23 Ağustos 2012 Perşembe

SPOR LİDERLERİNE..

            Köşelerimizden yıllardır söylemeye çalıştığımız gerçeklere nihayet bugün, futbol gibi kitle sporu adamlarının da duyarlı bakmaya başlaması, bizim için pozitif bir algıdır ve buna çok sevindiğimi söylemezsem kendi adıma haksızlık etmiş olurum. Ne var ki, daha ne kadar günahsız evladı ölmelidir bu aziz vatanın da, milleti duyarlılık kazansın. Bravo Fatih hoca, İnşallah bu hepinizin adına geciken ama iyi bir başlangıç olur.
            Şahsen daha önce, aciliyeti en fazla olan bu konuya, tükenmez geyik muhabbetlerinden, aynı kardeşlerin vakit ayırabildiklerine fazla da şahit olmamıştık. Sonunda sıra kendi evlatlarına, aile bireylerine, yakınlarına da gelince mi açılacaktı gözleri, Fatih Terimlerin ve diğer kardeşlerimizin. O vakit de tren çoktan kaçmış olmayacakmıydı acaba kendileri için.
            Bildiğim kadarıyla Fatih Terim Adanalıdır. Komşu Antep ten sonra, sıra da Adana da olabileceği için mi kâbustan silkiniverdi birden. Oysa çok öncelerden, daha BOP kısaltmasıyla tanıştığımız ilk günlerden itibaren, bir gün bu ucubenin bize kader yapılacağının işaretini almamışmıydık. Nerelerdeydi akıllarınız o zamanlar beyler. Daha ne kadar evladımız boku bokuna ölmeliydi de – ki daha neler olacak – beyzadelerimizin gözleri açılsaydı. Menfaat küplerini ellerinizin tersiyle itip, bir an önce de adam sandıklarınızın, altın suyuna batırılmış tenekeler olduğunu anlayabilmeniz için, karatlarını da mı ölçmeniz gerekiyordu.

            Bu konu daha ilk gününden itibaren artık milli davamız olmuştur. Ve Güneydoğu hudutlarımızda konuşlanan, gerektiğinde de, nasıl Peşmergeler Irak ta Amerikan ordu çuvalı – üniforması - giymişlerse, kendileri de ülkemizde ki bazı çakma PKK komplolarında(!) Peşmerge çuvalı giyen Conileri – ki son Antep olayına da parmak attıkları gün gibi açıktır –, bizatihen cephemize almadıkça ve başımızda ki devşirmelerini, artık yeterince olmuş dutlar gibi tepemizden silkmedikçe, bu davadan da kurtuluş yoktur.
            Bu noktada, içlerinde ki hükümet yalakası güvenilmez iş adamlarını ve profesyonel siyasi marjlı olanlarını tenzih etmek kaydıyla, geriye kalan bütün yiğit ve vatan evladı spor liderlerine, çok iş düşmektedir artık. Haydi bakalım spor emekçileri, gösterin delikanlılığınızı da, önce sizler örnek olun talebelerinize. Bari sizler koyun ortaya kalıplarınızı da, gösterin öncelikle devşirme hükümetinize, sonra da 30 Ağustos’u Çankaya da kutlamaya hazırlanan, Osmanlı saray paşalarına(!) ve diğerlerine, delikanlı kime derler ve nasıl delikanlı olunur.
            Haydi yiğitler, gerektiğinde topa vurduğunuz tekmeyi, işe yaramaz kıçlara da nasıl vurabileceğinizi koyun ortaya. Koyun da, yüce Atatürk’ün gerçek evlatları ve ona layık olarak, siz de emsali olmayan bir mucizeyi, sokuverin yedi düvel’in gözüne. Zira delikanlılık,  boynundan madalyon sarkıtıp, kadınlara bıyık burmak, afi kesmek, düğün dernekte silah atmak veya Âdemoğluna olur olmaz efelenmek demek değildir. O olsa olsa magandalık, kıroluktur. Delikanlı diye, ayrıldığı çaresiz ve korumasız eşini birkaç yerinden bıçaklayana ise hiç demezler. Hele bu gibiler, illede birilerini şişleyeceklerse, kaldırsınlar kafalarını da bir hudut ötelerine bakıversinler ve oralarda ne şişlemelikler olduğunu görsünler, çaresiz kadıncıkları şişleyeceklerine de, onlara hiç olmazsa delikanlı diyelim bari.
            Delikanlılık her şeyden önce Atatürk gibi olmak ve Kemalce (Kemalist) düşünmek demektir. Hadin bakalım eski sporcular, mademki gerçekleri uykuda ve sanal delikanlılar ortada, iş sizlere düşüyor demektir artık. Başlayın bakalım o zaman bizzat talebelerinizden, delikanlı yetiştirmeye de görsün bu âlem.

            Yukarda tüccar ve siyasetçi ayırımı neden yaptık. Bunda da bir ayırım yapmak gerekirse, tüccarın parayı müktesebat yapmış olanı ve siyasetçinin de siyaseti profesyonelleştirmiş olanını aslında tenzih ettiğimiz bilinmelidir. Bunun da nedeni, böylelerinin parayı ve asla da hak etmedikleri makamı ellerinde tutmak için, gerektiğinde ailelerini, tanrılarını bile satarken, vatanlarını da satmış olmalarının, gözlerinde hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını bilmemizdendir.
            Bu siyasetçi tipinden örnek mi lazım, bakın etrafınıza, logosu ampullü bir iktidar partisi var AKP denen, oysa tek kandilli ve bütün yağdanlıkların da o tek kandile çalıştığı, bir yağdanlıklar partisidir aslında. Ne var ki o kandil de bütün beslemelere rağmen giderek, ha söndü, ha sönecek. Şimdi neresi bunun, Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil eden elle tutulur siyasi görüntüsü. İşte başımızda ciddi bir devletimiz olmadığından dolayı ve dış dünyada da bizi yağdanlık olarak gördüklerinden, gelen giden banıyor ya bize.
            Şimdi bu neviden tüccar mı arıyorsunuz? Bakın o halde biraz daha alıcı gözle çevrenize. Kara paraya odaklı, ithalat ekonominizde, arada sırada ya nasip diyerek verilen devlet teşviklerine rağmen, milli bir yatırımcı görebilecekmisiniz. Milli yatırımcı adına, bütün göreceğiniz, iktidar yalakası, har vurup harman savuran, Ferrari, Maserati vs. tutkunu bir sürü tipsiz at cambazı yandaş. Şimdi bu kaşalotlarla mı, yüce Atatürk’ün harp sonrası yorgunu Türkiyesiyle bile realize edebildiği, o dönemin dünya lideri Türk Ekonomi Mucizesini aşmayı(!) düşünüyordunuz yoksa. Ama sömürgeciye biat etmişsen, ekonominde işte böyle sömürge ekonomisi olur. Atatürk’ün öyle bir dönemde bile milli yatırımcıyı nasıl bağımsız kılıp, nasıl yüreklendirerek organize ettiği ise, aslında başımızda ki haset ve kıskançlıkla atıp tutan tutsakların, ibretle alması gereken emsalsiz bir derstir.

             Siyasetçi adına son olarak şöyle bir tanımlama yaparsak, konuya daha fazla açıklık getirmiş oluruz belki. Devrik, düşük, cahil, cühela olmayan hangi aklı başında insan, yüce Atatürk’e profesyonel siyasetçi diyebilir şimdi. Oysa o da hayatının son dönemlerinde üniformasını çıkarıp, devlet adamlığı yapmış ve devletinden sembolik bir maaş da almıştı. Demek ki, istisna da olsa tarihe mal olan siyasetçiler de vardır ve uluslarının kaderini değiştirmek adına, var olmak zorundadırlar da aslında. Hiç şüphesiz tüccar içinde de, misak ı milli mücadelesinde, atasının yanı başında yer almış ve kutsal mücadelede her şeyini ortaya koymuş, adam gibi adam olabilen ve öyle de kalabilen istisnalar da vardı ve onlar da her zaman olacaklardır.

            §  40 yıllık sistem analist ve organizatör perspektifimle, bu adamların sisteminden(!) somut bir şeyler çıkaramadığıma bakıyorum da, bunda mantıksal bir olgu bulamıyorum  – ki buna normalde imkân yoktur - . Bunun tek nedeninin, gerçekte bir sistemlerinin olmadığı, güne göre yaşatıldıkları ve bütün siyasi icraatlarının ancak, önceden yazılı veya sözlü -  belgesiz – olarak kendilerine iletilmiş olabileceği kanısına varıyorum. Bununla aslında çözülmemişlik de ortadan kalkmış oluyor. Bu nedenle de devşirme denmiyor mu onlara esasen.
            Çünkü otonomisi kendi elinde olan her hükümetin – ki hele de tek partiyse – mutlaka parti orijinli bir programı olmalıdır ve parti de, asla tek adamın ağzına da bakılmaz, her şeyleri o tek adam bilmez, her kesin fikri ve söz hakkı vardır, hatta Atatürk’e bile bakılmamış, Atatürk her zaman kendi görüşünü belirtmiş ve ekseriyet kararlarını onaylamıştı. En akil yine kendisi olduğundan, genelde de hep onun görüşleri kabul görmüştü. Şayet tek adam partisi bile olmuş olsa, o tek adamın da bu kadar saçmalamasına, kendini her adımında böyle tekzip etmesine, normal insan doğasında imkân olmadığı gibi anormalinde de ortaya koyan bir misal yoktur.
            Demek ki AKP dedikleri aslında bir parti de değildir veya başlangıç programlarını kenara bırakmak zorunda bırakılmışlardır. Ki bunu da önceden tespit edebilen aralarında ki gerçek akil olanlar, onlardan çoktan yollarını ayırmışlardır. Pekiyi nasıl oluyor da o zaman, normal veya akil olduğunu iddia edebilen insanlar, böylesi tek lidere biat edebiliyorlar. İşte sorunda burada yatıyor esasen. Ya kendileri iddia ettikleri gibi değiller veya da enorm bir menfaat ilişkisi var aralarında. Pekiyi biz şimdi hangisini alalım(?) Her iki şıkta da, iddia ettiğimiz gibi aslında milli bir devletimizin olmadığı ortaya çıkmıyor mu?
                                                                                  
                                                                                              Serendip Altındal




17 Ağustos 2012 Cuma

BAZEN ÇİZGİ ÖTESİNE UZANDIĞIMDA..


