10 Temmuz 2019 Çarşamba

İTİDAL VE LİYAKAT..


            Türkiye’nin Ortadoğu’da gölge boksuna devamla, Amerikan güdümlü Peşmerge durumuna giderek getiriliyor olması, milli güvenlik perspektifiyle de hiç güven vermiyor. Nitekim önce Suriye sonra da Libya da başlayan meşru ve milli yapılanmalarda yürütülen askeri ve istihbarî müdahaleler, her şeyden önce iktidar Partisinin değil; ama ülkemizin bir milli sorunudur.

            Aynı bağlamda Suriye’de ÖSO yaftalı Milli Hükümet karşıtları desteklenirken, Libya’ da ulusalcı Hafter güçlerinin destekleniyor olması. İnsana bizim Hükümet sahiden oralarda neler yapıyor ya da yaptığını sanıyor veya yapmak istediğini gerçekten biliyor mu, sorusunu sorduruyor. 

            Çünkü her noktadan ülkemiz yalnızlığa terkedilip aynı bileşkede ise terörist Devlet yaftası ile de mevcut Hükümet vasıtasıyla hızla yol alırken yakında kendi karasularımızda ve Kıbrıs’ta hiçbir söz hakkımızın kalmayacağı günlere doğru adım adım yaklaşıyoruz. Yakında gaz arama gemilerimizin başına da havadan bir şeyler yağarsa kime müracaat edeceğimizi bile bilmiyoruz.

            Öyle ki bırakın karasularımızın altını, kendi sahillerimizde bile denize ayağımızı sokarken birilerinden müsaade almak zorunda kalırsak şaşırmayalım. Esasen kendi sahillerimizde bile sahil mafyası ve birtakım başıbozuklar yüzünden, tatil yörelerinde tek başına tatil yapmak, denize girmek bile bir mesele olmuşken mesela 2 çocuklu normal gelirli bir ailenin bile tatil yerinde denizi arkasına alıp selfie çekmekle yetinmekten ve komşularına işte burada tatil yaptık demekten başka da çaresi kalmıyor. 

            Bu arada USA’nın niyeti sahiden de kötü, aslında s-400’lere karşı çıkmasının tek nedeni, Türkiye’ye muhtemelen yapmayı düşündüğü hava baskınının, Suriye de olduğu gibi akamete uğramasıdır. En azından ve hiç olmazsa ancak önceden ilan edilmiş bir savaş durumunda füzelerin devreye sokulmasını sağlayarak, ani baskın opsiyonunu kendine saklamak istiyordur herhalde. Her neyse biz dolmuşa gelmeyelim de.

            Hırsızıyla, terörist ve bölücüsüyle pazarlık yapan Devlete Devlet denmez. O halde Türkiye Cumhuriyeti’nin de Devlet kalabilmesi için bütün siyasa suçlularının da sırası geldiğinde Devlet katında istisnasız hesap vermeleri mecburiyeti vardır. Öyleyse sabıkalı siyasilerin şimdiden ve hiç vakit kaybetmeden kendilerini bu geleceğe göre ayarlamaları veya güvenilir menfez yolları aramaları, menfaatleri icabıdır.

            Yandaş medya Çin’deki Uygur Türklerinin çakma çileli yaşamlarını büyük başlık yaparak emperyalist Dünyanın yanında yer alırken, Başkanlarının, Çin Devlet Başkanına Uygurların mutluluğundan söz ederek, aslında bir doğruya da işaret etmesi, kendisi için olumlu olurken, ikircikli tutumu yine yandaşlarda kafa karışıklığı yarattı.

            Bir zamanlar Atatürk’ün ön tensibi ve İnönü’nün 27 yıllık bir Devlet yönetiminden – ki CHP bir parti değil, fırka amblemli bir Devlet Kurumuydu aslında – İnönü’nün seçim kanununu da değiştirerek tensibi seçim yolunu açması sonunda bir Menderes’i de gördü bu ülke.  Şimdi bir iki alıntıyla o döneme de uzanalım ve en büyük başarısının aslında hatası olduğunu kendisi de kabul eden rahmetli İnönü’nün bitmeyen çilesine bir göz atalım.

§ «Ak saçlı bir General; Milli Şef unvanını senelerce üzerinde taşımış bir insan, devlet idaresi mesuliyetini bunca yıllar tek başına omuzlarında taşımak mesuliyetinden kaçınmamış, ürkmemiş, hatta bunu yaparken; kendi kanaatlerine göre vatandaş hak ve hürriyetlerini haciz altına almak cüret ve cesaretini göstermiş, bu mesuliyeti dahi üzerine almış bir insan; 1946 seçimlerini yapmış bir insan, Tek Parti idaresinin kahramanı ve şampiyonu olarak kendisini tanıtmış bir insan, bugün karşımıza çıkıyor: Büyük mücadelelerle bugünkü demokratik inkılâbı bugünkü hak ve hürriyet rejimini, bugünkü hukuk devletini tahakkuk ettiren bir Partinin karşısında, vatandaş hak ve hürriyetlerinin müdafii kesiliyor! Hayatının bir kısmını muharebe meydanlarında geçirmiş, yaşlanmış, ak pak olmuş bir zatın, böyle bir derekeye düşmüş olması, hakikaten elem vericidir...»
«Dünkü diktatörün, bugün huzurunuza çıkarak, vatandaş hak ve hürriyetlerinin müdafii vazifesini üzerine alması gülünçtür, İşte bir taraftan da gülünç olan böyle bir sahnenin karşısında bulunmaktayım arkadaşlar!»
«Anlaşılıyor ki, zaman gelmiştir. Anlaşılıyor ki. Kader konuşuyor. Anlaşılıyor ki, Kader hükmünü vermek üzeredir!»
«Biz, millet iradesiyle geldik. Bundan şüphe yok! Bir İçtimaî ve siyasî cereyan, sili hurûşan (coşkun sel) halinde gelir, eskiyi yıkar. Eski yıkıntının bekası, bakiyyetüs-sûyûfu (kılıç artığı) kendisini yenen silâhın ne olduğuna, yattığı yerden bakar. Onu elde edip tekrar varlığını devam ettirmek yollarını arar. Yattığı yerden görüp de elde etmek istediği silâh, hak ve hürriyet silâhıdır. Bunu sizlerden almak istiyorlar. Sizler, hak ve hürriyet silâhını, hak ve hürriyet bayrağını elinizden başkalarına kaptıracak bir teşekkül değilsiniz arkadaşlar «Muhterem arkadaşlar! Bir sözlü soru münasebetiyle benim adımdan, mesul Bakanlar muhtelif şekillerde bahsettiler. Demokrasilerde, hükümetlerden istihzah (soru) yapıldığı görülür. Fakat hükümetlerin muhalefet Partisi liderlerini, halk efkârında olduğu kadar, Meclis kürsüsünde de mesuliyetsiz, ölçüsüz olarak itham ettikleri görülmez. Biz, kanunlara göre hakkımız olan bir vazifeyi yaparken, kanunların teminatı altında bulunduğumuzu zannederken tecavüze uğradık. Bu tecavüze karşı kanundan beklemeye hakkımız olan himayeyi görmedik. Bizim hükümet bize bunu reva görüyor...»
<Arkadaşlar! Bu memlekette zulüm yoktur. Bu memlekette zulüm devri ismet Paşa ile onun iktidardan düşmesiyle kapanmıştır!»
<Alacaksınız hepsinin cevabını. Ebediyete kadar!  Arkadaşlar, bir adamın kendi ihtirasıyla, memlekette bir mülkiyet iddiasıyla ortaya çıkıp da bu memleketin istikbalini köreltmeye çalışmasına imkân ve ihtimal mevcut değildir...» (Menderes’in meclis konuşmalarından)

