylerinin çağlar ötesi karanlığına gömülmesi defin ruhsatı da, DP döneminde imzalanmıştır. İdealist Avar’ın, partili olmadığı ve herhangi bir iktidardan da en ufak bir menfaat beklemediği halde – ki bekleseydi, kendisine yapılan vekillik teklifini reddetmezdi – önceden bilemeyeceği, aslında toprak Ağaları’nın ve İrtica’ın hükümetinden bile, ne kadar umutvar oluşunun, böylesi iyi niyetli bir öğretmen için, nasıl da tipik bir örnek olduğunu da anlayacaklardır.
            Hatta o dönemde daha medeni ve insancıl olduğu görülen Amerikalısı’nın bile, artık otokontrolünden çıkmış parababaları’nın hırs ve ihtirasları nedeniyle, bugünkü emperyalist sırtlana nasıl dönüştüğü hakkında da belki fikir sahibi olabileceklerdir. Böylece idealleri doğrultusunda, bu kitapla yeni ve özümsel, yaşanmış tecrübeler kazanacaklarına olan inancımı da belirtmek istiyorum.

            Oysa sadece 200 ışık yılı uzağımızda gerçekleşebilecek bir süpernova’nın bile, adına insanlık dediğimiz bütün beşeri dünyamızı, bir kibrit alevi gibi söndüreceği bir âlemde, aslında nefes alabilmemizin bile ne kadar tesadüflere bağlı olduğunu, ne hazindir ki düşünemiyoruz. Daha geçen gün Çernobil’e gök taşları yağarak birçok canı alırken, sadece eteklerinde ki taş parçacıklarını, Newton amcamızın hesaplarını teyit edercesine, bize teğet geçerken üstümüze savuran Android, şayet bizatihen bizi ziyaret etmeye kalksaydı, bugün bunları yazışabiliyor olabilirmiydik acaba. Lütfen biraz da bunları düşünelim ve tüm ihtilafları elimizin tersiyle bir kenara itelim. Zira ağzınızla göktaşı da yakalasanız, geleceğiniz asla garanti değildir efendiler, hanımefendiler...

§   TEFTİ
                Dağ Çiçeklerimden ikisi: Fatma Egün ve Sultan Öz, okula geldiklerinde
okulumuz üç vilayetin valileri, milli eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş ediliyordu. Bakanlık müfettişleri de ayn. Bir gün Bingo! Valisi Sayın "Şahinbaş" gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:
- Kürt kızları bunlar mı? Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti.
- Tunceli'nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu:
- Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler. Ben sözünü kesmek isteğiyle,
- Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli...
 - Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz... Sözünü kesmek için bir İki defa karıştıysam da o devam etti:
- Hükümet çok kuvvetlidir. Hepimizi yok eder!
- Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor... Diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu sorulan soruyorlardı:
- Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?
- Neden "Kürt" diye hep hakaret ediyorlar?
- Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?
- Hani siz "hepimiz Türküz" diyordunuz? Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.

FAY Kirby
                Mr, Moor'un okulumuzun hususiyetini anlatması Türkiye'deki Amerikalıların merakını uyandırmıştı, o zaman Arnavutköy Kız Koleji’nde öğretmen olan Bayan Fay Kirby okulumuza gelmek İçin müracaat etti. Okulun çak sıkışık olduğu, kendisine bir oda ayıramayacağımız bildirildiği halde seyahat yatağının sığabileceği her yerde yatabileceğini bildirdi. Milli Eğitim Bakanlığından kendisine izin verildi, bize de misafir etmemiz emredildi.
İbrahiman'a giden kese yol Simsar Köyü'nden geçer. Kirby'nin telini alıp gece 2'de istasyona karşılamaya gittim. Başında kırmızı bere, bej bir palto, kürklü kocaman pabuçlar ve sırtında bir hamal yükü' kadar büyük çanta ve yatağı ile vagon penceresinde.
- Helo Miss Kirby!
- Helo Mrs. Avar!
- Welcome to Elazığ.
- Hoş bulduk Mrs. Avar. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Okulda ona hazırladığımız revirdeki yerine getirdik, Bizimle 22 gün yaşadı. Çocuklarımızdan bizim halayları öğrendi. Birçok yerli ailelere götürdüm. Birçok kurslar gezdik. Bu arada, Marshall Planı gereğince yapılan yollardaki makinaları işleten birkaç Amerikalı teknisyen ailesi de Elazığ'da idiler. Bizi yemeğe davet ettiler, gittik. Ben çocukları ve kitaplarıyla meşgulken büyükler aralarında konuşuyorlardı. Onlar amelenin tembelliğinden, görgüsüzlüğünden dem vururken Kirby şöyle cevaplıyordu.
- Siz en aşağı, cahil tabaka ile temastasınız. Ben kolejde en şımarık, en dejenere insanları tanıyorum. İkisi de halis Türk ailesi değil, asıl bizim tanımadığımız muhafazakâr, örf ve ananesi bozulmamış Türk ailesidir. Bu klasik ailelerin terbiyesi çok derindir, saygı ve nezaketi onlarda görmek lazım.
Bunu bir Amerikalı kanaati olarak dinlemek insana gurur veriyordu. Misafirimiz şerefine bir çay ve folklor gösterisi tertipledik. Buradaki Amerikalıları davet ettik. Harput'ta ve oradaki kolejde çalışırken ölen Amerikalıların mezarlarını ziyaret ettik. Müdür odasında arkadaşlarla sohbet esnasında daima garp ve Amerikan hayranlığından bahsedip bizi küçümseyen bir arkadaşa çok güzel bir cevap verdi.
- Siz tarihi olan, mazisi olan, adet ve ananeleri çok güzel olan bir millete mensupsunuz. Siz kendi çerçeveniz içinde çok büyüksünüz. Böyle garpçı olursanız küçük olursunuz. Maymundan farksız olursunuz.
- Bu cevabı çok beğendim. O arkadaşa tesir etti mi acaba?
Gece yarısı giderken bütün yatılı öğrenciler kalkmış, onu "güle güle!..." adlı okul şarkısıyla uğurluyordu. Birçokları ona hazırladıkları manileri hediye etmişlerdi. Bundan çok mütehassıs olmuştu. Kirby trende ayrılırken:
- Eğer âdetimizde el öpmek olsaydı, bu dünyada yalnız sizin elinizi öperdim, dedi,
1950 - 1951'de Amerika'ya gidişimde beni New York' ta buketle, Waşington'da kendisi karşıladı, ablasıyla tanıştırdı. Göremeyeceğim yerleri gezdirdi. İki sene sonra yine Kirby arabasıyla geldi ve Köy Enstitüleri konusunda araştırma yaptı. Birçok köy ve kazalara çocukları beraber götürüp teslim ettik. Aradan ne kadar geçti bilmem, Mrs. Kirby bana 380 'küsur sahifelik "Türkiye'de Köy Enstitüleri" kitabını hediye olarak gönderdi.

Marshall Planı'yla yurdun her köşesine giren Amerikalılar Ovacık düzüne de spor uçaklarıyla indiler. Sabah. Munzur'un son sistem oltalarıyla avladıkları alabalıklarını öğleyin sofralarına uçurdular. Hayvancıkların nesli azalıncaya kadar. Ovacık Belediyesi'ne, bu balık avcılarından balık başına bir para almalarını söylediğim zaman gözlerini büyük büyük açarak:
- Hiç misafirden pare alınır? Ayıptır! Cevabını verdiler.
Ey bütün varını yabancılara cömertçe seren sevgili köylü dostlarım! Yokluk, fakirlik içinde bile asil insanlarsınız. Size sevgi ve saygı duymayan gafillere yazık!