            Renklerin derinliğine gömülürken arzular
            Güzelyalı yakamozlarında son kez duraklar
            Özlemle karıştırırken içlerinde anıları
            Nedense onlar ağır ağır uzaklaşır
            Geçmişi boylar
            Belki de kalan en son anılar
            Karşıdan bana doğru koşan küçük adımlar
            Ve papatya tarlasında gelinciklere dolanan
            O minicik ayaklar
            Maytaplı yılbaşılar
            Süslü çamlar
            Yaş günleri, Herrenhausen’lar
            Minik mumlu pastalar
            Havuzlarda boneli küçükbaşlar
            Ve anneleriyle kızlar
            Hepsi sırada, hepsi hatırdalar
            Sen, ben, onlar hepimiz büyüdük artık
            Hüzünlü bakışlarımızdan kararsa da aynalar

            Derken akşamı ettik bugün yine
            Uzanır ellerim şimdi heyulamdan gökyüzüne
            Yakalamak için ip atlayan yıldızları semada
            Her ne kadar hepsi hayal olsa da
            Ama içlerinde bir tanesi var
            Farklı bir düşüncede, başka bir görüntüde
            Bırakırda ipini arada sırada
            Bana göz kırpar
            Belki gizli bir duygusallıktır bu aramızda
            Onun bildiği ama benim bilemediğim
            İşte belki de buydu
            Sonunda anlatmak istediğim
            Sanki bir mabetten gizemli bir mesaj alır gibi
            İçeriğini göremediğim
            Sen, ben, onlar hepimiz büyüdük artık
            Bakarken gözlerimin içine
            Aynamda silinmekte olsada yavaşça benliğim..

                                                          
         En içten duygularımla bayramınızı kutlar ve aziz vatanımızda ailenizle birlikte bütün mutlulukların, ebediyete kadar sizinle olmasını dilerim.
                                                Serendip Altındal  
            




15 Ağustos 2012 Çarşamba

SORMAK ZORUNDAYIZ..

            Son günlerde geceleri, gün geçtikçe de artan köpek sesleriyle uyanmaktayım. Bu hayvanlar, genellikle de tatil bölgelerinde, çocuklarını mutlu edeceklerini düşünen anne ve babaların ‘Pet Shop’ lardan (ev hayvanları dükkânları), yavruyken alıp sonra da bakamadıkları gerekçesiyle, maalesef sokağa terk ederken de çocuklarına adeta sadakatsizlik dersi(!) verdikleri köpeklerdir. Unutulmasın ki, onlar da bizler gibi can ve ruh taşıyorlar. Evin sevilen bir ferdi olup da, ailesi olarak gördüğü insanları tarafından birdenbire sokağa terk edilince, bu hayvancıkların da doğası bozuluyor. Agresif ve saldırgan oluyorlar genellikle. Ve ne yazık ki gıdadan önce, ruhî rehabilitasyona ihtiyaç duyar hale geliyorlar.
            Tıpkı sokağa terk edilen ve çoğumuzun ‘tinerciler’ diye yaka silktiği çocuklarımız gibi. İşte istemedikleri ve hiç de hak etmedikleri halde, toplumu taciz ettikleri gerekçesiyle toplanıp kafeslere kapatılan veya daha da radikal yollarla telef edilen, asosyal olarak da görülen, canlı güruhları işte böyle oluşuyor. Yani kaynağı, sevgisizlik ve ilgisizlik olan bir eksikliğin tezahürüne, kendilerini elimine eden toplumları tarafından, kısaca taciz deniliyor.
            Mesela Brezilyada, sayısız sokak çocuğunun, polis tarafından toplanıp öldürüldüğü, daha yakın günlerde açıklanmıştı. Ayrıca, yıllık bütçeleri Türkiye’mizinkinden fazla olan Amerikan ulusal güvenlik (NSA, CIA vb.) birimlerince, sahipsiz çocukların toplanıp özel kamplarda profesyonel tetikçi, uluslar arası radikal terörist olarak yetiştirildiklerini ve beşer kontrolü adına üstlerinde acımasızca, sibernetik kobay testleri uygulandığını da biliyorsak, meseleye daha insanî bakmamızın, aynı ölçüde menfaatimiz gereği olacağını da kabul etmemiz gerekir.

            Çözüm olarak da; hayvancıkları önceden çok iyi düşünüp sahiplenmeyi, sahiplenince de terk etmemeyi öğrenmeliyiz. Ve her türden bütün bu hayvan severler, gayesiz boş gösterilerle mutlu olmak ve göz boyamak yerine, işin önce akli olacağını düşünüp, sokağa terk edilmiş ve meraklısına pazarlamak amacıyla, genetiğiyle oynanarak yaratık haline dönüştürülmüş hayvancıkların sırtından, uluslar arası rantlar oluşturan, kontrolsüz ‘Pet Shop ekonomisiyle’ mücadele ederlerse şayet, gerçek anlamda hayvan sever kabul edilebileceklerini de unutmamalıdırlar. Sokağa terk ettiğimiz çocuklarımızı ise, bize karşı devşirilmiş Yeniçeriler olarak, düşman saflarında tekrar karşımızda bulmamak için, onları sevgiyle kucaklayıp, parasız meslek okullarımızda eğiterek, önce kendimiz için kazanmak zorunda olduğumuzu görmeliyiz.
            . 

            §  Vekil bu ne kofti vekilliktir! Yanında beyliğin yokmuydu? Tam da, şerefli bir nefsi müdafaa gerekçesiyle, kendininkinin yanında devletinin de onurunu koruma fırsatı ayağına kadar gelmişken, tırsladın ve iki eşkıya PKK formatlı Amerikan askerine(!) kendini gasp ettirdin. Hiç mi yüzün kızarmadı, belki de onlardan en az ikisini götürebilecekken, silahını herhalde yanına bile almamıştın, yumruklarında mı yoktu. İnsan götürebildiğini götürür ve gerekirse kendi de ama şerefiyle birlikte giderdi. Arkandan da ailen ve devletin seninle gurur duyar, kıymet bilir onurlu milletin, belki bir yerlere heykelini bile dikerdi. Vekillik vatanına kendini adamışlıktır. Yoksa sizin oralarda durum böyle değil mi(?)
            Bu ise, olayın ilk görüntüsünün hemen aklımıza çarptığı bir varsayımdır. Bir de işin kriptografik(!) yanı var tabii. Yani senin, CHP’nin son sorunu olan Dersim olayı tetikçisi olduğuna da bakınca, aklımıza kötü şeyler de gelmiyor değil hani. Şimdi ki kaçırılmanla(!) oldu iki sorun. Neydi zorun da, kardeş kardeşe PKK namlı, Amerikan Lejyonerleriyle birlikte gidiverdin. Maksadın bu emperyalist separatistleriyle yeni bir anlaşma zemini ortamı oluşturmak ve arkanda koca Atatürk partisini de kalkan olarak kullanmak’mıydı acaba. Şimdi bunu sormayalım mı yani.
            Oysa Dersim bize göre, Atatürkçü Diyap Ağalarıyla, Milli Mücadelede Kuvvacı duruşuyla, Cumhuriyet tarihimize onurla da geçmiş bir yöremizdir. Ve çok iyi biliriz ki, özellikle de Aleviler dün olduğu gibi bugün de Atatürk’ümüzün ve Cumhuriyetimizin yaşayan temel taşlarıdır.
            Diğer taraftan bütün sömürgecilerin de ısrarla üstüne oynadığı bir bölge olduğu için, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet tarihimizde kötü anılar ve yaralar oluşturmuş sorunlu bir bölgemizdir de aynı zamanda. O zamanda olduğu gibi Bugünde, içimizde ki hainlere, separatistlere yataklık yapmış ve yapmakta olan bir bölgedir de ne yazık ki hala. Bu bağlamda da, aslında aşırı vicdan sahibi Atatürk’e haksız olarak yüklenen bazı densizlere cevaben, bırak PKK’yı, şayet Seyit Rızaları, Şeyh Saitleri, Koçgiriler’i tekrar yaşayacaksak, kendi adıma tüm melanet yataklarını, haritadan bile kazırdım demek zorundayım.
            Ve aksini düşünen Dersimli ye de, bu noktada bir sormak gerekir. Şayet Dersim ABD de bir bölge olsaydı nasıl olurdu, o zaman ne söyleyebileceklerdi bu konuda acaba. Oralarda separatistlerin başına neler geldiğini, nasıl geceden sabaha, çoluk çocuk yok olduklarını mesela Almanya da bile separatist dahi olmadıkları halde, bütün suçları sosyalist-anarşist olmak olan Meinhof’ların başına neler geldiğini, bir soruşturuversinler zahmet olmazsa.
            Ondan sonra da böyle olayların insan hakçısı geçinen gelişmiş devletlerden bir daha duyulmadığını veya belki de bize duyurulmadığının da bir muhasebesini yapmaları, kendi yararlarına olacaktır. Eğri oturup, doğru düşünmek ve de haksızlık yapmamak lazım yüce Atatürk’e ve Türk Ulusuna.
            Emperyalistin, bugüne kadar sömürgeleştireceği ülkelerde ilk önce üstüne oynadığı ve her zaman da oynayacağı güruhlar, öncelikle süratle devşirerek separatist yapabileceği, kendilerini azınlık olarak gören ve hissedenlerdir. Duyduk ki o bölgede fazla sevilirmişsin, söyle enişten seni neden öpüyor böyle, kerameti nedir bunun. O halde şimdi açık söyle vekil! Sen de bir separatistmisin veya kendini bizlerden mi, yoksa onlardan mı hissediyorsun.
            Bir masa zirvesi oluşturmak adına, sana ‘abi’ de diyen ve Kürtçülüğünü onore eden PPK’lıyla, ikili mi oynadın veya oynamak zorunda mı bırakıldın. Şayet böyle değilse mesele yok, sözlerimde yine haklı olduğum halde senden özür dilerim. Ama öyleyse, haklı olduğumla yetinmelisin sadece, o zaman da aşağıda ki soruları vekili olduğun partine sormaktan da bizi kimse alıkoyamaz. Ne ki bu soruları, muhtemelen AKP bu zemini hazırladığı için tufaya düştüğümüzden değil ama kendi inisiyatifimizle ve tamamiyle de kendi adımıza soruyoruz.