Menderes, hem de İnönü gibi Atatürk’ün ardından hiç gönüllüsü olmadığı halde; ama ikinci adam olduğu için üstlenmek zorunda kaldığı Milli Şefliği, 27 yıl şaibesiz ve kusursuz yürüten, kendi iktidar varlığını bile borçlu olduğu bir Saygın Devlet büyüğüne karşı bu tutarsız, hezeyan ve kin dolu hitabetiyle aslında kendi kaderini noktalamıştı.

Çünkü halkın hürriyetini gasp eden bir diktatör olarak betimlediği insan 27 yıllık meşru tek milli Şef iktidarını, kendi eliyle çok Partili sisteme teslim eden emsalsiz bir Devlet lideriydi. Ve bu nasıl bir diktatördü? Dış ülkelerdeki sayısız aydın ve liderlerin ve Dünyanın en ciddi basın kuruluşları tarafından da takdirle onore edilerek anılan bir insanın, siyasi muhatabı bile olabilmenin belki de şaşkınlığını taşıyordu muhtemel Menderes.

Belki de bu şaşkınlığı, savrukluğu kendisine bağışlanırdı da. Lakin öyle olmadı. İnönü’ye kalsa asılmazdı da asla. Ne var ki kendisinin de söylediği gibi artık onu İnönü bile kurtaramazdı.

§     «Vaktiyle Başbakan, benim “deham, irşadımla memleketi ihya ediyor” diye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bana hitap ederdi. Yazardı. Ben bunların hiç birisine asla iltifat etmezdim. Zulüm yapan adam ise, dalkavuğa muhtaçtır ve dalkavuğa itibar eder.
Büyük Millet Meclisinin karşısında nasıl konuşulacağını bilirim. Ve hiçbir zaman Büyük Millet Meclisine, Başbakan gibi hitap etmek seviyesine düşmem».
«Arkadaşlar, ben İzmir'deki nutkumda zulme misal olarak, muayyen bir konuyu söyledim: Demokratik bir rejimde muhalefet Partisi hususî bir kanun tehdidi altında yaşarsa, zulüm vardır demektir dedim. Söylesin Başbakan, muhalefet Partisi aleyhine hususî bir kanun çıkarmak, bununla muhalefeti bertaraf etmek teşebbüsü var mıdır? Bu teşebbüs yürürlükte midir? Bu teşebbüs çıkacak mıdır? Söylesin».
«Sözlerinde Başbakan, benim yaptığım zulümlerden bahsediyor. Benim yaptığım zulümlere dair söylediklerinin hepsi yalandır. Hepsi iftiradır.
«Başbakan âdeti olduğu üzere, bir tez tertip eder. Bunu bana veya muhalefet Partisine mal eder. Sonra onunla mücadele eder. Şimdi öteden beri söylediği bir sözü burada tekrar edeyim: Biz, milleti yalnız biz idare ederiz, bizden başkası idare edemez kanaatini taşıyormuşuz. Bu sadece bir iftiradır. Eğer hakikaten buna inanıyorsa, bu yanlış telâkkiden kendisini tedavi etsin...»
«Gerek şahsı gerek Partisi bu memleketi idare etmek için tek mercidir, tek ehliyet sahibidir kanaatinde olan insanlar, ellerinde bulunan kudret ile mücadele ederler, içinde bulundukları devri tekemmül ettirerek bu hale getirirler mi?»
«C.H.P. Cumhuriyet devrinde yaptığı ıslahatın bir sonuncusu olarak. Bu memleketin idaresini demokratik tekâmüle (evrime) mazhar etmiştir».
«Biz, memlekette ıstırabın, şikâyetin ifadesiyiz».
«Başbakanın zihninden geçen, tekrar Tek Parti devrine dönmektir!»
«Bu hükümet, çok teessüf ediyorum ki, iktidar Partisi içinde bulunan ifrat zümresinin içindedir ve başındadır...»  (İnönü’nün Meclis Konuşmalarından)

Yukarıda, iki büyük cihan Savaşı ve tarihte emsali olmayan bir Kurtuluş Savaşını, arkasında bırakan ötesinde de İstiklal Savaşı veren bir ülkenin, Dünya genelinde Devlet olmasını da sağlayan Lozan savaşının da galibi, kocaman; ama basit bir tevazu adamıydı İnönü.