KAMBER EFENDİ
                Kapı aralığından başımı uzattım. Bir duvarı kaya, zemini toprak, üstü çalı çırpı bir kulübe, Işığı 'kapıdan alıyor Gözüm karanlığa alışınca kapı duvarında bir ocak, içinde dibi kor olmuş bir meşe kütüğü, paçavralardan, ocağa dikey bir yatak, içinde sapsarı bir kadın yatıyor, üstünde hasta anasının memesini çekiştiren, bir elinde de kara bir ekmek, sıska bir çocuk; yatağın etrafında dolaşan iki yarı çıplak erkek çocukla geri planda 12 yaşında paçavralar içinde bir kızcağız. Bu yürekler acısı sefalet hane Kanber Efendi'nin eviydi. İçerdeki kadın biz girince doğruldu, iki tarafa sallayarak anlatmaya başladı
- Üşütmüşüm nedir. Toprağımıza geldik diye sağa sola çabaladık, şu kulübeyi çattık, çattık ama bana da bir halsizlik çöktü. Önceleri yoktu ama şimcik bir öksürük Doktor teşhisini çoktan koymuştu. Verem son devre.
- Bak bacı, sana öksürük İlacı vereceğim ama bu çocuğu emzirme artık. O da senin gücünü azaltır. Kadıncağız beni çekip kulağıma fısıldadı:
- Bu bebe en küçük, ekmeğe katık yapıyordu sütü. bitti hele ekmeği ne serttir, dişi aha dört tane, kesmez ki ... Diye bebenin elindeki ekmeği gösterdi.
Jandarmalar da içeri girmiş, başları önlerinde dinliyorlardı. Hemen çantamdan bir somun çıkardım. Bir parça koparıp küçüğe verirken etrafıma sürünerek korkak ve yarı çıplak dört oğlan yanaştı. Gözlerinde ekmeğe hasretin aç ışıltısı vardı. Ekmeği çantaya sokacağımdan da korkuyorlardı. Hepsini dağıttım. Kapıp doğru ağızlarına götürüyorlardı yavrucaklar. Ama gözlerini de ekmekten ayıramıyorlardı. Çantadan peynir de çıkarıp bölüştürmeğe başlayınca hepsi iyice sokuldular bana. Kıza döndüm vermek İçin, düz bir taşın üstündeki darıyı elindeki taşla eziyordu, bir bez üstündeydi taş. Annesi:
- Darıyı eziyor ki ekmek yapak. İşte böyle olıy. Değirmen değil ki un edip öğütsün. Yüreğim yaralandı, gözüm yaşardı. Çantadaki azığı bıraktım. Jandarmalar da tayınlarını boşalttılar. Kanber Efendi'nin 7 çocuğu vardı. En büyüğü kız, ötekiler hep oğlandı. Sadece kız bin bir yamalı bir kırmalı köy entarisi ile giyinikti. Ötekiler göğsü göbeklerine kadar açık birer amerikan içlikle yarı çıplak donuyorlardı. Yavrucakların karnı doyunca küçükler kulübenin toprağında oynaşıyor, büyücekler büzülerek ocak başına tünüyorlardı. Karınları doyunca kedi yavruları gibi keyifle oynaşıyorlardı. Kanber Efendi;
- Bu kışı geçirebilsek... Diyordu endişeyle.
İki tarla tahıl ekmişti. Ah bu kışı geçirebilseler. Üç çuval darıdan başka bir şeyleri yoktu. Bir de meşe meyvelerinden kaynatılmış pekmez yapmışlardı ama çocuklara dağ dayanmıyordu ki. Kızı Şeriban tam okulumuz çağındaydı. Fakat hasta anasının eli ayağıydı. Hastabakıcılığı, kardeşlerine analığı, ev hanımlığını anasının direktifi ile o yapıyordu. Darıyı İki taş arasında o ufalıyor hamuru o tutuyor, ekmeği aşı o yapıyordu. Körpe omuzlarındaki yük çok ağırdı. Onu okula alsak geride kalanlar ne olacaktı? Çocuğun okul deyince gözleri parladığı halde yüreğim sızlaya sızlaya bıraktık.

YARDIM
                Yasak Bölge'den dönüşümüzde Sayın Niyazi Akı'ya oradaki durumu anlattık. Ertesi gün Elazığ'a dönmek için kamyona binerken "Gakko Vali" Bey'in gece Elazığ'a indiğini, yardım istemek üzere bu sabahki tayyareyle Ankara'ya uçacağını öğrendim. 20 bin lira yardımla dönen Sayın Niyazi Akı, Yasak Bölge karakollarına un dağıtarak ekmek pişirilip muhtaç halka kış boyu dağıtılması için tedbir almıştı. Kendisi de sık sık yoklar olmuştu köyleri. Şeyhleri, seyitleri aratmıyordu bu vali, onlar da gönül rahatlığı ile gidip anlatıyorlardı müşküllerini. Vaktiyle şeyhlik, seyitlik müessesesinin yıkıldığı seneler bir kış uzun sürmüştü de fakir fukara, bu kazada kaymakam vekiline gidip boyun bükmüştü "erzakımız bitti" diye. Vekil de:
- Hay koca kuyruklu Kürtler, lokmanızı da mı hükümet düşünecek, diye kovmuştu onları.
- Şıh, bile on çuval tahıl isteyerek hacetimizi yerine getirirdi hiç olmazsa, diyorlardı. Dertleriyle dertlenen bu valiyi nasıl "Gakko" diye sevmezdi bu halk?
- Yasak Bölgeye dönen halktan aldığımız çocukları ertesi yıl bıraktık köylerinde. Çünkü okul ve öğretmenleri hazırdı. Zaten batıdan Türkçeyi güzel konuşarak dönmüşlerdi.

KIYAMET KOPACAK
Bilmem hangi şeyh söylemiş, 5 Nisan gecesi kıyamet kopacakmış. Pansiyonlar yarı alaylı söylüyor, yatılılarsa tümüyle inanarak korkuyorlardı. Şu şeyhlere ne kadar da inanıyorlardı. Onları Muavin ve Ayşe Abla ile iknaya çalışıyorduk. Tabiat olaylarının nedenlerini açıklıyorduk. Aksine gök gürültülü, şimşekli, yıldırımlı bir havaydı, yağmur da gök delinmiş gibi yağıyordu. Çocuklar bu havanın azizliğine bakarak bana inanmıyorlardı, gözlerinde müthiş korku vardı. Kafacıkları hep bu kıyametle doluydu. Tabii ders çalışmıyorlardı. Türkü söyletmek istedim korkuyu dağıtmak için, boşuna. Yüz ağızda yüz soru... Yemekte büyük bir iştahsızlık. Yatakhanede bir türlü uyumuyorlar. Her gök gürleyişiyle ayaklanıyorlar. - Yatakhaneden gitmeyelim, diye yalvardılar, kabul ettim. Uyusunlar diye en küçüğün ayakucuna oturdum. Uyuyan pek azdı. Saat 24'ten sonra yağmur hafifledi, sonunda hava sakinleşti. Saat O2’ye kadar uyanıktım. Ben de küçüğün karyolasının ayakucunda kıvrıldığım yerde uyumuşum. Zille uyandım. Kalkma zili sandım. Meğer kahvaltı zili imiş. Benim sevgililer beni uyandırmamak için papuclarını bile ellerine alıp çıkmışlar. Okuldaki sükûneti hep yatılı kızlarım temin etmiş. Sevgili yavrular, Avar ana nasıl size hayran olmaz ki... Bu bağlılık, bu içtenlik...