            Soru 1. Separatistlerin Atatürk’ün partisinde göbeklenmesi nasıl kabul edilebiliyor. 
                         Koca CHP’ nin antin kuntinle işinin olamayacağı ve birkaç hamsi beyinlinin 
                         tezgâhına getirilemeyeceği, yoksa yine bazı beyinsizler tarafından 
                         hazmedilemedi de, bunların partiden tasfiyesi mi sorun oluyor?
            Soru 2. Yüksek parti meclisi tam kadro olarak gerçekten 6 oku mu temsil ediyor, 
                         yoksa sapkın fantezileri(!) olanlar var mı içlerinde hala?          
            Soru 3. CHP yönetimi doğru çizgide Kemalist mi, yoksa hala bir eksen saplantısı 
                         taşıyor mu? Zira hayatını koyarak, açık taşla dama oynamak, kapalı kâğıtla
                         poker oynamaktan daha fazla yiğitliktir. Hele yüzme de bilinmiyorsa, havuzun
                         dibi görülmeden içine adım atılmaz.
            Soru 4. Parti meclisinde, Dilek Atagünyılmaz gibi genç yaşına rağmen gerçek 
                         Kemalistler  – ki aslında onların Atatürk’ün partisini temsil etmeleri 
                         gerekirken -, neden yer almazlar veya alamazlar(?)

            Yukarıdaki görüş ve sorularımız, bazılarını rahatsız etmiş olabilir. Sakın kimse alınmasın. Yüce Atatürk’ümüzün partisinden ve küçük Kemalden, sapına kadar ‘Kemalce’ (Kemalist) duruş beklentisi içinde olan – ki son dönemde bu memnuniyetle de izlenmektedir - ahde vefa insanları ve bu kutsal partinin de asal sahipleri olarak, bu soruları her zaman sorup, cevaplarını da sonumuza kadar araştırmak zorunda olduğumuz bilinmelidir.
            Bu arada dikkat edin de hemşerilik zaafının aşırı iyi niyeti(!) sonunda size fatura edilmesin. Ve asla da aklınızdan çıkarmayın ki, ‘kilometreler âleminde, hala santimleyenlerle’ hiçbir yere varılamaz. Şayet Kemalist doğruya imanla bakmış olsaydınız, yüce atanızın 90 yıl evvel tespit ettiği işte bu doğruyu da içinde görmüş olurdunuz.
           
            Kendi partimiz olan CHP’ ye acılı turşu suyu var da, MHP’ ye yok mu? O zaman haksızlık etmiş olmazmıyız? Bu bağlamda da, muhalefet yaftası altında ucuz milliyetçilikle(!) – ki bu nasıl milliyetçilikse -  şişinen MHP’nin, böyle bir dönemde(!) CHP’nin çağrısına uymayarak meclis toplantısına icabet etmeyip, ense yapmaya devam etmesi, anlaşılır gibi değil. Boyunu aşan kelamda bulunan Vural’ınıza bakarsak, MHP’nin de AKP den ne farkı kalıyor o zaman, demesemiydik.
            Ulan her gün şehit verdiğimiz yurdumuzda ve başımızda ki çakma hükümetin(!) hükümet olmadığı bir mecliste, muhalefet olmayacak da kim olacak, o zaman nerede toplanır ve ne işe yarar o muhalefet şayet muhalefetse. Yalandan da olsa, tüyü bitmemiş şehit yetimlerinin sırtlarından aldığınız maaşlarınızı, biraz hak etseydiniz bari efendiler.
            Sen neyin nesisin böyle MHP, daha yolun başında Gül’ü de Çankaya’ya taşıdığına bakılırsa, yoksa AKP’nin gizli misyon ortağısın da bizimi kafaya aldınız milliyetçilik masallarınızla(!). Veya da çaktırmadan Coniye pas mı veriyorsunuz?
            Cumhuriyet tarihimizin ilk’i olan bu ucube dönemin mimarı AKP’ ye, değil turşu, lahana suyu bile fazla. Hele ‘Birkaç Mehmet için meclis toplanmaz’ diyebilen AKP’liyi ise, insan olarak muhatap almanın bile bende sinir zafiyeti yaratacağını gördüğüm için, onu tenzih ediyor ve size havale ediyorum.
           
            Çünkü bize bireyliğimizi perçinleyen ÖZGÜR VATANIMIZ ve ULUSAL MÜKTESEBATIMIZ, BİZİM İÇİN HER ŞEYDEN KUTSALDIR. Ve KEMALİST DOĞRUNUN pergele ihtiyacı olmadığını da çok iyi biliriz. Zira pergelle doğru çizilmez ama iyi tekerlek(!) çizilir mesela. Ki bu da bizi bozar(!). O halde alınacağınıza, atın pergellerinizi ve alın ellerinize biran evvel cetvellerinizi de, vakti gelmişken ve çok geç olmadan MİSAK I KEMALİST DOĞRUMUZU, hep birlikte yeniden çizelim efendiler.
           
                                                                                                          Serendip Altındal



12 Ağustos 2012 Pazar

İLK DOĞACILARDAN GÜNÜMÜZE..

         İlk bilinen, tarihle belgeselleşmiş doğa filozoflarının bazılarının külliyatından, bize de uyarlı olacağı düşüncesiyle seçtiğim birkaç deyişi, aşağıda görüşlerinize sunuyorum.

Zenon
- Kardeşlerinizin sayısını arttırın. Bedenler ilaçlarla şifa bulduğu gibi canlar da, kardeşlerle beka bulur.
- Zenon sahilde hüzünlü bir halde dolaşan ve dünyaya sitem eden bir genç görmüştü. Ona, Genç adam! Dünyaya bu kadar sitemin niye? Çok zengin biri olsaydın ve servetini yüklediğin bir gemiyle denize açılsaydın, gemi yara alıp batmak üzere olsaydı, bütün istediğin varlığını gözden çıkarıp canını kurtarmak olurdu değil mi?" dedi. Genç, "Evet" dedi. Bunun üzerine şöyle dedi: "Büyük bir kral olsaydın ve çevren seni öldürmek isteyenler tarafından sarılmış olsaydı, tek dileğin krallığını bırakıp canını kurtarmak olurdu değil mi?" Genç adam buna da "Evet" diye cevap verdi, Bu cevap üzerine şöyle dedi: "Öyleyse sen hem çok zengin bir adam, hem de kralsın!" Genç bu sözle teselli bulup haline sevindi.
- Yaşlılığında kendisine şöyle denilmişti: Nedir bu halin? O da şu cevabı vermişti: Gördüğünüz gibi ağır ağır ölüyorum. Peki, öldüğünde seni kim defnedecek?' Diye sorduklarında ise şu cevabı verdi: Yükselen kokular kimi rahatsız ederse o!
- Hakkı kendinizden verin! Onu sahibine vermediğinizde hakkın husumetine maruz kalırsınız.
- Mal mülk sevgisi şerrin belkemiğidir. Çünkü diğer kötülükler ona ilişiktir. Arzulara düşkünlük de ayıpların belkemiğidir. Çünkü diğer ayıplar ona ilişiktir.
- Dünya kendinden kaçana yetiştiğinde onu yaralar. Kendisini istemeyeni ele geçirdiğinde ise onu öldürür.
- Günlük yiyeceğinden başkasını istemezdi. Bir gün, 'Kral sana kızıyor' denilmişti. O da şöyle karşılık verdi: Kral kendinden daha zengin birini sever mi?!
- Çekirgede yedi büyük hayvanın yaratılışı mevcuttur: Başı at başı, boynu öküz boynu, göğsü aslan göğsü, kanatları kartal kanadı, ayakları deve ayağı, karnı akrep karnı, kuyruğu yılan kuyruğu gibidir.

Solon
- Oğul, emaneti koru ki o da seni korusun, muhafaza et ki muhafaza edilesin.
   (Sanki bizim oğullar için söylememiş mi?)
- Öğrencilerine şöyle demiştir: Cahile değer vermeyin, yoksa sizi hafife alır. Kötülerle ilişki kurmayın, yoksa onlardan sayılırsınız. Doğrunun öğrencileriyseniz zengine güvenmeyin. Gece ve gündüz yapmanız gerekenleri ihmal etmeyin. Yoksulları hiçbir zaman hafife almayın.
- Ona sorulmuştu: Neyi biliyorsun da başkalarından üstün oluyorsun? Şöyle cevap verdi: ne kadar az bildiğimi biliyorum.