Menderesin uçuk, kaçık, isterik ve ihtirastan, maksadını aşmış Parlamento seviyesinin dışında kalan – ki bugünkü meclisin acınası haline ne kadar oturuyor- ifadelerine itidalli, sabırlı, olgun bir büyük Devlet adamı olarak, Parlamento diliyle ve asla polemiğe girmeden verdiği cevaplardan da ikili arasındaki uçurum fark daha iyi anlaşılıyor.

Ve Atatürk’ün milletine neden ‘benden sonra İnönü’nün peşinden gidin’ dediğini daha iyi anlatıyor herhalde bu ifadeler. Yani İnönü’nün itidal ve olgun Devlet adamlığının sadece üçte biri Menderes’te olsaydı herhalde asılmasına da gerek kalmazdı. Yani kendi etti kendi buldu sonunda. Daha ne söylenebilir ki.

İşte kadir bilmez ve ahde vefasızların sonu hep böyle olmuş ve her zaman da böyle olmaya devam edecektir. Bilinsin ki şayet Atatürk ve İnönü diktatör olsalardı, 27 yılda Menderes gibilerinin alayı, cümlesiyle ki buna irtica da dâhil olmak üzere, bu ülkeden ebediyen kazınır ve tarihin mezarlığında yok olurlardı.

Ne ki her şerde bir hayır vardır. DP’ler, AKP’ler ve diğer ibretlikler yeni nesillerimizi değişik varyasyonlarla eğitiyorlar sadece, onlara tecrübe kazandırıyorlar. Böylece geleceğimiz eğitimli kuşaklarla daha bir güven kazanıyor herhalde. Menderes’in bilmediği veya bilmek istemediği; CHP’nin DP gibi sıradan bir Parti olmadığı, bizatihi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kadim varlığından sorumlu Partiler üstü bir Devlet kurumu olduğuydu.

Aslında bu cehaleti veya gafleti kendi sonunu da getiren nedendi. Hâlbuki her konuşmasını çılgınca ve isterik alkışlarla teşyi eden partililer müsait olan ruhsal yapısını gaza getirmeselerdi, adamın sonu belki de böyle olmayacaktı. İşte bir öğreti daha çıktı ortaya. Tabii anlayacak olanlar için. Demek oluyor ki çevrendeki menfaatçi dalkavukların gazına da fazla gelmeyeceksin.

Demek ki Devlet gücünü eline geçiren bir muktedir. Devlet idaresini bir kıraathane vs. patronluğu ile eş tutarsa, sonunda idam edilme riskini bile taşıyor demektir. Bir başka deyişle de top yerde kalmaz oyun bitene kadar. Bir anda dönüp kendi kalene de girer. Oyunun kurallarına, dengeli ve itidalli bir taktiğe, oyun bitene kadar disiplinle uymak, rakip kim olursa olsun en azından hezimete uğramanın da önüne geçer,

Buraya kadar anlatılanlardan, seçmenin kültür seviyesinin, adayın itidalini, liyakatini bir demagog popülistten ayırabilen en büyük etken olduğu, bir kere daha ortaya çıkmış olmuyor mu? Yoksa neydi ülkemizin arada sırada yetiştirmiş olduğu itidal ve liyakat sahibi Devlet adamlarımızın günahı…

                                                                       Serendip Altındal





3 Temmuz 2019 Çarşamba

İNKILAP ATEŞİ..


            Tamamen bir emperyalist sermayedarlığı – ki BOP Eş başkanlığından bu güne – bileşkesinde olan AKP iktidarının, Türkiye’mizin milli varlığına yönelik mental sahibi bir Hükümet olmadığı ve olamayacağı, avucunuzun vücut sağlığınızı da raporlayan berrak çizgileri kadar açık ve seçik olarak ortadadır.

     ¶     «Devletin gerçek vazifesi, sosyal kuvvetleri uzlaştırarak politikayı cemiyetin ilerleyişine çevirmektir.
Devrimler, birtakım basit sebeplerle meydana gelmiş gibi görünürse de, bunlar, birikmiş birçok kötülüklerin sonucudur. En sonunda demokrasi gelir. Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Otokrasi de diktatör yaratır.». 
«Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.
Hulâsa, bütün sorumlulukların altında, beşer tabiatı gizlidir..,» (Eflatun – Devlet)

      Yukarıda Eflatun’un 2500 yıllık ‘Devlet’ adlı eserindeki öğretilerine bakınca, emperyalizmden, sosyalizmden henüz bahsediliyor olmasa da, tespitlerin güncelimize ne kadar uyduğu açıkça görülüyor. Esasen Türk Etrüsk uygarlığı üstünde kurulan ve Latinlerin biricik gurur kaynağı olan Roma/Bizans İmparatorluğunun, Etrüsk uygarlığını özüne mal ederek nerelere geldiğini hep biliyoruz.

      Öyleyse, Eflatun ve dönem filozoflarının kendilerini yönlendiren kaynakların aslında çook daha öncelerden ve kimlerden(!) alındığına veya alınmış olabileceğine de empati oluşturmaya bilmem gerek var mı?

      O halde böyle muhteşem bir tasavvufi derinliğe sahip yüce bir ulusun bugünkü çocukları, neden acaba kendi ulusal kimliklerine yakışır Hükümetleri başlarına getiremezler. Sebep sadece yarıda kesilen Köy Enstitüleri eğitimi midir? Ve bütün başarı Atatürk’ün inkılap ateşinin yandığı, 1920-1938 arası 18 yıllık bir süreçte mi kalacaktır sadece.

      1938-1950 arasını da İnönü ve çoğunluğu kültürlü, dirayetli, liyakatli vekilleriyle dolu Hükümet meclisleriyle yok sayamayız; ama ne yazık ki o dönemin de, Atatürk’lü yıllarının inkılapçı ve devrimcilik ruhu yokluğunu veya yorgunluğunu yadsıyamayız. Velhasıl o ateşe yeni bir körük lazımdır şimdi. Ekremler ise yoldalar, ne ki henüz kıvılcım halindeler. Ve bakalım ne zaman alevlere dönüşecekler.