MÜDÜRE HEDİYE

Kanaat yoklanılan zamanı çocuklarımdan ısrarla hediye isterim. Bana verecekleri hediye "not" tur. 9-10'dan aşağı notlan hediye olarak kabul etmem. Kanaatler ortalamasında kazanılan 9-10'lar bana getirilen en büyük hediyelerdir. Bu hediyeleri getiren kızlarıma arkadaşları huzurun da teşekkürler ederim, onlar benim elimi öper, ben onları saçlarından öperek överim. Hele yatılı kızlarım, bana bu hediyemi sunmak için gece yarısından kalkıp okulun köşe bucağına saklanarak çalışırlar. Çünkü yatma zamanı uyumamak yasaktır. Onun için ışığa yakın masa, sıra altları, tuvaletler; banyo, çalışma masalarımızın ve merdivenlerin altlan, koltukların ve uzun perdelerin arkalan, dolap içleri saklanacak çalışma yuvalarıdır. Kanaat devreleri bir saat önce kalkmalarına izin vermek zorunda kaldığımız halde çocuklar gizli yuvalan tercih ederlerdi. Çalışkandır benim kızlarım.

SEÇİM VE ERTESİ
Okulumuza da sandık konmuş, hazırlık yapılması emredilmişti. Elbiseliklere örtü germe suretiyle antrenin iki
yanma iki kulübecik yapıldı. Partilerin listelerinin konduğu masalara kalem ve hokkalar yerleştirildi. Kapı önünde sandıklara, onların iki yanında da gözcülere yer hazırlandı. İç kapıyı kapattık. Çocuklar her zamanki gibi işleriyle uğraşıyorlardı, biz de başlarından ayrılmıyorduk. Öğleden sonraydı.
- Bir hanım sizi istiyormuş balkona, dediler. Çıktım, Bastonuna dayanmış çok yaşlı bir hanım. Boy siyah paltosunun üstünde iki metrelik siyah ipek başörtüsü beline kadar inmekte, temiz pak, muhterem bir ihtiyar. Elini sallayarak:
- Kızım Müdür'anım, senin çok tavukların var, tavuk uğursuz mu?
- Hiç uğursuz olur mu büyük hanımcığım? Allahın insanlara yumurtasını da, yavrusunu da, kendisini de en iyi yiyecek olarak verdiği nimetlerden biri.
- Hah, evladım sağ olasın. Ben sana inanırım. Bunlar beni aldatıyorlar, "İsmet Paşa'nınki uğursuz tavukayağı" diyorlar. Hiç Allanın mundar demediği hayvanceğiz uğursuz olur mu, bu domuz mu? Diye söylenerek içeri girdi, oyunu kullandı. Ertesi gün erkenden Bingöllüleri götürdüm. Herkes ayakta, radyolu kahveler önünde kümelenmişlerdi. Onun için çocukların velileri hep şehirdeydiler. Teslim çabuk oldu. Ertesi gün seçim neticeleri belli olmuş, Demokrat Parti kazanmıştı. Genç ayak takımı coşkunca bayram ediyordu. İlk otobüsle Genç’e trene gidiyordum. Otobüste söyleniyorlardı ihtiyarlar:
- Şeyhler, seyitler geri gelecek. Camiler tekkeler açılacak, şehir karıları çarşaf giyecek. Gençler:
- Kanlar dayralarda (dairelerde) çalışmayacak, kız, mektepleri kapanacak. Kızların okuması da noli ki. Erkekler dört karı alacak. Kanlara "boş" dedin mi bitti, boş düşecek. Karılar mahkemeye boşanmak için gitti mi, hemmen soppa yiyecek. Şoför yanında içimden dolup taşarak 'ya sabır’ çekiyordum. Nihayet trene bindim, Bingöl Valisi Sayın Naci Rollas da trendeydi. Yerleştiğimiz açık vagondu. Herkes bir birini görüyor. Ben Vali Beylerin bölümündeyim. Ortadan laf ediyorlardı gayet laubali, bize bakarak ve yüksek seste... Bereket versin Vali Beyle eşi arkaları dönük oturmuşlar da küstah bakışları görmüyorlardı. Otobüsteki sözler tekrarlanıyor, kadın hürriyeti, kadın memurlar, kadın mebuslarla alay ediliyordu. Vali Bey bakışlarımdan sezmiş olacak ki,
- Müdür'anım, bunlar olağan şeyler, lakayt kalın anlamamış davranın, ses çıkarmayın, dedi. Ama söz şahsıma intikal edince susamıyordum. Gençlerden biri daha küstahlaşarak
- Anlimisin Mudur, erkekler dört karı alacak... Yerimden ayağa fırladım,
- Onu yapacak adam anasından doğamaz artık. Hey oğul, bu memleketin kanununu hiç bir parti çiğneyemez. Demokrat Parti kanunlara daha da hürmet edecektir. Sen daha kanun nedir, memleket düzeni nedir onu bile bilmiyorsun. Kız mekteplerine gelince, onu daha da çoğaltacak. Sen bunları okuyup öğrenmeye bak. Yoksa hep böyle kuru gürültü kalırsın.
- Biz, karıların dilini dibinden koparacağız, hele dur görürsün!...

(Alıntılar: Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar) 

                                                                                   Serendip Altındal


10 Şubat 2013 Pazar

KANSIZ EKONOMİ..