Homeros
- Başların çokluğunda hayır yoktur.
- Hayatın bizler için kölelik, ölümün de kurtuluş olduğunu bilen kimse, ölümü hayata tercih eder.
- Akıl iki yönlüdür: Tabii ve tecrübî. Bu ikisi su ile toprağa benzer. Ateş nasıl altın ve gümüşü eritip işlenir hale getiriyorsa, akıl da meseleleri eritip saflaştırarak işleme hazır hale getirir. Aklın bu iki yönünden birinde yeri olmayan kimsenin yapacağı en hayırlı işi ömrünü kısa tutmasıdır.
- Körlük cehaletten daha hayırlıdır. Çünkü körler için endişe edilecek en büyük zorluk bir kuyuya düşüp ölmektir. Cahil ise ebedî helake maruz kalabilir.
- Zaman hakkı açığa çıkarır ve onu aydınlatır.
- Nefsine her zaman bir insan olduğunu hatırlat.
- İnsan isen öfkeni nasıl bastıracağını bil.
- Bir zarara uğradığın zaman bunu hak etmiş olduğunu bil.
- Nefsin dışında herkesin rızasını ara.
- Zamansız gülmek, sonra ağlamanın amcaoğludur.
- Toprak her şeyi doğurur, sonra da geri alır.
- Korkaktan çıkan görüş de korkaktır.
- Düşmanından öyle bir intikam al ki sana zararı olmasın.
- Allah seni kurtarmak istediğinde denizi vaha gibi aşarsın.
- Allah Teâlâ ile konuşabilen akıl çok yücedir.
- Yasanın dayanağı baştır.
- İnsan güruhu güçlü de olsa akıldan yoksundur.
- Yüce gelenek anne babaya tanrı gibi saygı duymayı emreder.
- Bana göre anne baban senin için tanrı gibidir.
- Baba, doğurtan değil terbiye edendir.
- Zamansız söylenen söz ömrü heba eder.
- Tabiat kanunları öğrenilmez.
- Eli el, parmağı parmak yıkar.
- Kendin için biriktireceğin azık, ilim ve hikmet, başkası için biriktireceğin ise maldır.

Hipokrat
- Zehir içiren, çocuk düşürten, hamileliği engelleyen ve hastaya kaba davranan tabipler benim yolumdan değildir.
- Bedenin aşırı sıhhatli olması tehlikenin zirvesidir.
- Tıp, sağlıklı kimselere uygun gelecek şeylerle sağlığı korumak, hastalıkları da onların zıtlarıyla gidermeye çalışmaktır.
- Ölümü hafife alın. Çünkü onun verdiği acı korkudadır.
- Ona sorulmuştu: Hangi tür hayat daha iyidir? Şöyle cevap verdi: Yoksul ama güvenli olmak, zengin ama korku içinde olmaktan daha iyidir.
- Şehirleri surlar ve kaleler değil, insanların fikirleri ve hikmet sahiplerinin tedbirleri korur.
- Her hasta kendi toprağının ilaçlarıyla tedavi edilir. Çünkü tabiat onun havasını bilir ve gıdasına meyleder.
- Zararı azaltmak, yararı çoğaltmaktan hayırlıdır.
- İnsan tek bir tabiattan yaratılmış olsaydı hastalanmazdı. Çünkü tek tabiatta çatışma olmadığı için hastalık da olmaz.
- Bir hastayı ziyaretinde ise şöyle demişti: Ben, hastalık ve sen varız. Eğer hastalığını iyileştirmek için söylediklerimi yaparak bana yardımcı olursan biz iki kişi oluruz, hastalık da tek başına kalır. Biz de onu yeneriz. Çünkü iki kişi, her zaman bir kişiye galip gelir.
- Ona sorulmuştu: İlaç alındığı zaman insan vücudunda niçin köpürme oluyor? Şöyle cevap verdi: İnsan bedeni eve benzer. Ev de süpürüldüğü zaman tozar.
- Çok olan tabiata da aykırıdır. Yeme, içme, uyku, cinsî münasebet ve çalışmada orta yolu tutun.
- Ancak hoşlandığınız şeyleri yiyin. Hoşlanmadığınız yiyecekler sizi yer bitirir.
- Ona sorulmuştu: Ölü niçin ağır olur? Şöyle cevap verdi: Çünkü hayatta iken ikiydi. Biri hafif ve yükseltici, diğeri ağır ve aşağı itici. Kişi Öldüğü zaman hafif ve yükseltici olan gider ve ağır olan tek başına kalır.
- İnsan bedeni genelde beş biçimde tedavi edilir: Kafa kısmı gargarayla, mide kısmı kusmayla, beden kısmı ishalle, deri kısmı terlemeyle, iç organlar ve damarlar kısmı ise kan vermekle tedavi olur.
- Öğretilerinden alınması gereken en önemli husus ise; Hipokrat yeminini etmiş ve yaşamının sonuna kadar da yeminine sadık kalmış olmasıdır.

            Yukarda ki söylemlerden de anladığımıza göre insan veya da şeytan-tanrı adına, dünden bugüne söylenenler hep aynı olmuş. İşte düz aklın vardığı ortak nokta budur. Ne var ki, insan doğası yeni bir evrim – muhtemelen sibernetik - geçirmedikçe, bundan sonra da söylenecek olanlar da üç aşağı beş yukarı, hep aynı kalacaktır. Sibernetik dedik de, şayet genetiğimizi yeni tasarımlar için, sömürgeci siberologlara teslim edersek, gelecekte maymuna mı, tavşana mı benzeyeceğimiz konusu vicdanlarına kalacağından, bütün bütün hapı yutacağımızın da resmidir o zaman.
            Etrafımızda, bön bakışlı yandaş ve liboş akademisyenlerin bolardığı, üstüne komedi gibi TÜBİTAK kıyamıyla da, milli ve gerçek bilim adamlarımızın yok edildiği bir ortamda, ihtiyacımız olanları nereden bulsak da, siberolojiyi de millileştirebilsek. Bunun için ne yapalım, yoksa sibernetik dâhisi El-Cezeri ile – ki ne âlimlerimiz varmış, nerede şimdi bunlar – telepatik bir seans mı oluşturalım(!)
            § 12. yüzyılda Anadolu'da Artuklu Türklerden fizikçi, robot ve matris ustası bilim insanı 
El-Cezeri sibernetik alanın en büyük dâhisi kabul edilmektedir. Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamıdır. - Bak. El-Cezeri  §

            Ölüm, kalım, cisim, ruh, iyilik, kötülük gibi Âdemden bu yana, kabul edilen olmazsa olmaz ortak heyulalar - tasavvur – için söylenmiş sayısız ifadeyi genelleştirirsek, şöyle de bir manzara ortaya çıkmıyor mu?

            Gemlenemeyen arzu, yokuşun üstünde freni patlamış kamyon gibidir, önüne çıkanı süpürürken, kendi de parçalarına ayrılır, sonuç Âdemî hezimettir.
            İblise uymak kolaydır, sen akil kalabilirsen eğer, özünle bir bütün ve de en azından tek parça kalmışsın demektir.

            Acımasız ve herkesin size gülüp geçtiği seküler bir dünyada, hala bu kadar ruhanî  – aklı öbür tarafta(!) - takılıyor, deve kuşu gibi de kafanızı kuma gömerek, bağnaz yaşamı tercih ediyorsanız, illetinizi bulmuşsunuz ve neticede bugünkü halinizden de şikâyet edecek bir yanınız kalmamış demektir. O halde başınızdakilere, ‘din bezirgânları’ falan demeye de hiç kalkmayın. Demek ki her millet, kendi ‘illetine’ uygun yönetilirmiş diyerek, aynı zamanda ‘her millet layık olduğu biçimde yönetilir’ genellemesinde ki yanlışı da revize etmiş olalım. Öyle ya her milletin içinde, aynı illetle muzdarip olmayan diğerleri de yok mudur?
            Mesela hazır illet demişken de; son günlerde spor kulüplerimize bindirilen şike başlıklı karar gerekçelerine bakıldığında, hukuksal sorumluluklarını kısmen de olsa hatırlamış gibi görünen hukukçu kardeşler, konu Ergenekon, Silivri, Hasdal olunca, neden biranda gugukçu cüppelerini giyiverirler. Bu ne mene bir ilettir acaba(?) diye sormamız da gerekmez mi?
            Bu arada, devletin yeni sağlık önlemlerinin yenilemez tadından şikâyet edip isyana kalkan emekli kardeşler, çoğunuzun şahsi gayretiyle, sosyal ve adil hukuk diye, kişiye özel sucuk, hepimizin olması gereken Başbakanlık kurumundan ise, SGGBB açılımıyla da, Sahibine Göre Gündem Boş Bakanlığı yarattığınız ülkenizde, bir de sosyal devletiniz mi kaldı sanıyordunuz. Ne demeli, size ancak gülünür. Yeri geldiğinde güzel Türkçemizde, ne de güzel laflarımız vardır hani, ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ filan gibi.
           