      Hele bugün Demokrasi diyerek, aslında kokokrasi tramvayını kastedenler, aslında milli ve çağdaş eğitimden nasibini alamamış olan kara cahillerdir. Çünkü bırakın çok daha gerilerini, 2500 yıl öncesinin mentali bile bunların asla uzanamayacakları bir zirvede durmaktadır. Ne var ki biz yine buraya not alalım da belki birilerine fayda sağlar diye düşündük. Malum biz Türk’üz ve her şeyden önce de adil, herkese eşit, iyi niyetli ve geniş yürekliyiz.

      Okumuş veya okumamış olmak adamı ne dahi ne de ahmak yapar. Çünkü bu ayrı bir husustur. Lakin ulusal eğitimden katre nasip alamamaksa, gerçek vatandaş kimliğinden yoksun kalmak demektir. Öyleyse hadi gelin de AKP iktidarı ile menfaat yoldaşlarına milli deyin bakalım şimdi. Herkesi de kendileri gibi vatansız liberal veya dünya vatandaşı yapma gayreti içinde ne maksatla oldukları, böylece daha iyi anlaşılır olur.

      Bakmayın siz milli yaftalı ayak oyunlarına, çakma milliyetçi hezeyanlarına, yakmayan ateşlerine. Asıl niyet, terörist başlıklı bir İslamiyet’i ön plana taşıyarak, aslı Ehli Beyt (sosyal adalet) olan gerçek İslam’ı sonunda yörüngesinden çıkartıp emperyalist güdümüne veya daha doğrusu Vatikan denetimine sokmaktır.

      Bu işin sonunda da, Türkiye Cumhuriyetinin kadim İslam bağını da koparıp, bir eyaletler manzumesi kampus Devlete dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. İşte G20’ler denilen Dünya artistleri film setinde buluşan artistlerin ele aldığı senaryolar da, bunlardır esasen.

      O zaman AKP misyonu gerçek anlamda tamamlanmış olacaktır. Şayet buna inanmıyorsanız, o zaman hala içerde çile dolduran çakma Ergenekon mahkûmlarını neden soruşturamıyor, haklarını araştıramıyorsunuz. Ama ‘Çok güzel şeyler olacak’ demeyi biliyorsunuz! Öyle ya Ergenekon’un büyük bir yalan olduğu çıkmadı mı ortaya ve pasifize edildikleri için, kendilerine artık her nedense korku veremeyecek bazı mağdurlar, hem de ballı tazminatlarla çoktan özgür kalmadılar mı?


      Çin’in yeni İpek Yolu projesi AB’nin de gözünü kamaştırıyor. Lakin hiç unutmayalım ki Türkiye’mizin her iki taraf için de vazgeçilemez olan jeopolitiği, herkes için hayati önem taşıyor. İşte tam da bu noktada ülkemizin başında 1923-1938 döneminde olduğu gibi liyakatli, kültürlü, gerçek aydın ve Atatürk inkılapçısı bir Devlet kadrosuna ihtiyacımız hiç olmadığı kadar fazladır.

      Yani AKP iktidarı artık tarih olmak zorundadır. Ki bu belki de son ve hayati fırsatı da kaçırmış olmayalım. İstiklal Harbi ve Cumhuriyetle son bulan Atatürk inkılabından sonra, yakın tarihte yaptığımız en isabetli iş, ikinci Dünya Savaşına girmemek oldu. Ki bunun için de İnönü’ye minnet borcumuz vardır. Şayet başarabilirsek üçüncü en büyük işimiz de ‘yeni İpek Yolu Projesinin’ içinde tam aktif ortak olarak yer almak olacaktır.


      O halde bırakalım biran önce AB, USA paradigmalar safsatasını ve kendi işimize odaklanalım. Çünkü onların tarihte olduğu gibi yine gelecekleri yoktur. Unutmayalım ki Etrüsk Türk İmparatorluğunun ihtişamlı uygarlığına borçluydu Roma&Bizans İmparatorluğu bütün varlığını. Ne ki yine Türk eliyle tarihe gömüldüler. İşte yeni Dünya tarihi de yine Türk ’süz olamayacaktır.

      İhtiyacımız olan her şeyi, bize ortak olacak inançlı ve güvenilir dostlardan en uygun şartlarda sağlayabiliriz. Yalnız bütün mesele vizyon sahibi, Türkiye Cumhuriyeti kimliği ve bilincinde bir milli Hükümete sahip olmaktır önce. Yoksa AKP vs. gibi Partiler, aynı fasıldan bütün dernek ve cemaatler, muhteşem Türk tarihinde iz dahi bırakamayan çiçek bozukları, şark çıbanları gibi kalmışlar ve her zaman da kalacaklardır.


      F35’lerin dikine veya uzunlamasına kalkıyor, iniyor, attığını vuruyor olması bizi bağlamaz. Ne ki Cumhuriyetimizin başlangıçtan bu yana nice değerleri üstüne hala kendi bağımsız silahına sahip olamaması önce ordumuzu sonra da dolayısıyla cümlemizi bağlar.

Tavistok projeleriyle yapay zekâların peşinde koşan, dünya insanını bile çip(chip)leyerek uzaktan güdümlü robotlara dönüştürmeye kalkan ve bu işe milyarlar harcayan emperyalistin, bizatihi harp araç ve gereçlerini ne denli kendisine tam bağımlı hale getirdiği ve getireceği ise artık tartışma konusu bile yapılamaz.

      İkinci Dünya harbi döneminde değiliz ki hatta USA dan bile silah alabilesin. Hoş o dönemlerde USA’nın, hurda envanterinde gözüken araç ve gereci askeri yardım adı altında bize gazladığını, onu bile borç yazdığını gençler pek bilmez; ama Bahriye askerliğimin İskenderun’daki eğitim döneminde, Amerika’da bile tarih olmuş, bir günü dahi onarımsız geçmeyen cip(Jeep)’ler de asker öğrencilere ne şartlarda direksiyon öğretmeye çalıştığımı, ben hala hüsranla anımsarım.

      S-400’ler ise mukayeseli olarak, bana göre de alınabilecek tek caydırıcı alternatif savunma aracıdır. Lakin bunların daha da gelişmişlerinin ve çok daha caydırıcı taarruz silahlarının da tamamen bağımsız ve ordumuzun en üst seviyede kontrolünde olarak, ülkemizde imal edilmelerinin imkân dâhilinde olması da acilen gerekmektedir.