           Emperyalizm’in kanı yoktur. Ruhu da yoktur. Aslında canının olduğu da söylenemez; ama tarihin gördüğü en amansız hastalığın mikrobudur. Kimler mi bu mikroptan nasibini almış hastalardır. Kapitalist küreselci, liberal görüşe sahip olduğunu söyleyen veya bu görüşü benimseyen herkes. Zira bu hastalık her zaman, zararsız gibi görünen liberal kapitalist yatkınlıkla ve de çok sinsice başlar. Aman öncelikle de sizler, dikkatli olun sayın liboşlar. Zira Âdemoğlu dediğimiz Şeytan/Tanrı doyumsuzdur. Hudut çizmezseniz, sonda kendi başını bile yer, hele de liberal ise. O nedenle de esasen, faydalı gibi başlayan rekabetçi Kapitalist evre, ABD gibi ipin ucunu kaçırırsa, sonunda dünyayı yutacak monopolist emperyalizme dönüşmez mi? Durum böyle olunca da, yüce Atatürk'ün devlet korumalı milli ekonomisi, hiç tadından yenmez mi? Bu nedenle de zaten 15 yıllık kısa döneminin bile dünya şampiyonu değilmiydi? (Milli Ekonomi Tarihine bak.)
            Fırsatını bulduğunda ölmüş babasının bile kemiklerini satabilecek mental yapıda ki adamlardan, lütfen söylermisiniz, hiç biri aklı başında bir ülkeye vatandaş olabilir mi? Zira bunların en belirgin özellikleri vatansız ve kimliksiz olmalarıdır. İşte böyle ağır hastalardan bir tanesi şimdilerde yurduma başkan olmaya hazırlanıyor. Hatta emsalininkinden bile pahalı bir uçağı şimdiden ısmarladığı ve haraç vergiler altında inim inim inleyen vatandaşının sırtına, yeni bir kambur daha eklediği söyleniyor. Anlaşılan arkadaş dereyi görmeden paçayı sıvıyor. Böylesine de oldubitticiliktir, bu hastaların en göze batan ortak arazları.
            Yalnız bilinmeyen veya bilinip de söylenmeyen, bu adamların asla güvenilir vatandaşlar olarak kabul edilemeyecekleridir. Yani nerede nemalanıyorlarsa, Masonlar, Siyonistler vb. gibi, o ulusun kimliğine bukalemun gibi bürünüverirler. Renkler, zevkler gibi düşünce ve inançlar da tartışılmaz, bu doğrudur da. Ne ki, her şey gibi bu doğru da sonludur. Ve ulusal bekanın kırmızıçizgilerinin başladığı noktada biter. Daha doğrusu bitmek zorundadır. Ulusal devamlılık için önce bir MİLLET, sonra bir VATAN, vatan için de BÖLÜNMEZLİK esastır. İşte bütün bunlara fazlasıyla sahip olduğumuzdan, şimdi VATAN BEKAMIZ adına da, bizi MİLLİ ve ULUSAL somuttan soyutlayan bütün afakî tartışmaların bıçak gibi bir anda kesilmesi, artık mecburiyetimiz ötesi, mutlakıyet haline gelmiştir.
            Zira Okyanuslu emperyalist sırtlan tarafından, başımızda ki özel timi vasıtasıyla, sinsice bölgemizde, yine tarihte alışık olduğumuz gibi yalnızlaştırılıyor, dostsuz, himayesiz bırakılıyor ve paralanacağımız güne doğru süratle paketleniyoruz. Aynı oyunu bir zamanlar Türkleri Müslümanlaştırmak adına, Araplar da oynamışlardı ve bütün Türkî yapımız allak bullak olmuştu, unutulmasın. Hoş sonradan Araplar gibi İslamı da ehlileştirmişti ya Türkler. Ayrıca Erdoğan’ı, İmralı zebanisiyle Milliyetçilerin sırtına basarak yaptığı anlaşmayı alkışlayan Obama hazret, anlaşıldığına göre o elleriyle biz Milliyetçi Kemalistleri aklınca tokatlamış oluyor. Elbet o beysbol sopasını müsait yerlerine sokacağımız gün de gelecektir.
            Şimdi söylermisiniz, bizler gibi ahde vefa yüklü, vatan müktesebatı, misak ı milli, Kuvayi milliye gibi kavramlar konuşulduğunda, yürekleri kıpır kıpır kaynayan, yerinde oturamayan insanlarla, bu oportünist baklavacılar nasıl özdeş olabilirler, bizim vatanımız onların değil ki. Onlarla en ufak bir ortak paydamız yok ki. Devlet içinde her biri devlet olan sektörlerin teknokratlarıyla sahibi oldukları ordunun yönettiği ABD de, acaba hangi sivilizasyon söz konusudur, anlamak mümkün değil. Sizler de nasıl olsa imana geleceksiniz, hakkı sonunda bulacaksınız hiç merak etmeyin. Esasen de haktan önce herkesin kâfir olduğunu bilmiyormuyuz.
            Evet, Amerika özgürlükler ülkesidir; ama sadece para babalarının özgürlüğüdür söz konusu olan, yoksa halk iradesi yoktur, sivil halkların esamesi bile okunmaz. Yani para kimdeyse güç ondadır Amerikada. Ve böyle bir sistem, adamın da söylediği gibi ancak tramvay demokrasisi ile yönetilir. Bak bu da doğrudur işte. Ne var ki, kırpa kırpa gak guk yaptıkları hak, hukuk masallarını bir kenara atarsak, bizim Amerikancı liboşlar için, işin en cazip yanı, işte Amerikanın bu özelliğidir ve bu da kendi somutlarıdır. Haydi, biraz adam olun da bunu da itiraf ediverin. Bakalım ne 'Deyiverecekler' seçmenleriniz size o zaman saygınlar(!)
            Rokafelerler, Ford’lar, Opel’ler, Koçlar, Sabancılar vesaire, vesaire, doğuşlarında eşyalarının tabiatı gereği liboş, başka bir deyişle de asil(!) doğmuşlardır. Çünkü açıkça ifade edemedikleri bir inançlarına göre de, paralı doğmak asillere özgü bir haktır. İyi de kardeşler, sizin asaletiniz size görelidir ve her zaman tartışılır; ama parasız doğan ve asla para mefhumu olmayan HAVASS ne yapsın. Yukarda adı geçenleri anladık da, sonradan hem besleme hem devşirme olanlara ne oluyor da, kraldan fazla kralcı kesiliyorlar başımıza. Hele buna da bir değiverin be liboşlar.

            Bırakında biz yine somutta kalalım. Zira somut olan aynı zamanda somunumuzdur. Soyuta inip de liberal düşmanın, yine sanal gündemler tufasına düşüp, bel kemerlerimize birer delik daha açmayalım. Çünkü soyuta inince, cephe bile açamadan bok yoluna giden yiğitlerimizin, içerde boku bokuna yatan askerimizin, sivilimizin, onbinlerin akıttığı kanlarıyla dirlik içinde tuttuğumuz ülkemizin, üç buçuk ite bölüştürülmesi somutu evrim geçirmiyor.
            Meraklısı soyutu, gazete kupürlerinden, köşe yazılarından ziyadesiyle öğreniyor esasen. Bir de biz bu tatsız çorbayı kaşıklayıp, daha fazla tadımızı kaçırmayalım diye düşünüyorum. Çünkü çakma soyutla uğraştığı kadar, asıl karnımızı doyuracak ve belki de yakında dilimi bile kaderimiz olacak somunumuzdan bahseden yok. Adamların kendileri gibi sömürge ekonomilerinin de kansız olduğunu, adam gibi yorumlayan yok. Oysa afakla uğraşanların hepsinin bu kadar tuzu kuru olduğuna da ben şahsen inanmıyorum.
            İlle de soyut diyenler içinse, belki fazla bilinmeyen bir konuyu garnitür olarak sunabiliriz. Şayet bizim Müslüman kisveli poligam sübyancılarımızdan utanıyorsanız, lütfen çağdaş ABD de ki Mormon türevi FLDS tarikatını Internet’te bir araştırıverin. Bu tarikatın üyelerinin çocuk yaşında ki kızlarla yaptıkları evlilikleri ve daha kendileri yavru olan küçüklerden olan bebekleriyle ilgili, halen süren davalarını da bir öğreniverin. Belki bizde ki ansızların bile o sübyancıların yanında peygamber gibi kaldığını düşünürsünüz. İşte kimlerle dans ettiklerini, bir de bu perspektiften irdelesin Amerikancı liboşlar. Kimbilir, belki de bu sapıklıkları da onaylıyorlardır.
            Soyut mu istiyorsunuz. Bir örnek daha verelim. Amerikan elçisi, ne hikmetse bana rahmetli İsmail Dümbüllüyü hatırlatıyor. Türkçesi ve tiplemesiyle tam da bizim aksepte edeceğimiz bir kimliğe uygun, özenle seçilmiş bir imajı var. Ne var ki, rahmetli ustanın trajikomedyeni ve rolünü de çok iyi oynuyor, hakkını verelim. Herifler, işine ve bölgesine uygun adam seçmede ustalar doğrusu. Eee bu da emperyalizm’in olmazsa olmazı değil mi esasen.
           
            Pentagonda, Washington DC’ de kapalı kapılar ardında "Azami dikkatli olmak zorundayız. Çoğu gitti azı kaldı. Türkleri iyice kafaya almadan ortaya çıkmayalım. Diğerlerine hiç benzemezler. Şayet damarlarına basarsak neler yapabilecekleri hiç kestirilemez. Her an yeni Atatürkler çıkartabilecek potansiyele sahiptirler." Diyerek birbirleriyle tartıştıkları, sanki kafamın içinde yankılanıyorken, düşünüyorum da aynı zamanda:
            Büyük dünya devletlerinin, özellikle de sıra başı emperyalistlerin, her geçen gün daha da büyük özveriyle, millet bile değillerken, tek mevcudiyet nedenleri olan ulusal aidiyetlerini pekiştirdikleri bir dünyada, ulusal kimlik ve birliğin tarihini yazmış biz TÜRKLERİN, kâbusları olmuş kimliğimizle neden uğraştıkları, kamyondan düşmüş karpuz gibi apaçık ortada sırıtıyor.