            Dünyaya öğrettiğin ve eski Olimpiyatlarda kimseye altın bırakmadığın, ata sporun güreşte bile sıfır çektin. Neden çünkü onlar aya, sen yayasın. Çünkü adam çalışıyor, öğreniyor kendini hep ileriye taşıyor, sense ‘Batıdan sadece ilmi alın’ diyen yüce Atatürk’ünü bile bir kenara bıraktırıldın ve bugün bulabileceğin ücretsiz tek eğitimin imam hatip olacağı bir BÜYÜK(!) devletin ÇAĞ ATLAMIŞ(!) ülkesinde, torba nohut, paket kömür ekonomisi mağduru ve yine kimliksiz bir ümmet haline getirildin. Neyse ki yüce Atatürk’ün altın madalyalı kızları da var. Onlar, erkekleri havlu atmış ülkelerinin onurunu kurtarıyorlar nasıl olsa.
            Siz bütün mağdurlar, tutun o halde Sultan babanızın elinden, beraberce geçin aynanın karşısına da birlikte seyredin hal i pür melalinizi, görün acınacak halinizi. Aynada gördüğünüz boy, pos, güç, kuvvetse o devede de var. Hele de zürafa, boyda hepinize fark basar. Ne denir ki başka da bağnaza. BEN demeden önce BİZ diyebilmenin erdemliliğini kavrayabilirseniz, şayet biraz da düşünebilmeyi öğrenirseniz, gerisi arkadan nasıl olsa gelecektir. Çünkü vaktiyle bu emaneti sizlere bırakan asıl sahipleri, BİZ’ i düşünebildikleri için, BİZ bugün varız.
            Yalnız unutmayın ki bu son trendir ve o da kalkmak üzeredir. Kaçırırsanız ne mi olur. Osmanoğluyla devam edegelen aşağı Asya Anadolu Türk beyliği, yok olduğu sanılan bazı Türk boyları gibi yeniden dirilişini beklemeye çekilirken, aynı bağlamda yüce Atatürk’ün emekleri boşuna gitmiş ve aziz şehitlerimizin kanları da boşuna dökülmüş olur. Ne var ki, başına her zaman yeni Atatürklerini de çıkarmasını bilecektir yüce Türk Ulusu. Yoksa onların tarihlerinden çok önceden beri var olmuş koca Türk’ü yani bizim Emmioğlunu, tarihten silmeye bu dünyanın gücü yetmez, bu konuda da asla merakınız olmasın.
            İşte sizi imam hatiplerde çürüyüp, kokuşmaya ve giderek de unutulan bir beyliğe dönüştürmeye kalkan başınızda ki iktidar, bu olası en kötü son senaryoyu da gerçekleştirmek amacıyla, ezeli düşmanlarınız olan AB & ABD Gladiosu tarafından başınıza oturtulmuştur. Şimdi de hep beraber içinde Türk ve Atatürk olmayan yeni bir anayasa hazırlamaya ve bunu da sizlere yeni Türkiye Cumhuriyeti anayasası olarak yedirmeye çalışıyorlar. Peki diğerleri, yani muhalefet mi ne yapıyor? Şimdilik seyrediyorlar ve onların ritmiyle de bir ileri, iki geri zıplıyorlar. Bekleyelim ve de sonucu görelim. Peki, bütün bunları yemek veya yememekse, ha bakın o ayrı bir husustur işte. Şimdi bu satırın sonunda ki noktaya odaklanırsanız, size göz kırptığımı da göreceksiniz(.)

            Almanya’da çalıştığım yıllarda, askerliğini Nazi ordusunda yapmış, İngiltere’de iki yıl esir kalmış ve ülkesinde ki yabancılara, birçok anti Nazi Almandan çok daha ‘humaniter’ bakan ve büyüğüm olan bir Alman dostum – ki kendisine birçok projede karşılıksız yardımcı olmuştum – bir gün bana; ‘Serendip şayet bütün Almanlar senin hamurundan yaratılmış olsalardı, biz harbi kaybetmezdik’ demişti. İnanın bunu kendi adıma, hem de bir Nazi’den alınmış, bir onur nişanı gibi kabul ediyorum.
            Lütfen beni yanlış anlamayın. ‘BEN’ olduğum için değil ama meseleye ‘BİZ’ gözlüğüyle baktığım için anlattım bunu. Ve bilemeyeceğiniz bir şey daha söylemem gerekirse, bir kere Nazi hep Nazidir. İçlerinde ‘dönme’ diye bir şey yoktur. Fırsat bulunca da çevirecekleri film yine aynısı olacaktır. Çünkü bu da onların milliyetçilik anlayışıdır ve tabiatıyla herkes de TÜRK’ e benzemez.

            §  Nasıl olsa bizim ülke, ipsizlerin yolgeçen hanına dönüştü artık. Bir İngiliz vatandaşı daha var ya hani, şu meşhur maliyeciniz(!) ‘Emekliler arttı’ diye kelâmda bulunmuş da yine meseleye kıç gözüyle bakıvermiş anlaşılan. Nasıl olsa birileri için çiftlik haline dönüştü bu memleket. Yat uzan, arada sırada da zırvala, ay sonunda da işsizlerin, emeklilerin, memurların ve bütün sıkıntı çeken vatandaşlarının haklarından kesilenlerle, sana ve senin gibilere ödenen katmerli maaşını, hazineden cukkaya at. Dürüst ol, bir zahmet de söyleyiver bari maaşınla müsemma vergi ödüyormusun ülkene(!) hiç olmazsa!
            ‘Yat uzan para kazan’ lafı eskiden kötü yola düşmüş kadınlar için kullanılan bir tabirdi, şimdi ise genelde erkekler için kullanılıyor ülkemizde artık. Doğrusu çok da utanç verici(!). Bakın AKP ile ne günlere getirildik. Bakalım yarınların filozofları bu durumu nasıl yorumlayacaklar. Haberiniz olsun, artık öyle bir döneme gelindi ki, BDP ve AKP aynı çizgide buluştu. Yarın tarih bu ikisine de rey verenleri, vatan haini olarak anacaktır. Bu böyle biline, bu çizgide olan dostlar(!) da hiç alınmasınlar!
            Ulan biraz da ülkenizde ki esas sorunun, haraç vergilerin altında inim inim inleyen vatandaşlarınız ve tüyü bitmemiş yetimlerin sırtlarından, sayenizde malı götüren yandaş medyasından, kara para yatırımcılarına, ihale taşeronlarına vb. kadar, kısaca da toplumun kanını emen asalak türler artışında olduğunu görseniz ya! Senin ve emsallerin gibi bu ülkeye vatandaş bile olmayan, onu uluslararası talan pazarına dönüştürmekten başka da bir faydaları dokumayanlarda ve milletin sırtından malı götürenlerde, yetim ahı alanlarda olduğunu da kabul etsen ya!
            Bir yandan milletine paramız yok diye ağlarken, diğer yandan kamyon dolusu paralar, yeni Sultan hanımlarınız(!) tarafından, dünyanın bir ucunda ki çakma Müslümanlara(!) taşınırken, aslında hangi amaçlara yatırım olduklarını da, maliyeden sorumlu baş muhasip olarak bir açıklayıversen ya!
            Bütün bunlar, hepimizin yani yurtlarında hazinelerine şerefleriyle, yıllarca primlerini, ayrıca destek primlerini de kuruşuna kadar saymış emeklilerin, çalışan, çalışmayan bütün dar gelirli vatandaşların, yok halleriyle bir de sırtlarında taşımaya çalıştıkları KAMBURLARI değil mi? Utanmadan birde zırvalayacağına, kaldır da o kamburu sırtlarımızdan, sayende biraz nefes alalım bari. Boş tabanca gibisin ekonomist(!). Senin işin de bu değilmi aslında. Bunun için ödemiyormuyuz sana. Ama ne gezer! Bunu yapabilmek için önce erdem, sonra da yürek taşımak gerekir

            Bir büyük ülkede ahde vefa görmesi gereken vatandaş katmanlarının başında sırasıyla, önce aziz şehitleri ve gazileriyle ordusu, atalık kemaline ermiş mukaddes ölüleri, sonra yaşayan emeklileri, daha sonra da düz vatandaşları gelirler. Bu bir büyük sosyal devlette olması gereken sosyal mertebeler sıralamasıdır. Bu statüde güncel devlet erkânının bile yeri, düz vatandaşlar mertebesindedir. Onlar ancak öldükten sonra, bu sıralamada mertebelerine göre yer alabilirler. Bu sosyal statüyü bilmeyen veya bilmek de istemeyenlere, o ülkede vatandaş bile demezler.
            Şimdi buna itirazı olanlar, önce örnek alabilecekleri herhangi bir büyük sosyal devletle, bir durum muhasebesi yapıp, ondan sonra fikir yürütsünler lütfen. Hele de bizim İngiliz, zırvalamadan önce kendi ülkesinde ki durumla bizimkisini mukayese etmiş olsaydı, daha akıllı davranmış olmazmıydı? Ama o zaman da ne diyeceğini tahmin edebiliriz böylesi takiyecilerin(!). Türkiye bir İngiltere değil derdi hiç kuşkusuz(!). Ama ‘orada ki hükümette, buradaki kadar hırsız ve asosyal yoktur’ diye de ilave edermiydi acaba(?) Bu tahmin de size kalsın. §



TÜBİTAK GÜNCELİNDEN BİLİMSEL(!) BİR GÜLDÜRÜ




    PS.  Yukarda ki farklı temaslarımıza bakılıp, asla filozoflarla yarıştığımız gibi uçuk iddialar sahibi olduğumuz algılanmasın. Zira haddimizi biliriz. Ama ahde vefa sahibi, duygusal bir vatandaş terennümleri olarak alınmalıdır.

                                                                                                          Serendip Altındal



6 Ağustos 2012 Pazartesi

MELANET ÜZERİNE..

           Yine şu kararsızlar mı diyeceksiniz biliyorum ama inanın fazla değil az bile konuşuyoruz haklarında. Onların yüzünden, bugün içinde olduğumuz lağım çukuruna düştüğümüzü, hep söyleyip durmuyormuyuz. Ama belki de haksızlık ediyoruz o insancıklarımıza. Öyle ya belki de hiç oy bile kullanmadılar, hatta sandıklarının bile nerede olduğunu bilmiyorlardı(!) garipler muhtemelen. Seçim gününde ise, çocuklarının ve ülkelerinin geleceğinden çok daha önemli işleri vardı. Veya çok daha ciddi(!) başka bir tuluat(!) senaryosuyla meşguldü kafacıkları herhalde. Bu durumda da artık sıkıntılarına(!) anlayış gösterip, kusurlarına bakmamak kalıyor bizlere(!!)
           