      Ki o zaman büyük askeri güce sahip bir büyük Devlet olduğumuzu da bihakkın iddia edebilelim. İşte o zaman, vaktiyle rahmetli Atatürk’ün başladığı ve hep tamamını görmek istediği bir hayali de gerçek olacaktır. Bir diğer büyük hayali de Toprak Reformu ve ülkesinde topraksız köylünün kalmamasıydı.

      Belki bu inkılap ateşini de yeni Ekremlerimiz, Kıpçaklarımız körükleyeceklerdir, kim bilir. İnsan sarrafı Atatürk, Roma Fatihi Atilla’nın torunlarının nabzını ölçerek, boşuna mı önce Karadeniz’den başlamıştı Anadolu seferine…

                                                                       Serendip Altındal




25 Haziran 2019 Salı

YENİ DEMOKRASİYE BAŞLARKEN..


            Pontus filan gibi tutarsızlıkları, yalan, yanlış ve aslını astarını bilmeden ortaya atarak kendilerine bir seçim rantı yaratacaklarını umanlara, konuyla alakasız gibi görünse de, yine de okuyarak bir şeyler öğrenebilmelerini ve aslında nelerle uğraşılması gereğini anımsatacak bir alıntıyla başlayalım isterseniz.

§          1941’de ilk şekli hazırlanan ve daha önce değindiğimiz gibi son şekli Vekâletler arası temsilcilerle Merkez Bankasının mümessilinin iştirakiyle tamamlanan, Başvekil Refik Saydam’a sunulan ilk raporda «şahsî servet vergisi, malî sahada başvurulacak en son tedbir olarak» ifade edilmişti. Varlık vergisi ise, bir şahsî servet vergisinden başka bir şey değildi. Hatta münhasıran bir sermaye vergisi bile değildi, Çünkü sermaye niteliği taşımayan varlıklar da vergiye matrah oluyordu. Fakat gene de bir «mali yüzkarası» ve bir «piç vergi» değildi.
Bu kanunun çıkışı çeşitli yankılar uyandırdı. Uygulama sırasında gene eski işimde, yani Sanayi Tetkik Heyeti Başkanlığı vazifemde bulunuyordum. Herkes gibi ben de bu uygulamanın yankılarını dinlerdim. Bir gün evime Prof. Avram Galanti Efendi geldi. O zaman İstanbul milletvekili de bulunuyordu. Uzun boylu ve o sıralarda yaşlı bulunduğu için biraz iki tarafa sarsılarak yürüyen, fakat bilgili, muhterem bir insandı. Bize kanunların en eskisi olarak kabul edilen «Hamurabi Kanunu» nu o tanıtmış, o dilimize çevirmişti. Galiba İstanbul Musevîlerinin cismanî heyetinin de başkan veya üyesiydi. Yanında, İzmir Musevîlerinin cismanî başkanı olan Baba Gomel de vardı. Söz tabiî gene varlık vergisi yakınmalarına geldi. Baba Gomel:
— Siz koyunun postunu kırkacağınıza, koyunun kendisini kesiyorsunuz! Şeklinde hoş ve pratik benzetişlerle, sermayenin zedelenmemesini savunuyordu. Kendisine düşen büyük vergiyi de tamamen ödemişti. Fakat ben işi başka bir yönden aldım:
— Galanti Efendi, dedim, siz tarihçisiniz, işi şöyle almalısınız: Biz Türkler asırlardan beri bin bir savaşta, sanayie, para ve sermaye biriktirmeye vakit bulamadık. Sizler, yani bütün azınlıklar ise bunları yaptınız. Biz sizi savaşlardan koruduk. Siz orduya asker vermediniz, Hatta birtakım yollarla vergi de vermediniz. Ticareti, sanayii, ithalat ve ihracatı, para ve sermayeyi ellerinizde topladınız.
Bu işler, bizim asırlarca döktüğümüz kanlar pahasına ve hele Tanzimat’tan sonra münhasıran siz azınlıkların ellerinde toplanan imkânları korumak için oldu. Tanzimat Fermanı bile, bizleri bu savaşlardan kurtarmak için değil, sizlerin «mal, can emniyetinizi» korumak gerekçesi ile ilân olundu. Bu bizim asırlarca dökülen kanımızla, sizin bu sefer vereceğiniz bir iki yüz milyon kâğıt liralık varlık verginizi karşılaştırırsak ve buna hatta bir «Kan Vergisi» desek, hesaplaşmamız acaba çok zalimane olur mu? Ne dersiniz? İsterseniz bizim dökülen kanlarımız ve sonu gelmez askerlik emeklerimizle, sizin şu bir avuç vergi fazlanızı karşılaştıracağımıza, sizin biriken servetlerinizle, bizim biriken kan ve askerlik haklarımızı teraziye koyarak hesaplaşalım. Eğer biz haksız çıkarsak vergileriniz silinsin. Ne dersiniz…
Avram Galanti Efendi dürüst bir bilgindi. Bizim tarihimizi de biliyordu. Baba Gomel de pratik bir iş adamıydı. Her ikisi de haykırdılar. Galanti Efendi şöyle konuştu:
«Asla. Böyle bir hesaplaşmaya gidemeyiz! Çünkü o zaman yalnız bütün malımızı, mülkümüzü değil, cemaatlarımızın bütün fertlerinin canlarını da teraziye koyarsak, biz sizin asırlık kan ve askerlik haklarınızı ödeyemeyiz. Aldığınız vergi helâl olsun. Bu vergi, senin dediğin işler teraziye dökülünce, bizim ödememiz lâzım gelenin, bir zerresi bile değildir...»
O gün aramızda konuşulan bu sözler, şu piç ve yüzkarası denilen ve töhmeti hâlâ İnönü'nün omuzlarına yükletilen varlık vergisinin, galiba en doğru değerlendirme ve hesaplaşmasıdır... (İkinci Adam C. 2 S. 235-236 Ş. S. Aydemir)
               
            Alakasız gibi görünen yukarıdaki değerlendirme; galiba hazine vergisini, sadece zaruri icat ürünü çeşitli kalemlerle, sırtında yabancı sermayenin dış borç yükünü de taşıyan vatandaştan almayı düşünen ve icra eden, yandaşının varlık vergisini ise aklına bile getirmeyen veya getiremeyen, 17 yılın AKP iktidarı ve Erdoğan’ın vergi anlayışına atılan sağlam bir tokat gibi şakladı herhalde, değil mi? Oysa aynı bağlamda Türkiye’nin nimetlerinden faydalandıkları halde Türkiye için çalışmayan bazı Musevi, yerli veya diğer azınlık işadamları da okumalıdır bu ibretlik belgeleri.