            İşte böyle eksen kaydırmış bir dünyada biz hala kimlik, aidiyet tartışmalarına kafayı takıyorsak, yuh olsun ervahımıza. 4,5 milyar yaşındaki dünyanın, Homosaphien'i eviren tarihinin, neredeyse kendisi demek olan ve atalarımızdan bize kalan en yüce miras olan Türk kimliğimizi, hiç utanmadan müstevlilerin kumar masasına yatırabiliyorsak, bırakalım ahde vefayı, hayırlı evlat olmayı, kurumuş dere yatağında kurbağa yavrusu bile olamayız. İşte somut gerçeğimiz de budur, benim ve dolayısıyla da bütün vatandaşım olarak saygı duyduklarım için.

                                                                                              Serendip Altındal


31 Ocak 2013 Perşembe

ÜZÜLME SEVİYELİ KARDEŞİM..


            Sevgili Güler bacım her şeyden önce, başkanının ‘Dikkatli konuşalım’ diyerek aklınca sana ve seninle bütünleşen bizlere de atıfta bulunduğu bir ortamda, içine akıttığın ve kendine sakladığın gözyaşlarının süslediği o çok anlamlı gözlerinden öpmek istiyorum. Sen yanlış konuşmadın ki, bilhassa çoktan konuşulması gerekeni en açık üslupla ifade ettin. Beklediğimiz ve kimliğine çok yakışan doğru olan da buydu esasen. Bunun dışında kalansa sinsi politikacı eyyamı olurdu ve bir Kemalist’le zinhar uyuşamazdı. Bir kere gerçek Kemalist politikacı değildir ya da şeffaf politika yapar. Açık, doğru ve her daim güvenilirdir. Esasen siyasette de bu dokuya sahip olmayana kesinkes Kemalist denemez.
Esasen seni de bu doğruyu açıkça ortaya koyduğun için daha çok sevdik ya zaten. Sen çevrende ki, CHP’li olduğunu iddia eden anti materinin, hele de ‘seni sevmiyoruz, CHP yi seviyoruz’ diyebilme gafletinde bulunan ajan provokatör ‘kakadulinin’ çatlak seslerine sakın ola kulak asma. Aslında istenmeyen kendileridir. Biz seni ve şahsında bütünleşen CHP yi seviyor onu istiyoruz. Çünkü gerçek Kemalist olduğumuzu iddia edebilirken, bütün Kemalistler gibi, yüce Atatürk’ümüzün CHP sinin de böyle olması gerektiğini çok iyi biliyoruz.
Ben kendi adıma senin bir kere söylediğini, her gün en az 30 defa tekrarlıyorum. Başkanın bunu duysa ne derdi acaba? Çünkü sevgili Atatürk’ün ivmesiyle, kurucu sahibi olan yüce TÜRK ULUSUNUN kanatları altında, bütün etnik sorun ve problemlerden arınmış, başı yukarda saygın bir ULUS DEVLETİN, beni de saygın birey haline getiren  vatandaşlık kimliğimle, acaba Allah’tan belamızı mı arıyoruz diye soruyorum zaman zaman kendime.
Hiç çakma Kürt milliyetçiliği – ki bunun ne olduğunu, fikrin sahibi Amerikalı da somutlaştıramıyor, bu çakma milliyeti(!) hangi dilde konuşturacağını, kendisi de bilmiyor zira – bir olabilir mi? O zaman bunu diyenlere, hangi CHP yi sevdiklerini de sormak gerekmez mi? Sevdikleri CHP’nin açık olarak adını koysunlar da bizde açık adrese konuşalım o zaman. Biz, rüzgarın suratımıza savurduğu, aslında tanımadığımız elmanın çekirdeğinden elmayı öğrenmeye kalkmıyoruz. Böyle bir enayilik veya kara cehalet, bizi asla saptamaz. Bizatihen sahibi olduğumuz, lezzet ve faydalarını çok iyi tanıdığımız elmanın çekirdeğini analiz edelim ve elmamızı beşere daha faydalı hale getirelim diyoruz.

Yani işin özü demek olan bilgi bütünlüğü, her zaman somuttan soyuta doğrudur. Önce somutu eline almayan hangi bilgi var olabilirdi ki. Bu bilinçsizliği, aynı zamanda da bağnaz ötesi gafleti, her biri yüce pirleri gibi, kendi başına revizyonist olan akılcı Kemalistlerden beklemek ise, abesle iştigaldir. O halde gelin, hep birlikte bir daha adını koyup özüne noktamızı koyalım, sevgili CHP’liler. Aslında hepimizin partisini, bir an önce gerekli kalite kontrolden geçirip, anti maddeyi tasfiye ederek işe başlayalım mesela. Hadi gelin, çatlak zurnaların, devşirme kültürün yandaş elementlerinin, ajan provokatörlerin tufasına getirmeyelim büyük kurucunun mukaddes partisini o zaman.  Kemalizm aynı zamanda evrensel akılcılık değil de nedir (nokta nokta nokta)

                                                                       Serendip Altındal



21 Ocak 2013 Pazartesi

İLİZYONİST..

           Son günlerde yeni numaralara hazırlandığını bildiğimiz; ama beceriksizliğinden hiç şüphe duymadığımız eski ilizyonistin, son numarası en azından şapkasının altından çıkaracağı güvercin olur diye düşünüyorduk. Bir baktık ki, güvercini kaçmış şapkadan kakası çıktı. Ya bu adamlar Türkçe bilmiyor ya da biz onların konuştuğu Türkçeyi anlamıyoruz. İntibak dendiği zaman açıkça, adil bir düzende herkese eşit, genel bir tahakkuk dağılımı akla gelir. Somut sosyo-ekonomik gerçekler bir kenara bırakılarak yapılan afakî (Kafalarına göre) ayarlama değil. O zaman buna intibak demezler.
            Öyle ya, geçim endeksi, açlık sınırı gibi kavramlar ve rakamlar işkembeden mi sallanıyor yoksa. Burada sadece sosyal bir devletin sağlamak zorunda olduğu, parasal bir dağıtım söz konusu değildir. Zira intibak, hukuktan, sağlığa, siyasete, ticaret ve bilim dünyasına vs. kadar sosyal ve kamusal her alanda uygulanmak zorunda olan, olmazsa olmaz bir öğedir. Bilimsel bir formül hazırlarken bile, parametrelerin, değer ve faktörlerin, soyutu değil somutu ne kadar yansıttığı göz önünde bulundurulmak zorundadır, yoksa kuram bile koyamazsınız.
            Buradan nerelere varmak istediğimi herhalde tahmin etmişsinizdir. Ama pelesenk haline gelen temcit pilavlarını geçelim şimdi.! Nasıl olsa hepsi boşuna değil mi? Ne var ki esas amacım, asıl hatırlatmak ve yaşanan olaylara empati oluşturmak istediğim başka ve çok daha önemli bir husustur. PKK şayet gerçek bir Kürt hareketi ise - ki hiç şüphesiz değildir - o zaman içinde Ermeni ajanlarının ve diğer Hıristiyan, Ortodoks vb. Batılı lejyonerlerin, ne aradığını sormak gerekmez mi? Son infazların ardından, ölen insanların sırtından verilen mesajlarla ortaya çıkan yeni parodilere bakın. Şehitlerimizin cenazelerinde bile iki elin parmakları kadar adam sayılırken, diğer yanda PKK ölülerine bindirilmiş kıtalar halinde akıtılan, erzak paketleri(!) saymakla bitmedi. Alıştığımız, bildiğimiz Müslüman cenazelerine hiç benzemeyen, din görevlilerinin giysilerinden, dini sembollerin dağılımına kadar, alışmadığımız; ama Hıristiyan ritüellerini anımsatan bir manzara vardı ortada.