            Bütün zamanını, ahret gününe tespihlemekle geçiren ama son on yıldır ne hikmetse(!) hiçbir seçimi de kaçırmayan, şimdi SEN mütedeyyin vatandaşım. Kaldır kafanı da azıcık etrafına bak. Ve şu koca dünyada, emperyalist haramilerin üstüne oynayacağı, bir basıp bin kazanacağı, ‘benden başka da enayi kaldı mı şu dünyada’ diye bir soruver be artık. Başka adam kalmadı da şu koca dünyada, herifçioğullarının sevgili evladı(!) neden sensin(!) neden hep senin(!) üstüne oynuyorlar diye bir sorgulayıver Allahını seversen, hiç olmazsa da mübarek Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine yap bunu.
            Suriye de bile Esad’ın üstüne salınan Dolar lejyoneri, Yahudisinden, Hıristiyan’ına, Ortodoks’una hatta Budist’ine kadar bütün emperyalist köpeklerinin başında, Müslümanları da gaza getirmek adına Müslüman(!) diye tanıtılan, asılları da kuvvetle muhtemel dinsiz hergelelerin, neden acaba Allahu Ekber çektiği ve Müslümanların(!) bu köpeklerin arasında ne aradıkları da mı, seni hiç rahatsız etmiyor.
            Esadlar da Müslüman, yahu ne istiyor bizim adamlar onlardan diye, hiç mi merak etmiyorsun. O halde işi biraz daha ileriye götür, onların içinde, paralarını yok halinle emekli kasandan(!) ödediğin – ki senden gasp edilenlerle – bir sürü kendi vatandaşının da olduğunu, üstüne üstlük, yakında ordunu da aynı yolda dehleyeceklerini, bir düşünüver lütfen.
            Şayet bu sorgulamalara, emekli kahvehanende ki pişpirik partilerinden veya köşe muhabbetlerinden biraz vakit ayırabilirsen, bu dünyada neden senden başka enayi kalmadığını, geleceğini gasp eden eniştenin şimdi neden elini öpmeye kalktığını da belki anlayabilirsin ve hem kendin hem de torunlarının geleceği adına, inan ki çok da iyi edersin. Bu arada, iftar çadırlarında bile seni kafaya almak adına, artık türlü şaklabanlıklar yapmak çaresizliğinde(!) kalan, içlerinde elçilerinin bile yer aldığı, Palyaço kılıklı Amerikalı patronlarının, gülünesi garabetine de bir soru açıver istersen.
            Neticede, ‘Hayatın nedenini aradığında ölümle karşılaşırsın. Ölümü bulduğunda ise sonsuz hayatı bulmuş olursun’ demiş Sokrat. O palyaçoların bu deyişten haberleri olup olmadığını bilmiyoruz ama sen bunu da hiç olmazsa arada bir hatırlayıver istersen. Ve bağlamak gerekirse, Sokrat’ında tek ve kayyum bir tanrısı vardı, yani İslam’a aykırı İmametin hemen kondurmaya hazır olduğu gibi, o da kâfir değildi(!)

            Ve şayet bütün bunlara da hiç aklın basmıyorsa, o halde kemale ermemişsin yani gerçek Müslüman olduğun söylenemez, kusura bakma kardeş. Ama en azından aklının kabul edemediklerini söyleyenleri de, hemen kâfir ilan etme lütfen. Doğruluklarını araştırmak da erdemliliktir. İslam kitaplı bir dindir ve her şeyden önce de okuma yazma gerektirir. Okumaksa, tefekküre de başlamak demektir. Hacıdan, hocadan, hafızdan hele de yarım imamlardan vb. va’z dinlemekle de Müslüman olunamaz ve ruhanî iman kazınılamaz.
            Önce eş mertebede bir Nebi ya da ruhanî bulman gerekir. Sence kim olabilir bu(!) Yoksa eş mertebelinin Amerikada filan mı oturduğunu sanıyorsun(!) Öyle 5 şartı bilmekle, 5 vakitle, Cumalarla veya arada tespih saydırmakla, hele de bir yandan yetim ahı alarak malı götürürken, diğer yandan lütfen zekât vermekle de Cenab ı Hakkı asla kandıramazsın. Olsa olsa bütün uğraşlarına rağmen cehennemde, hemen fırının içinde veya yanında olmayan, biraz daha uzakta uygun bir yere rezervasyon yaptırmış olursun belki de.
            Önce okuryazar olmalısın. Kuranı bizatihen okuyup ama doğru yorumlayabilmeli, daha sonra da anlayabildiklerin bağlamında kendinle tefekküre dalıp, sonuçta da ruhunu arıtarak, imana ve de dolayısıyla kemale ermelisin. Unutma ki Hz. Muhammed, çöl bedevilerini bile, iman için gerekli şartları yerine getiremediklerinden dolayı, gerçek Müslüman saymayıp, onlar sadece biatkârlardır demiştir. Şimdi sor bakalım kendine, bu dediklerimiz sende var mı veya ne kadar yakınsın bunlara, en azından bir bedevi kadar bile Müslümanım diyebiliyormusun, İslamı kimlerden öğrendin ve sen kimlerdensin?
           
            Okyanus ötesinde ki büyük patron’unun ihtişam sembolü ikiz kulelerini bile kendi eliyle yaktığı ve müsebbip olarak da Terörist Müslüman’ı hedef gösterdiği bir âlemde, ‘ne oldu da medeniyet beşiği(!) bir ülkeden yeni HAÇLI zuhur ediverdi’ fikri dahi seni ısıtmadı, merakını mucip olmadı da, tek bir reaksiyonsuz ve her şeyin yolundaymış gibi hala tespihini çekmeye devam edip duruyorsun kardeşim. Bilmiyorsan söyleyeyim.
            HAÇLI seferleri, Müslüman olmayan Avrupalı ilkel haramilerin, din kisvesi altında, zengin ve medeni İslam dünyasına karşı açtıkları ve birincisi 1096 da başlayan dört tane, aslında Avrupalı ortak talan seferleridir. Sonuçta da umduklarını elde edememişler, aksine çok kayıplar vererek avuçlarını da yalamak zorunda kalmışlardı. Bu arada kendi elinle başına tayin ettiklerin ve yanlışını görüp seni uyardıkları halde, günahsız vatandaşlarının da başına musallat ettiklerin yüzünden, vatan toprağın bile altından çekilip alınırken, İslam’ının da nereye taşınmakta olduğunu ve geleceğinin de artık olmayacağını, hala görüp anlayamıyormusun.
            Heriflerin, İslamî mevcudiyetinle, kedinin fareyle oynar gibi oynadığını göremiyor da, çocuklarına süt bile dağıtamayanların, ulvî müktesebatını satarak, sırtından tavan yapanların, iki buçuk torba tedavülden kalkmış gıda ve bir o kadar da yarısı taş, paket kömür uğruna, hala peşinden gideceğim diye uğraşıyorsun. Sen bu kadar ucuzmusun. Pekiyi bu nasıl Müslümanlıktır o zaman. Yoksa kendini yedin bitirdin de, Müslümanım(!) diyerek şimdi de bizi mi yemeye kalkıyorsun kardeş.