            Tükenmiş bir neslin evrakı metrukesi ya da tanrılarının duymadığı lakin rüzgârın alıp götürdüğü o menfur haykırışları yapacağına, 31 Mart’ta hakkına razı olsaydın, bu kadar fark da yemeyecek, demokrasi suçu işleyip rezil de olmayacaktın. Serde akıl olmayınca mabut neylesin ki. Oysa seçimden önce, bu defa farkın daha da büyük olacağını söylemiştik.

            31 Mart seçimini iptal ettirmekle, daha son durağa bile varmadan Demokrasi tramvayından düşmüştünüz aslında. 17 yılın seçimlerinde AKP olarak en büyük farkı yemeniz başka nasıl izah bulur acaba? Sonuçta çakma cumhur ittifakınız ile Ulusal milli ittifak karşısında daha başından itibaren sıfırlayıp, neden kaybetmeye mahkûm olduğunuzu nihayet anlayabildiniz mi bari!

            Yıllarca susuz çöllerde dolaşan, kir, pas içinde bir kova kirli suya bile hasret kalan millet, sanki bir serap gibi ortaya çıkan ve gürül gürül akan, tertemiz İmamoğlu şelalesinde, bir anda bütün kirlerinden arınıp, yeniden can bulmuş gibi hissetti kendisini. Sağ ol oğul İmamoğlu! İyiki doğurmuş o mübarek anacığın seni.

            Herhalde Erdoğan sayende bir şey daha öğrenmiştir. O da şudur: Las Vegas’ta bile bir gecede bütün servetini kumar masasında, bu kadar göstere göstere kaybetmezdi inan! Siyasa budur işte. Senelerle ve zahmetle vardığın noktadan bir gecede savrulur uçuverirsin. Adamda önce sağlam temel olması gerekir. Bu temelde farklı kriterler içerir. Karışımda şayet bir kriter bile eksik kalsa, bil ki siyasa kendisini derhal yok sayar.

            Belki de Erdoğan önüne geleni kendisine danışman yapmayıp ta politize monşerlerin(!) de arada fikirlerini sorsaydı, herhalde onlardan çok şeyler öğrenir, durumu da bu kadar çaresiz ve hüsranlı olmazdı. Şayet kalan aklını kullanmak isterse; önce Bahçeli enkazından kurtulup sonra da İmamoğlu’nun önünü tamamen açarak İstanbul’un bir Dünya metropolü vasfına uygun olarak yeniden yapılandırılmasına birlikte yardımcı olursa, belki o zaman kara kaplı defterdeki birikmiş borçlarının bir kısmının, alacak hanesine virman edilmesi mümkün olabilir.  

            İmamoğlu’na gelince: Artık bundan sonra altına girdiği sorumluluğun, vaatlerine ve güvenilir kimliğine yakışır sadakatle sapına kadar hakkını verecektir. Ve şayet vaatlerinin sadece üçte birini bile görev döneminde yerine getirebilirse, inanıyorum ki siyasa ömrü bir Cumhur reisliğine kadar ulaşabilir.

            Yoksa etrafında hemen çöplenme mevzilerini alacak olan yalakalara kapılıp, önüne açılacak tuzaklara düşerse, kendisinin de bir anda, terkedilmişlerin atıldığı bir köşeye savrulacağını ise asla unutmayacaktır. Ayrıca İstanbul’un AKP kalelerinde İmamoğlu’nun yaktığı ışığı görüp, kendi yolunu aydınlatan AKP seçmenlerine de, sonunda doğru yolu gördükleri için, ortak demokrasi yolunda teşekkür borcu vardır milletimizin.


            Bitirirken; İmamoğlu’nun yaktığı demokrasi ışığında yeni bir milli demokrasi seferberliğine çıkarken bazı vazgeçilemez değerlerimizi eski ve sararmış sayfalarından ayıklayarak yeniden anımsamadan geçmeyelim:
            Yarım kalan Atatürk Devrimini toprak reformuyla taçlandırmadan, zirai kalkınma sağlanamaz. Zirai kalkınma olmayınca da sınai kalkınmadan bahsedilemez bile. Bir de bunlara ilaveten kendi milli savunma sanayiine sahip güçlü bir ordusu olmayınca da, bir büyük Dünya Devleti asla olunamaz.

            Ve o zamanda büyük Devletlere biat ederek veya sömürge olarak, talimatlarıyla yaşamak durumu kendiliğinden hâsıl olur. Hoş bu durumdan, avanta sağlayan bazı ihanet çevreleri mutlu olsa da, ulus Devlet milletiyle birlikte giderek tarihten silinir. Böyle bir çerçevede ise karar artık ulus-milletindir.

            Demek ki her şeyin başı önce zirai kalkınmadır. Öyleyse aşağıda ki Atatürk’ün buyruklarını, İmamoğlu bileşkesiyle bütün genç ve milli demokratlarımız kulaklarına küpe yapmalı ve bu ideallerin doğrultusunda imanla yürümelidirler.

            §          «Millî ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki ziraatta kalkınmamıza büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yapılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada ermeyi kolaylaştıracaktır. Fakat etütlere dayanan bir ziraat siyaseti tespit etmek lâzımdır. Onun için de her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği bir ziraat rejimi kurmak icap eder...» (Atatürk - 1.3.1922 3 Meclis açılış nutkundan)

                                                                                   Serendip Altındal



15 Haziran 2019 Cumartesi

BEYANLARA AYAR..