            İşte şimdi geldik aslında, şapkanın altından çıkan güvercin kakasına. Bunların daha başından beri Müslümanlıklarının bir acayip(!) olduğunu, buna yeni bir mezhep de denemeyeceğini görüp anlıyorduk zaten. Bu olsa olsa, var olan eski, bildik bir şeyin yeni bir tezahürüydü. Ayrıca bu yeni durum, daha önce tanıdığımız bir resme de çok benziyordu. Şimdi artık bu noktadan, asıl hedefe doğru biraz daha sarmaya devam edelim o zaman.
      Arap baskısıyla ve nasıl insanlık dışı zalim kıyımlarla, desiselerle birbirlerinden koparılıp yalnız bırakılarak zorla Müslüman yapılan aşağı Türkeli boylarının, İslami başlangıcından Osmanlının sonuna kadar ki geneline baktığımızda, muhtemelen de Abbasilerden sonra, Türk’ün onbinlerce yıllık tek tanrı geleneğinde, Şamanizm’den Budizm’e kadar uzanan zengin tefekkür tarihinden aldığı fundamental mirasla, genel bir revizyon kazandırdığı ve evrenselleştirdiği derin İslamiyet’in (Hıristiyan Reformu gibi), ancak Türk’ün eliyle bugünlere ulaşabildiğini görüyoruz. Böylece şimdi, Türkün eli değmemiş olsaydı ne İslam ve ne de din kardeşliği koruma zırhının arkasına gizlenmiş; ama Türkü her zaman arkadan vurmuş, ona tarihinin zulmünü, kalleşçe uygulamış nankör Arap Samiler, bugün var olabilirdi diyebiliriz. Kimbilir belki de kendilerini ve dinlerini kurtarsınlar diye, Türkleri ille de Müslüman yapmaya çalışmışlardır.

            Bir yanda dünya bu geçmişiyle yaşlanırken, diğer yanda sanki başka bir dünya varmış gibi, başından beri Amerikan kovboyunun bize yutturmaya çalıştığı, BOP, Arap baharı, insan hakları, liberal Demokrasi(!) maskaralıkları aslında, Anadolu’muzu yeni bir Hıristiyan, Ortodoks, azıcık ta yumuşatılmış(!) Müslüman’ın – ki yeni bir mezhep olmalı - birlikte otlayacağı bir çayır haline dönüştürüp, bu otlağın ticaret odasının başına da kendisini atayacağı bir projenin parçalarıydı anlaşılan.
            Bu bağlamda çevremize daha dikkatli baktığımızda, tam mevsimi de olduğu için, toplumun nerdeyse yarısının hasta olduğunu görüyoruz. Demek oluyor ki, mevcut ilaçlara uyum sağlamış bir mikrop ordusu istilası altındayız. Bu ordunun bir kısmı normal evolüsyon ürünüyken, daha büyük bir kısmının ise hiç kuşkusuz, çok uluslu ilaç şirketlerinin ‘Önce hasta yap, sonra tedavi et’ pazarlama stratejisi yaratıkları oldukları kesin.
            Hal böyle olunca da, bize yaşamı kâbus haline getiren bütün melanetin başında, yetmiyormuş gibi birde sağlığımızı bile sömüren bir emperyalist zihniyet olduğu, daha da açıkça sırıtıyor. Hele bir de başınızda ki hükümetin, özelleştirdiği sağlığımızla, bu uluslar arası soygunda paydaş olduğunu biliyorsanız, artık iki defa düşünmeniz gerekiyor. Bu soygun düzeninin de en tepe noktasında, neresinden bakılsa, bir zamanlar Amerikanın gerçek sahipleri Indiana (Kızılderili) denilen atalarımızın da kasabı olan ve ne yazık ki bugün Amerikalı dediğimiz kovboylar (Sığır çobanları) oturuyor.
            Durum bu hale gelmişken, sömürülen, varlıkları gasp edilen bir de sağlığını kaybeden dünya ulusları, yakın bir gelecekte ‘Yeter artık, seni bize sayıyla mı verdiler’ deyip de öküz çobanını hedef tahtasına yatırıverirlerse, acaba bu nasıl bir son demek olacaktır onun için o zaman. İşte artık keyfiyet buraya doğru koşar adım gidiyor, ucu göründü bile.  Mademki “Aklın yolu bir” diyoruz, o halde kovboyun da kendi geleceğinin farkında olduğunu düşünmemiz gerekir. Belki de son zamanlarda ki panik hali, kendi ince hesapçı gerçeğini bile riske atarak, her yola dalmaya başlaması da bundandır kimbilir.

            Şimdi Amerikanın masaya yatırdığı yeni resimde, Müslüman Türk yer alamazdı hiç şüphesiz. Ya yumuşatılmalı ya da yok edilmeliydi. Eee tabiatıyla da bizim, menşei şifreli(!) Tayyipler cemaati, Türk’ün bu bölgeden temizlenmesi için biçilmiş kaftan olacaktı. Yurdumuzda 10 yıldır oynanan ve artık sona yaklaşan, şapkanın altından güvercini kaçıp, kakası kalmış bu vodvilin, iştirakçi ve şakşakçı devşirmeleri buna hazırlık yaparken, bizlerin, yüce Atatürk’ün aziz Türkiye Cumhuriyeti ve bu evrende bizi BİREY yapan tek vatanımıza, kılımız kıpırdamadan, güle güle diyeceğimizi mi bekliyorlar ACABA???

                                                                                  Serendip Altındal


10 Ocak 2013 Perşembe

UYARI ÖTESİNE SALVO..

            Neler oluyor sizlere beyler. Aslan yürekli Doğu Perinçek zindan da bile adamlık kavgasına devam ederken, herkesçe malum ve artık bütün şifreleri çözülmüş Amerikancı Tayyip Erdoğan’ı da, ikili oynayan MHP’nin aslan yüreklisini(!) de bir kenara koyalım; ama sana gelince biraz duralım Sayın Kardeşim Kılıçdaroğlu. Sen bir zamanlar kurucunuz aziz Atatürk’ün, bizatihen oturduğu koltuğunda oturuyorsun. Yüce rahmetlimizin kemiklerini nasıl sızlattığının ne yazık ki farkına varamıyorsun. İşte bu da sana hiç yakışmıyor, kabul etmek zorundasın. Şayet iddia ettiğin gibi ve bizim de hayır diyemeyeceğimiz erdemli kimliğe sahipsen.
            Daha iki gün evvel Kuvvacı tiratlarınla bizleri umutlandıran sen, ne oldu da böyle 180 derecelik yatay bir bükülmeyle adeta yere uzanırcasına, aziz yurdumun bölücülerine, evlatlarımızın katili dağ çakallarına ellerliyle gül uzatan içimizde ki vatan hainlerine, hem de yok halinle bir de kredi açmaya kalktın. Siz bittikten sonra, sizlere kimin kredi açacağının(!) da hesabını yapmış olsaydın bari.

            Can düşmanlarımızın bile her vesileyle söylediği ‘Çocuklarımız ölmesin’ palavrasının arkasına saklanırken, nereye koşuyor o zaman ahde vefanız, Kemalist erdeminiz ve Kuvayi Milli(!) kimliğiniz. Söylediklerimin her zaman arkasındayım. Şayet birine inanmışsam kimliğine de kendi adıma el basarım. Bugüne kadar da insan kaynağı konusunda, hiç aldanmadım; amma velâkin ve mademki yazgı oldu, şimdi bende kendimi sorguluyorum doğrusu. Gerçek CHP’li dokusunu yansıtmayan böyle bir yapay ikilemde kaldığınız sürece, bu vesileyle verdiğim rahatsızlığın da hiç kusuruna bakmayın beyler. Özden CHP’li bazı dostlarım, benden böyle bir yazı yazmamı rica ettikleri ve bende mevcut durumda bunu uygun gördüğüm için, yazmak zorunda hissettim kendimi. Kelimelerimin de her zaman ki gibi arkasındayım dostlar.
            Ayrıca gerçek CHP lilerin, İşçi Partisine transfer kat sayısının giderek yükselmesi de, size “UYARI ÖTESİ SALVO” (karineye kıl payı kalmış demektir) olmalıdır. Bilmem anlatabildim mi? Şahsen adıma ben de, aktif CHP üyesi olmadığım halde, böyle bir transfer çağrısı almış olanlardan biriyim. Ne var ki, 40 yıllık nikâhlı eşimi aldatmak gibi geliyor bana, CHP yi sorgusuz terk etmeye kalkmak yine de. Dolayısıyla taşıdığım yüzüğü hemen kenara koymak, etiğime sığmıyor ne hikmetse.