            § Hani şu meşhur aslan kral var ya, aslında kral da değil ağadır ve miskin, tembel de bir hayvandır. Koca gününü leş yemek ve uyumakla geçirir, ailesinde bütün yük dişinindir, hem avlanır bütün aileyi besler hem de anadır, yavrularını büyütür. Ağası ise dişinin getirdiği leşten, adıyla müsemma ilk aslan payını alır, kalansa dişi ve yavruları arasında paylaşılır. Arada sırada revirinde kimin patron olduğunu göstermek adına bağırır çağırır, dişisini, çocuklarını ısırır, tok olduğu halde sanal av partileri düzenler, çevrede ki sırtlanları ve diğer et oburları da ne olur ne olmaz diye besler – ki bunlar da sana bir yerlerden tanıdık gelmelidir -.
            Şayet büyük hayvanat bahçelerine gitmişsen, belki dikkatini çekmiştir. En ağır ve iğrenç koku aslan kafeslerinden yayılır. Çünkü içi dışı leştir et obur mübareğin. Şimdi bir düşün, bir zamanlar aynı ormanların tek kralı olan et obur devasa dinozorun mağarası, herhalde gaz fabrikası gibi kokuyor olmalıydı. Pekiyi ne oldu da yumurtalı dev dinozorların yerine memeli cüce aslan, kral olabildi aynı ormanlarda. İşte bu soruda senin, yarınki muhtemel akıbetinle empati oluşturabilmene vesile olabilecektir belki de.       
            Bugün topraklarında, sana kul bile olamayanların yarın sana patron olacağını da anlarsın belki o zaman. Mademki, asla senden olmayan ve zerre kadar da ilgilendirmediklerini, başına hem de ısrarla getirmeği ve kendinle birlikte bu günahınla, hiç de hak etmediğimiz halde bizlerin de başını yakmayı biliyorsun, o halde asla bu kaderden kurtulamayacağını da bilmek zorundasın. Çünkü senin kaderini bugüne kadar hep başkaları yazmıştır. Ve bu da, aynı kafayı ısrarla taşımakta olduğun sürece, her zaman da böyle olacaktır. Bak söylemedi deme.
            Bizim de aslanları(!) öğrendiğimiz, hayvan belgesellerini, Batılı araştırmacılar neden hazırlıyor sanıyorsun. Emperyalisti kendisine öğreti çıkarsın da, insan ve hayvan davranışları arasında hiç de öyle radikal farklar olmadığını öğrensin, sömürgeler kulvarında koşanlara, daha rafine talan programları uygulasın diye.
            Ne var ki, bırakalım milli kaynaklarımızı da, en temel yaşam haklarının, ekmek, su, doğal gaz, elektrik vb. bile özelleştirildiği bir ülkede, liberal eşkıyanın(!), senden aldığı menşei belirsiz ek haraçların yanında, acınası emekli halinle, yüzü bile kızarmadan çatır çatır sana fatura ettiği, belki de yan komşunun kaçak kullandığı elektriğin haksız bedelini bile, senin adına savunacak bir devlet otoritesinin olmadığından da, aslında doğrudan sen sorumlusun. Başkaları değil. Öyle ya kapını açık bırakıp çekip gitmişsen veya evine bizatihi sen davet etmişsen, hırsızına, beni neden soydun deme hakkın da yoktur.
            Dinler, tefekkürle kendine yetemeyen, kendi yetisiyle tanrısına varamayan, bu bab da hep başkaları tarından güdülmek zorunda kalan bağnaz ve sıradan insan sürüleri için vardır. Artık otokontrolünü kaybeden İslam dünyası da, belki ilerde geçte olsa kaçırdığı reformunu yapmak zorunda kalacaktır. Ne var ki, benim iyi niyetimle öngördüğüm bu varsayım, daha o zaman 73 fırka geleceğini aynen görmüş olan ve bizim bilemeyeceklerimizi de bilen Hz. Muhammed tarafından da tespit edilmiş olmazmıydı? Demek ki, kıyamete kadar böyle bir revizyonun olamayacağını o da biliyor olmalıydı diye düşünmemiz de, o zaman gerekmez mi? Pekiyi bu da mı sana bir şey söylemiyor.
            Binmişsin freni tutmayan bir tramvaya, yokuş aşağı artan bir hızla, birlikte patlayacağın duvara doğru yuvarlanıp gidiyorsun. Bu arada kancık Amerikalıyla da artık savaşa girdiğini ama ne yazık ki aslan Mehmedinin de bundan böyle seni koruyamayacağını, zira şerefli ordusunun Hasdal’a – ki ilerde şerefli Türk tarihinin boş sayfalarında yer almak üzere – kapatıldığına ve Obama’nın sopasında ki kerametin de ortaya çıktığına dair son bir sözün var mı, bari senden onu alalım kardeş.
            Şimdi benim bunlarla ne alakam var diye hiç sorma sakın. Hal ve ahvalimizde ki birinci suçlunun, bizim meşhur kararsızlar olduğunu nasıl biliyorsak, ikinci olarak da senin sorumsuzluğunu ve Âdemî iktidarsızlığını yüzüne vurmazsak, adil olamayız, o zaman da milli müktesebatımıza, misak ı millimize, ahde vefasızlık etmiş ve kendi özümüze de açık düşmüş oluruz kardeş. §

            Buralara nasıl gelindi. Hz. Muhammedin de işaret ettiği gibi 73 fırkanın sadece kendi ve ashabından olanlarının ki kurtuluşa ereceği, diğerlerininse helak olacağına bakarsak, İslam peygamberine şirk koymamak adına, onun gibi düşünüp, helak olacakların, gerçek Müslüman olmadığını da kabul etmek zorunda olmalıyız. O halde onları da düştükten sonra dünya genelinde, kemale ermiş gerçek Müslüman sayısında, önemli bir azalma da söz konusu olacaktır. Hele bir de buna, yakın gelecekte yok olmadan önce, iyice yumuşatılacak(!) yeni yapısını da ilave edersek, hani bilmem ki daha nasıl anlatalım kardeş.
            Pekiyi o halde bu Müslüman kalabalığı da neyin nesi. Neden herkesin aklına birden Müslüman olmak fikri geldi. Yoksa hepsi birden mi hidayete erdiler(!) Daha Peygamberin zamanında, vefatından bile hemen sonra, yani 1400 yıl kadar evvel oluşmaya başlayan fırkalara, yani inanç ayrılıklarına bakıldığında, bugün bu işlere kalkmanın arkasında hidayetin değil ama bir melanetin(!) saklı olduğu kendiliğinden anlaşılıyor.

            İşte emperyalist haramilerin, yollarına çıkan veya kaynak varlığına göz diktiği bir ülkeyi talan etmek adına, uluslar arası insan hakları ve devletler hukuku yasalarına uyduk aldatmacasıyla, kitabına uydurarak tetikçi olarak kullanacağı bir genel cemaate ve de ufak işler için de paket cemaatlere ihtiyacı vardı. Bunun içinde, reform trenini kaçırmış ve ilkel kalmış İslam dünyası, biçilmiş kaftandı.
            Türlü oyunlarla ve uluslar arası kurgularla - ki terörist kamplarından, bir iki alıştırma uygulamasından, ikiz kulelere kadar uzanan bir parkurda - nasıl Müslüman(!) yaftalı, terörist bir genel cemaat(!) yaratıldığını, safahatlarıyla hep biliyoruz. Hatta geneli de yetmiyor, duruma göre paketlerini de kullanıyorlar. Hatta arada sırada kamuoyu oluşturmak adına, kendi elleriyle yetiştirdikleri teröristlerini bile, yine acımasızca kendi elleriyle telef ediyorlar. Öyle ki sünnetsiz oldukları ortaya çıkmasın diye, ölülerini bile yok ediyorlar. Öyle ya mebzul sayılarda mevcutlar nasıl olsa, seç beğen harca. Yukarda sözünü ettiğimiz ve meşhur ‘DİNLER DİYALOĞU’ adlı çocuk masalı ile başlayan ve kendi emperyalistine icazet veren, yeryüzünde ki 2000 yıllık İblis mekânı, Vatikan kurgulu MELANET işte budur.

            Gel istersen şimdi seninle, inanarak seçtiğin, kimilerinin Başbakanı, kimilerine göre patron, seninde Sultan’ın olan’a, son bir öneride bulunalım. Şimdi son zarı kullanma sırası artık ona geldi. Onun yerinde olsam, ipliğimi pazara çıkaran, itibarımı iki paralık eden, devamlı ikili oynayan ve sürekli kıvıran bu Amerikalı sahte dosta(!) artık bundan sonra hiç müdanam olmazdı. Bende onun bütün kirli çamaşırlarını ortaya döker, bizimle yaptığı gizli antlaşmaları, yurdumuzda ki melanet tezgâhlarını, birer birer açıklar, kapalı dosyalarını aleyhime de olsa herkese açar, kendisiyle dünya genelinde umuma açık adamakıllı hesaplaşır ve ben de onun ipliğini pazara çıkartırdım.
            Böylece son şansımı çok iyi kullanır, ülkemde iktidarı kaybetsem de en azından kaybolan itibarımı kazanır, adam gibi de tarihe geçerdim. Ne var ki bunu yapmaya yürek ister, bu da acaba onda varmıdır(?) Vatanında ki bütün tabansız hainlerin ve satılmışların, aziz şehitlerinin de sayısını kabarttığı bu günlerde, işte bilhassa da senin, Hz. Peygamberin ve Cenabı Hakkın aşkına, Sultan efendine sorman gereken son soru da bu olmalıdır esasen. Şayet gerçek Müslümansan, muhterem kardeşim.

                                                                                              Serendip Altındal



3 Ağustos 2012 Cuma

YAVRU GÜVERCİN..

           Son günlerde, sabahın erken saatlerinde yattığımız odanın penceresine, adeta dikkatimizi çeker gibi arada bir kanat vurmakta olan güvercinler, bende merak uyandırmaktaydılar. Zira her zaman alışık olmadığımız bu davranışlarıyla, sanki bize bir şeyler anlatmak istiyor gibiydiler. Ya da ben böyle hissettim, bilmiyorum. Ne var ki, sonunda bu değişikliğin olası nedeninin farkına varabildim. Doğal gaz kullanımı amacıyla yapılırken içine çelik boru döşenmiş bacanın, havalandırma deliğinden içeri, anladığıma göre ilk uçuşlarına çalışan bir yavru güvercin düşmüştü. Kendisine tuzak olan kaygan bacada tutunabilme olanağı da olmadığından, dışarı çıkabilme şansı da hiç yoktu.
            Herhalde son bir iki gündür o vaziyette kalmış ve gittikçe kesilen son çırpınmalarıyla, artık ümidini de yitirmek üzereydi. Aşağıdaki baca girişinden onu çıkarıp, avucumu musluğa dayayarak can suyunu içirdiğimde, yan gözle bana adeta korkuyla karışık bir minnetle baktığını hissettim. Sonra da onu, kendi eliyle azad etmesi amacıyla eşime vererek, duvarın dışındaki klima havalandırmasının üstüne bırakırsa, zekât vermiş gibi olacağını söyledim. Kendisi de öyle yaptı. Körpe hayatının ilk bağımsız uçuşlarına başladığı anlaşılan yavru güvercin, biraz dinlenip kendisine geldikten sonra dama doğru uçarak, muhtemelen de ailesiyle tekrar buluştu.
            İnanırmısınız, ondan sonra da sabahları alışkanlık haline gelen penceremizde ki kanat dokunuşları birdenbire kesiliverdiler. Bu evrende daha nice bilmediğimiz ama bir ilahi güce ve belki maddenin ruhuna da işaret eden birçok gizemin olduğunu, bir kere daha kendi kendime teyit etmek zorunda kaldım. Bir başkası değilde, olayı bizatihen yaşamamdı bu bağlamda benim için anlamı derinleştiren. Ve de inanıyorum ki, çok uzak olmayan bir gelecekte, quantum parçacıları, maddenin ruhuyla da el sıkıştıracaklardır Âdemoğlunu.