            2 yıl kadar sağlık nedenleriyle siyasadan uzak kalan Baykal, sanki ilk günlerdeki gibi taze bir dimağ ile yine vatandaşların karşısına çıktı. Ve derhal bıraktığı noktadan, ülkesinin aymaz siyasilerine, tekrar yakın tarihle karışık bir Demokrasi dersi vermeye başladı.

            Söyleşide Baykal’ın, İnönü’nün, 27 yılın tek Parti lideriyken, emsalsiz bir özveriyle tek partili; ama partiler üstü, asla diktatör olmayan bir milli Şef rejimini, çok partili bir demokratik düzene geçirmiş olduğu ve o zamana kadar da rakipsiz olan CHP iktidarını, DP’ye kendi eliyle devredişinin tarihi değerinin ötesinde, Dünya siyasi tarihinde de emsali olmayan bir zafer olduğu mealinde sözleri, noktası, virgülüyle büyük ustanın ağzından dökülürken, kulaklarımızın 17 yıllık pası da silindi.

            Aslında bu sözler son günlerde siyasi güncelimizde oluşan büyük siyasal değerler ve kalite boşluğunu da pozitif anlamda doldurmuştur. Baykal’ın tespit ve tarihsel beyanlarından anladığımıza göre, şayet sağlam bir Devletçilikle (İnönü dönemi gibi) 2002 den bu güne kadar yürünmüş olsaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak çok farklı ve kıskanılacak bir noktada olacaktık.

            Çünkü milli sanayi kalkınması adına konjonktürel çok müsait bir dönemi, savurganlık ve sadece safahatla geçirdik. Cumhuriyetimizin ilk dönemindeki denk bütçeden, bugün milli kaynaklarımızı yok ederken, dış borçların tarihimizin rekorlarını kırdığı ve gelecek nesillerimizin hayatlarını karartacak bir bütçeyi ülkeye miras bırakacak olan bir iktidarın, el değiştireceği günlere hızla yaklaşıyoruz. İşte bize bu savurganlığın tescilini yaptıran ve bu ilhamı veren Baykal’a, teşekkürü bir borç biliyoruz.

            Ayrıca büyük ustanın, bugünkü harabiyetin mimarı olan iktidara bile kesin bir tavır koymadan, sadece yumuşak bir üslupla ders verirken de iktidarı sanki yok sayması, izleyicide siyasal bir ustalık bağlamında da ayrı bir takdir dalgası yarattı. Netice de Baykal’lı program, başlığında da belirtildiği gibi gerçekten tarihi bir program olmuştu. Öyle ki Baykal ‘sız geçen bir 17 yıl aslında Türk siyasası adına telafisiz bir kayıptır.

            !7 yılın iktidarı bu kayıp yıllar içinde dış Politikayı öyle bir içinden çıkılmaz hale getirdi ki, kafası iyice karışan vatandaş, alakasızca çapraz meselelerle uğraşırken, varlığını teslim ettiği haramilerin ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiğinin farkına bile varamadı. Yani kendisini yönetenler bütün bu kargaşayı yaratırken, sadece ballı ganimeti çaktırmadan kaldırabilmek için iktidar ömürlerini uzatma gayreti içindeydiler. Yoksa Devlet, mevlet hikâyeydi anlayacağınız. Yani onların millet kavramı olmadığı gibi Devlet kavramları da yoktu aslında.

            İmamoğlu fırsatıyla da şapkaları düştü kelleri çıktı ortaya ve yenir yutulur tarafları da kalmadı artık. Baykal’ı izledikten sonra da kendi kendime bir daha düşündüm ve bütün hayat tecrübeme rağmen bir kere daha inandım ki, çok güzel şeyler, çok iyi insanlarla tecelli bulmuş, bulur ve bulacaktır ancak. Yoksa kendimizi yine aldatmış olurduk.


            Birincisinde bizi de harbe sürükleyip, harp mağlubu olarak Sevr muahedesiyle yüzleşmemizi sağlayan, sonra da neden olduğu ikinci Cihan savaşında da mağlupları oynayan Almanya’dır sonuçta. Buna rağmen sosyal ve milli kalkınma doğrularında, iki Dünya harbi mağlubu olarak enkazların altından dimdik ayağa dikilerek, yine lider Devletler safında yer alan Almanya’dır aslında örnek almamız gereken Devlet de. Lakin Türk ruhuna ve ordu-milli özeğine de sahip bir Almanya bileşkesi olursa ancak.


            Çünkü hem de 23 yıl arayla iki Dünya harbinin hem de mağlup safta olmakla çok daha ağırlaşan yükünün altından, kısa zamanda tekrar dimdik ayağa kalkarak, yeniden en güçlü Dünya Devletleri arasında baş sıralara yükselmek öyle her ülkenin başarabileceği iş değildir.

            Ne ki 1’ci Cihan harbi mağluplarından olan bitmiş bir Osmanlı’dan da, dimdik bir Türkiye Cumhuriyeti çıkaran Atatürk’ün liderliğini, kendisinden sonra devralan bir İnönü’nün başarılı, özgün milli Şefliği olmasaydı ne olurdu? Ve yine Almanya (Hitler) yüzünden tekrar girmek zorunda kalabileceğimiz yeni bir Dünya savaşı sonrasında da, zorunlu bir ittifak mağlubu olarak, körpe ve de artık Atatürk’süz Cumhuriyetimizin başına neler gelebilirdi acaba? Düşünmek bile istemiyorum. Sadece İnönü’ye medyunu şükran olmak gereğini biliyorum. İyi ki Atatürk’ün bir de can dostu İsmet’i vardı.

            Nitekim başımıza gelebilecek kâbustan, Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ düsturuna noktasına kadar sadık kalan milli Şef İnönü sayesinde kurtulmuş olduk. Ayrıca İnönü’nün başarısında, İstiklal döneminin kadim dostu ve destekçisi yakın komşumuz Rusya ile de saldırmazlık paktının devamda oluşu, yıpratıcı değil; ama yapıcı bir faktör olmuştu kuşkusuz.

            Milli beka politikası her şeyin önünde ve üstündedir. Ancak ondan sonra diğer politikalar gelir. Müttefikim dediğin şayet seni saymıyor, adam yerine koymuyor, salt kendi menfaatleri doğrultusunda takılıyorsa, milli menfaatlerin ve bekan bağlamında en doğru ve isabetli kararları alman, elbette vazgeçilmezin olur. Ki bunlara S-400’ler, milli silah sanayin filan da dâhildir.