            Eğri oturalım ama doğru konuşalım hiç olmazsa. Yoksa bizden, yani Türk Ulusundan sakladığınız bir şeyler mi var? Yoksa hasmın olan Erdoğan, kendine yakışır yeni bir dönüşümle, birdenbire kankan mı oluverdi? “Ben size meclisi bırakayım, siz de beni BAŞKAN(!) yapın” derken ve muhtemelen de destek alacağını hesapladığı Joni’den aldığı gazla, “Hele o zaman görün, ben sizi gösterdiğim yere nasıl olsa oturtmasını iyi bilirim” diye de düşünürken, acaba Allah korusun sizi de mi tufaya getiriverdi? Yoksa çok daha vahim şeyler var da, çaktırmadan durumdan istifade etmek amacıyla kendinize’mi saklıyor, birlikte oluşturacağınız ortak bir sömürge iktidarı aşkına, ikili yeni bir kumpas mı kurmaya kalkıyorsunuz? Yoksa hayatlarınızı bile etkileyecek ciddi bir Amerikan tehdidi var da bunu birlikte mi paylaşıyorsunuz?
            Hiç unutmayın ki, Türk Ulusunu bizatihen etkileyecek olan böyle bir kararı, asla kendi başınıza alamazsınız, bu size düşmez. Bırakında kendi kaderini şerefli Türk Ulusu, on binlerce yıllık tüm muhteşem tarihinde olduğu gibi yine kendisi tayin etsin. İyi biline ki, bu yüce ulus buna da fazlasıyla muktedirdir. Şayet durum böyleyse, yol yakınken bu sıkıntınızı bir an önce ulusunuzla paylaşın, içinizde saklamayın: Yoksa tarifsiz; ama çok talihsiz bir bedel ödemek zorunda kalırsınız. Özellikle de yerinde olsam böyle bir durumu acilen halkımla paylaşır ve nemalanacağım, yere batası sanal kariyerimi ise yok sayardım sayın kardeşim.
            O halde bütün yapacağın iş, Atatürk gibi sadece halk’ına güvenmek olacaktır. İçinizde ki sizden olmayan sızıntılara değil. Unutmayın ki, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan yüce Türk Ulusuna olan güveniydi ve Türk Ulusu olmasaydı bir Atatürk olamazdı. Sadece bu nedenle bile, bu ulusun daha nice Atatürkler çıkaracağı kendiliğinden anlaşılıyor. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Şayet değilseniz bile gönüllü Türk olun ve öyle de kalın. Çünkü TÜRK doğal bir kaynaktır. Esasen bu yüzden, Hz Muhammedin de Allahın askeri dediği ve İslamın bugünlere taşınmasının da tek nedeni olan Türk Ulusu, yok edilmeye çalışılmıyor mu? Ki ne mümkün…  

            Naşı bile dimdik duran yüce Atatürk’ün, sevgili yurduna sahip çıksın diye kurduğu partisi, asla bükülmekten kamburu çıkmışların partisi olamaz. O halde bundan sonra partidaşlarınızı, daha rafine analiz etmek durumundasınız. Zira içine sürüklendiğiniz bu talihsiz yamulmada yoldaşlarınızın bazılarından - ki parti de onların etkisinin fazla olduğu görülüyor - rütial ivmeli yanık kokuları alınıyor. Esasen daha rahmetli Atatürk’ün bile şaibeli ölümünden başlayarak, 45 lerde partinin içindeki üyelerinin marifetiyle (mesela Celal Bayar ve arkadaşları) partiyi bölerek iktidarına son veren bu kabalist dernekleri değilmiydi? Sonra da mızrak çuvala sığmayınca, 60 larda da yine bu üyelik ilişkilerinden ötürü, Papadan icazet alınamaması nedeniyle, arkadaşları ipte sallanırken, ilmikten kurtulan da aynı zat ı muhterem değilmiydi.
            Lağım farelerinin kozmik odalarına kadar sızdığı aziz yurdumuzda, arşivlerimizde kemirilmemiş ne kadar tarihi belge kaldığının bile envanterine sahip değiliz. Allahtan halkımızın henüz nifak eli değmemiş eski sandıklarından, arada sırada neşriyatlar yapılıyor da öğreniyoruz, kapalı tutulan gerçeklerimizi. ODTÜ ile fütursuzca uğraşan, oraya da, Amerikan sömürge eğitimi düzeneğini(!) yerleştirmeyi misyon edinmiş, Tayyip Erdoğan ve Çankaya’da ki kankası, bir Robert Kolejle(!) bırakın uğraşmayı, ona yan gözle bile bakamazlar. Çünkü orası tescilli Amerikan Mason karargâhıdır.

            Şimdi dikkat et kardeşim Kılıçdaroğlu. Şayet lider kalmak ve sancağını yüce Ata’nın da katına taşımak istiyorsan, yol yakınken içinde ki sıkıntıları, Ata’nın aziz ulusuyla paylaşmalısın, yoksa tarifsiz vebal ödersin. Yüce Atatürk 30 larda boşuna yasaklamamıştı bu dernekleri. Zira bunlar içine sızdıkları bütün toplumların kanını emen vampirlerdir. Ne var ki, güneş doğduğunda hepsi yeraltına iniverirler işte. Tıpkı Atatürk güneşi doğduğunda indikleri gibi. Şimdi ise ne yazık ki yeniden semirmelerine müsait, bir karanlık ortam oluşmuştur güncelimizde. Sizlere düşense, ulusal güncelimizi onların lehine daha fazla karartmak değil, aksine güneşimizi yeniden ağartmaktır.
            Hal bu olduğuna göre de şimdi sana iki defa kolay gelsin demek istiyorum. Yalnız unutmaman gereken tek husus, Atatürk gibi, aziz Türk Ulusuna her zaman, özellikle de en umutsuz anlarında bile güveneceğindir. Yeter ki onların inanç ve itimadını sarsma. Yoksa yüzü ne kadar iyiyse, tersi yedi düvelin de yakinen tanıdığı gibi, çok beterdir.