            Bu arada önce ülkem ve sonra da kendi adıma, bana ümit vererek sevindiren bir hususu daha belirtmeden geçmek istemiyorum. Bu yazıyı okumakta olduğunuz blog sayfam, görüldüğü gibi yazılarımdan başka, reyting oluşturmak amacıyla, arkasında sürpriz yumurtaların gizlendiği çeşitli bağlantılar içermiyor. Yani, sayfama bağlanan siz okurlarım sadece fikrî gönüldeşlerim olarak bunu yapıyorsunuz demektir. Yazıtlar okunmasaydı neye yararlardı. O zaman da bu durum, gönlünü bir şişeye boşaltıp belki birisi okur diye Okyanusa fırlatmaya benzerdi.
            Bu fikrî paylaşımlarımız her şeyden önce mütefekkirler içindir. Bu paylaşımlar ve iştirakleriniz aynı zamanda, yurdumuzun bekası ve ulusal yüceliğimiz adına da asla vazgeçilemez, bir ahde vefa mecburiyetimizdir. Bu nedenle de çok sağ olun. İşin nedeni de budur zaten. Sayfam bütün tevazuuna rağmen, bayağı da hatırı sayılır bir izlenme oranına erişti, sayelerinizde. Beni müşterek geleceğimiz adına, daha da ümitlendiren bu ilginize, lütfen teşekkürlerimi kabul buyurun. Hal nedeniyle, bana bir kere daha farz oldu, çünkü bu sayfayı artık birlikte yapıyoruz da demektir.

            Yurdumun en sıkıntılı döneminde, ortak kaderimizi de paylaşarak gönül koyduğum bu fikrî iletişimin, bana manevi bir hazdan başka hiçbir getirisi de yoktur. Ramazan ayında hele, torunlarına dahi – ki bugün küçük olanı üç yaşına giriyor - harçlık veremeyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin demeye dilim varmıyor ama intibaksız bir Tayyip Erdoğan emeklisi(!) – ki bu aslında her şeyi anlatmaya yeterlidir(!) - olarak, özüne uygun yapabilmemim imkânı olamayacağına göre, ayrıca zekât vermiş gibi de hissediyorum kendimi, tanrı affetsin.

            Yukarda ki güvercin anımı neden anlattım. Herhalde ateisti dâhil, hiç kimsenin tanrısıyla arasında üçüncü şahısların yerinin olmadığını savunan yapım ve buna karşı olmanın da, insanı insan yapan erdem’in antitezi olduğunu vurgulamak amacım olsa gerekir. İnsanî tevhid ve inançlar külliyesi, insanı insan yapan tefekkürün de – insanî erdem - olmazsa olmazıdır esasen.
            Âdemden – Homosaphien – beri bir tanrı, kendini ruhanî(!) ilan etmişler istediği için değil ama matlup olan ve Âdemle birlikte var olmuş tefekküre göre de bırakın evrenin oluşumunu, her insan’ın, hatta ateist, putperest kabul edilenlerin bile, bir ‘tanrısı’ olması gerektiği için vardır. Zira tanrısız, insan denen beşer, bu evrende çıplak ve de bütün bütün yapayalnız kalacaktır. O nedenle de esasen, insan tanrısından, tanrı da insandan arî değildir.
            Ve kabul etmek gerekirse de, Tarih öncesi Türklerinin ‘Gök Tanrısıyla’ dinler tarihine resmedilenden başlamak üzere, yeryüzünde varit olan bütün dinler bağlamında da en büyük günah ve şerefsizlik, asal olan bu Âdemi gerçeği yok sayarak, kendisi gibi düşünmeyenleri kâfir ilan ederek aşağılamaktır.
            Unutulmamalıdır ki ilk yaratılışlarında, Âdemi tefekkürle birlikte, bütün insanlar, kırmızı veya beyaz, acı veya tatlı, erkek veya dişi, cismanî veya ruhanî vb. tek bir yaratıcıya, öyle veya böyle varmış veya da eninde sonunda varacaklardır. İşte iman dediğimiz de aslında budur. Bu da varit olan hiçbir dinin tek başına inisiyatifinde tutabileceği bir husus değil, aksine Âdemî evrensel bir gerçektir. Laik veya seküler nasıl kabul edilirse, güncel yaşamında diğerlerinin dini inançlarının pazarlamasını yapmadan, onuruyla ve kendi tanrısıyla aracısız yaşamak istemek de, asla kâfir olmak demek değildir.

            Anti milli hedefinin yanında, çocuksu ve ilkel olan bu safsataları bir kenara bırakıp, yol yakınken ve de yok edilmeden önce, seküler gerçeğimizle bir an önce yüzleşmek ise erdemlilik ve akılcılıktır, Âdemoğlunu birey yapan da işte aslında bu akil davranışıdır. Büyük devletlerse buna göre yaşadıkları için büyük olmuşlardır. Yani dinle devleti asla bir araya getirmemiş, her zaman LAİK kalarak büyümesini bilmişlerdir.

            Bir de bu doğruları, kutsal ikilinin (İnsan-Tanrı) arasına giren üçüncülerin, kutsal ikilinin sırtından sağladığı dini rant bağlamında ele alırsanız, insanoğlu tarihinin, bırakalım antitezini de, en büyük şerefsizliğiyle karşı karşıya olduğunuzu da itiraf etmek zorunda kalırsınız. O zaman da, bu kirli rant’ı alışkanlık ve hayat felsefesi olarak kabul eden harami kafalıların, neden böylesi - ömür boyu aylık gelir - avantalarını, fetvaya dayalı anayasal sistemlerle pekiştirmek ve garanti altına almak temayülünde olduklarını da anlıyorsunuzdur herhalde.
            Yeni Osmanlı ümmet kültürünü, AKP eliyle yeni devlet anayasasına dönüştürürken, bunu topluma da yedirmek bağlamında, neden türlü manevralar yapıldığı, halk kitlelerinin sanal ama bölücü Demokrasi masallarıyla nasıl uyutulduğu, bir kere daha anlam kazanıyor da olmalıdır herhalde o zaman. Bunların, Kissinger zihniyetli Amerikalı sahiplerinin de, bu yeni ve yumuşak İslamî anayasadan(!) dolayısıyla nasıl hoşnut(!) olabileceğini de, tahmin edebiliyor olmalısınız aynı zamanda.

            Eğer bütün bu varsayımlar tutuyorsa, mesele yok. O zaman da artık millet halinde uyanmışız ve milli reaksiyona, yeni revizyonlara da hazır hale gelmişiz demektir. Öyle değil mi? O halde bize takılmaya hazırlanan prangaları da sahiplerinin kafalarına çarpacağımız günler de yakın olmalı o zaman, ne dersiniz?

            Genel çözüm önerimiz ise sadece, İstiklâl harbi döneminde Kuvayi Milliyecilerin önce kendi içlerinde ki pesimist ve pasifistlerden arınmakla işe başladıklarını anımsatmak olacaktır. Bundan daha iyi bir reçete de olabilir mi?
            Hem de, Henry Kissinger adında, eski Amerikan devlet adamlarından, şişirilmiş bir insan müsveddesinin; “Biz Amerika olarak neden çok güçlüyüz, biliyor musunuz? Bizler, aramızdaki vatan hainlerini hemen öldürürüz! Dünyanın diğer birçok ülkesindeki vatan hainlerini ise kahramana dönüştürerek, ülkelerinde önemli mevkilere getiririz!" diyen sömürgeci Amerikan zihniyetini, dünya vatandaşlarının suratlarına, sanal gücünün(!) böylesi küstah da yaptığı ve karşısındakini adam yerine koymayan bir asosyal siyasinin, bangır bangır çarptığı bir âlemde.

            Bu çarpığın bilemediyse, güçlü Amerikası(!) ilk havarileri olan Avrupalı asosyallerin, daha hayallerinde bile kurulmaya başlamadan çooook öncelerinden beri, sayısız dünya imparatorlukları kurmuş Türk’ün, binlerce yıllık şerefli tarihinde, bunu hep yaptığı ama düşmanlarının şerefsizlerini de asla adamdan saymadığıydı.

                                                                                             



            2.8.2012 tarihli Sözcü gazetesinde yayınlanan aşağıda ki resmin bana göre açıklaması:

            Anlaşılan köşeye sıkışan ve sabrı da taşan Yahudi lobisinin, sonunda Obama’nın münasip bir yerine parmağı geçirip, bizim Erdoğan’a göstersin diye de eline sopayı verdiği, onun da bunu yaptığı anlaşılıyor.

         Bu hareketi, Türk Ulusuna karşı yapılmış bir aşağılama eylemi olarak asla göremiyorum. Çünkü bunun aksi, Obama kıptisinin kişisel otonomisini çok aşmış olurdu. Ama ne yazık ki, - Türkiye Cumhuriyeti’ni tenzih ederek - Başbakanın(!) veya BOP’ un büyük eşbaşkanının(!) kişisel olarak alması gereken bir durum daha(!) ortaya çıkmıştır. Ve ilerde çok uluslu sahnelerde güldürü tuluatı oluşturacak olaylar(!) dosyası da, bizim eşbaşkan(!) adına giderek, artık bayağı da kabarmaya başlamıştır.
         İşte belki de asıl utanmamız gereken durum budur veya devşirme olduğundan ciddiye alınmayan bir hükümetimiz olduğu için ya da bu belanın başımıza silahla değil, bizatihen kendi karar özürlü aymazlarımızın oylarıyla geldiği sebebiyle, belki de daha fazla utanç duymalıyız. Ne dersiniz? Yoksa Reuters’in ısırmayan köpeği de olduğumuz için mi utanalım. Hangi biri, hangi biri! Seçim sizindir artık. Hadi gel de şimdi yine bizim sevgili(!) kararsızların kulağını çınlatma(!).

         Ve sopanı yesinler senin Obama emi! Hani elinden ziyade, onun daha da yakışacağı yerin de aklımıza geliyor ama...



                                                                                                                                 
                                                                                                                    Serendip Altındal