            Muhtemel bir yenidünya harbinde, Amerika ilk hedeftir. Konvansiyonel bir savaşta bile kendisini kurtaramayacaktır. Hatta böyle bir savaş tasarlamak bile, kendi sonunu daha erken tetikler. Amerikalı da bu geleceğinin farkındadır. Yaşamını uzatabilmek için, yaşamak zorunda kalacağı dünya üzerinde ki en değerli topraklar, bizim Anadolu (Aşağı Türkeli) ve yukarı Türkeli olan Avrasya’dır. Anlayacağınız büyük Kürdistan(!) masalı, gerçekte bahane, İsrail ile ortaklaşa, en değerli topraklarımız olan Güneydoğu Anadolu’muzun üstüne oturma planları ise şahanedir.
            Bırakın bizim saf vatandaşlar, büyük Kürdistan(!) masalına sahiden inanıp dursunlar. Evrensel bir gelecek vaat eden bu değerli bölgemizi, kim kaybetmişte(!) onlar bulmuş. Şimdi yaptıkları ise bu inancı körükleyip Kürtleri iyice gaza getirmek ve ilk önce Anadolu pastasını onlara kestirerek kendileri yemek ve bu bağlamda da İran, Suriye, Irak ve Türkiye’ye gözdağı vererek, onlara yeni ayarlar çekmektir. Anlaşılan bu ilk safha, iktidar & muhalefet ortaklığıyla tutmuş gözüküyor. İkinci safhada ise İsrail ile birlikte, ‘Büyük Kürdistan’ kriptolu yeni yerleşkelerinin finansmanını, yerleşim planını, proje ve stratejilerini oluşturacaklardır. Sonrası ise, nasıl olsa yakalarından olmuş dutlar gibi silkeleyecekleri Kürtler için, tufan olacaktır. Onları; ama sonlarına kadar kullanacak, geri kalabilenleri ise Batı Anadolu, Irak, Suriye, İran ve Mezopotamya’da eriyip tarih olacaklardır.
            Çünkü bizim topraklarımızda her açıdan gelecek vardır. Ve bu topraklar Türklere bırakılmayacak(!) – ki yine bir Mason söylemişti, size de tanıdık geliyor olmalı - kadar da değerlidir onlar için. Ayrıca geleceğin sanayileri için çok zengin kaynaklar (Uranyum, bor vs.) vaat ederken, konvansiyonel harp tehlikesi bile neredeyse sıfırdır. Zira buna, kendilerine komşu böyle bir yerleşke de, ne Rusya, ne Çin, ne Japonya ve ne de Kore, Hindistan gibi diğer dünya devleri müsaade eder. Bizim ordumuzu ise şimdilik pasifize ettiklerine inanıp, hedef aldıkları Anadolu parçamızı da, Irakta ki rezervleriyle paralayıp kolayca, kurtlar sofrasına servis yapabileceklerini düşünmektedirler.

            Bu arada atladıklarıysa, ezelden beri asker doğan Türk Ulusunun, aslında (Çoluk, çocuk, genç, ihtiyar hatta yatalak ve engellileriyle) 75 milyonluk koca bir ordu olduğudur ki, işte böyle bir güç bütün dünyaya bile yeter. Hele Irakta ki 50.000 askerlik rezervleri ise, bu Türk gücüne sabah kahvaltısı bile olamaz. Bunu herhalde kedileri de biliyor olmalılar. Ne var ki, bazen Allah’ın bile zar attığına inananlar da var bu dünyada işte.

                                                                                              Serendip Altındal

Video Kanalım

7 Ocak 2013 Pazartesi

YARADILIŞ..

           Yaklaşık 15 milyar yaşında olan, içinde yaşadığımız evrenin, 4,5 milyar uzay yaşında ki körpe dünyamıza, bundan 5 milyon sene kadar önce, çok ileri zamanlardan gelen atalarımız tarafından ekildiğimizi var sayalım. Şöyle ki; içinde bulunduğumuz evrenin bütün gizemini keşfeden ve sonunda tefekkür dünyasının engin boşluğuna asılıp kalan atalarımız, tek çözemedikleri, ışıktan da hızlı şuur denen olgunun gizemini de keşfedebilmek ve belki de son durakları olacak tanrıyla buluşma operasyonları için, kendi evrimlerini yapay olarak simule etmeye kalktılar.
            Bu nedenle de genetik yapılarını ihtiva eden bir parçacıklar paketini, içinde bulundukları komşu evrenin sanal zamanından gelerek, beş milyon yıl öncesinde – bulunduğumuz zaman diliminden sayarak – çok daha eskilerde yaşamış oldukları kendi dünyalarının, bir yapay kopyası olan bizim dünyamıza ektiler. Ve varlık nedenimiz olan tüm geçmişimizi bizlere yeniden yaşatarak, şuur denen olgunun bilimsel evrimini araştırmak istediler. Bu nedenle de, kendimize dünya insanı dediğimiz bizler, aslında böyle bir kozmolojik araştırmanın kobayları olarak yaratılmış olduk.
            Atalarımızın şimdi içinde oldukları sanal zamanda, dünyamızın hala var olup olmadığını bilmiyoruz. Yalnız böylesi medeniyetlerin teknolojilerine erişmiş olacaklarından, kendi dünyaları yok olmadan önce sonsuz boşluğun galaksilerinde kendilerine yeni mekânlar edinmiş olacakları da kesin gözüküyor. Hal böyle olunca da varlık nedenimiz aslında kendi atalarımız olurdu. Biz de o zaman, düşündüğümüz gibi direk olarak tanrı tarafından değil; ama atalarımız olan bilim adamları tarafından yaratılmış, ikinci el deney ürünleri olmuş olurduk.
            Bu durum ise, kazayla yaratılmış olmaktan bile daha hazin bir kaderle buluştururdu bizleri. Şimdi yaklaşık beş milyon yaşında olan bizlerin, yani yapay dünya insanlarının, ancak 4.997.000 yıllık bir gecikmeyle tanrılarını keşfedebilmiş olmaları ve tanrının bizi yaratırken genlerimize neden kendi biyografisini de koymamış olduğu, patent babalarımız için de bir muamma olmuştu anlaşılan. Öyle ya, önümüzde heyula gibi uzanan evrenimizin bütün sırlarına, gelecekte vakıf olacak olan Homosaphien’in, bu kadar ebleh(!) olmadığı da ortadayken.

            İşte anlayacağınız fatura bize çıktı ve anlaşılan böyle bir kuşkunun da kurbanı olmuş olduk dostlar. Şimdi bu bilimkurgu ötesi sanrı, gerçek olsaydı, benim üstümde aslında fazla da bir etkisi olmazdı. Olsa olsa geleceğimizde bütün evrenin sırlarını keşfetmiş, bununla da yetinmeyerek, belki de paralel evren ve sanal zamanda, sonsuz yaşam adasını da keşfedip, kendisini oraya ışınlamış bir medeniyetin kurucularının ahfadı olarak, hatta kıvanç bile duyardım. Uzay zamanlarda sanal zamanlar arası köprüler oluşturan, paralel evrenlere turistik geziler tertipleyen atalarımızla, yaratıcım olmakla beni hüsrana uğrattıkları halde, neticede iftihar etmez de ne yapardım.
            En fazla kendi kendime, onları hangi tanrının yarattığını sorardım. Tıpkı onların da bunu kendilerine sorduğu ve taraflarından yaradılış nedenimizin de aslında bu olduğu için. Yine de bize verilen dünyanın, üç tane zibidinin küresel(!) dünyası olamayacağını bir kere daha; ama çok daha derinden anlamış olurdum. Belki yaratıcımız olan atalarımız tanrılarıyla da buluşmuşlar ve umduklarını bulamadıkları için, bizi de kendi halimize bırakarak, insanlığın toplu selameti adına, kendi evrim öykümüzü, mihmandarsız yazmamızı istemişlerdir, kim bilebilir ki? Ne var ki, durum benim cephede bu perspektifteyken, hemcinsim olan dünya insanı denen diğer kobaylar, bu duruma ne derler ve bu yeni konumdan nasıl bir algı sahibi olurlardı acaba?

            O halde şimdi yazımızı, iki final soruyla noktalayalım. Ve unutmayalım ki, adına evren dediğimiz bu heyulanın tarifsiz sürprizlerine de, her zaman hazırlıklı olmalıyız.

Soru 1: Durumun böyle olduğunu şayet Tayyip Erdoğan bilseydi, acaba yaşam felsefesinde ve hayatının yapısal mimarisinde bir düzeltmeye gidermiydi.

Soru 2: Kendi adıma, her türlü tefekkür boyutunda saplantısız, tarafsız ve korkusuz düşünebileceğimden ötürü, benim için her ne kadar fark etmese de, böyle bir gerçek, bırakın ötekileri de, İslamın 73 fırkasının(!) – mezhepler - cemaat ve müritlerinin, temel felsefi strüktüründe nasıl bir yapısal fırtınaya etken olurdu acaba.

                                                                                  Serendip Altındal