            Yani müttefik yaftalı, gerçekte ise düşmanın, şayet bu alışverişten korkuyor, sana engel olmaya çalışıyorsa, doğru yoldasın demektir aslında. Ve sonuna kadar da o yolda yürümelisindir artık. Dolayısıyla da milli muhalefet sözcüleri, şayet vatandaşlarını ikna etmek istiyorlarsa, her şeyden önce beyanlarına, milli bekamız bağlamında ayar çekmek zorundadırlar.

            Son sözü de güncelin en taze İmamoğlu, Binali buluşmasına ayıralım: Hakkında Binali ile öncelere dayanan bir dostluğu olduğu söylenen konuşmacıların moderatörö, acaba neden Amerikancı bir kanaldan seçildi. Acaba Binali’ye soruların önceden servis edilip cevaplarının da danışmanlarca hazırlanmış olabileceği düşünülüyor mu? Bunun böyle olmayacağına ne kadar inanabiliriz. Zira iktidarın, imtihan sorularının önceden servisi konusunda da ne kadar uzman olduğu, tecrübeyle sabittir.

            Çünkü televizyonda kırılma noktasından Bahseden Erdoğan’ın sesindeki gizli istihza, akla kötü şeyler getirdi yine ve de şüphesiz. Lakin Binali nasılsa kopyayla da çuvallar. İftarlık talebe İmamoğlu’nun ise kesinlikle kopyaya ihtiyacı yoktur. Nasıl olsa yine ne söyleyeceğini bilecektir. Hatta inanırım ki Binali’nin kopyaya rağmen yanlış olacak cevaplarını bile düzeltecektir. İşte tek tesellim de budur...
           
                                                                       Serendip Altındal



10 Haziran 2019 Pazartesi

ONDAN SONRA..


            Atatürk’ün tartışılamaz Devlet adamlığının, inkılapçı, devrimci özeği ve diğer Dünya liderlerini gölgede bırakan yürekli dik duruşu, elbette salt ve tek başına fazla bir anlam ifade edemezdi. Çünkü her yiğidin, ideallerin, Devrimlerin bileşkesinde kurulmuş büyük Devletlerin başındaki liderlerin varlıklarının arkasında, analarından itibaren en az bir kadın yüreği varsa; uluslarının ikbali yoluna kurulan Devletlerin arkasında da en az bir ahde vefa sahibi Hükümet adamının parmağı vardır. 

            İşte en büyük inkılapçı, devrimci, idealist, lakin bürokratik ve doktriner bir Hükümet adamı olmayan tek adam Atatürk’ün arkasında da, Devlet düzenini, Atatürk’ün idealist, yaratıcı ve İnkılapçı ışığında, aksamadan yıllarca yürütecek bir icra organı olan İsmet İnönü vardı. İşte Atatürk’ten aldığı ortak inkılapçı ve Devrimci yolda sadakatle yürüyerek, Atatürk’ü Atatürk yapan gizli kahraman, kuşkusuz Atatürk’ün kendi ifadesiyle de İnönü’ydü.


§  «Çocuklar! Eğer Çankaya'da rahat edebiliyorsam, İsmet’in, sayesindedir».
Ve Atay şöyle devam eder:
«Bu sözü duymayan Çankaya davetlileri parmakla gösterilebilir. Mustafa Kemal ve İsmet, aralarındaki nispet daima ve ayrıca muhakeme edilmek üzere birbirlerini tamamlıyorlardı...»
Kaldı ki Atatürk, bu sözlerinin içtenliğini doğrulayan ve etrafındakilerin, her başları sıkıldıkça İsmet Paşaya başvurmalarını tavsiye eden görüş ve kanaatlarını, kendi el yazısı ile de belgelendirmiştir. Bu belgenin fotokopisini burada veriyoruz.
Bu bir vesikadır ki, yalnız Atatürk'ün İnönü'ye mutlak güvenini değil, Atatürk’le İnönü arasında ve devletin kaderine değinen her meselede olduğu gibi, hükümet ve idare işlerinde de,
müşterek prensip ve ahlâk haline gelmiş olan fikir ve ölçü birliğini de gösterir. Zaten İnönü bizim tarihimizde, bunun için İkinci Adam değil midir?
Bunlara, Yakup Kadri'nin, Atatürk'ten naklettiği şu sözleri de ekleyelim:
«—Çocuklar, ben ölürsem İsmet Paşanın peşinde gidin!
Buna benzer sözleri Atatürk'ün başka yakınlarından, hatta harimine girenlerden de dinlemişimdir.
«— Mustafa Kemal, ismet Paşayı niçin seçti?
1923’te Mustafa Kemal’in, İsmet Paşa üzerinde karar kılması için başlıca sebepler şunlardır:
 Mustafa Kemal’e karşı hususî bir rakiplik hissi olmadıktan başka, Mustafa Kemal’in otoritesine katı ihtiyaç olduğu kanaatında idi. Son derece çalışkan, ciddi bir Hükümet Adamı idi. Mustafa Kemal’in, maddî ve manevî topyekûn inşa kelimeleri ile hulâsa edebileceğimiz inkılâp davasına, en aşağı onun kadar inanmış bir Fikir Adamı idi».
«İsmet Pasa, Mustafa Kemal ve Atatürk sofrasının birincisi ve müstesnası idi Nüfuzu o kadar büyüktü ki, bugün kendisinden laubalice bahsedenlerin, İsmet Paşa sofraya gelince, ağızlarını bile açmadıkları sayısız akşamları hatırlayarak içimden gülüyorum» (İkinci Adam – Ş. S. Aydemir I C. S. 481 – 489 F.R. Atay)


            1923-1938 Cumhuriyet döneminin bir Parti rejimi olmadığı ve asla diktatör olmayan partiler üstü bir Milli Şef  (tek adam) idaresinde Devlet rejimi olduğu ise asla unutulmamalı ve bu husus başka rejimlerle de zinhar karşılaştırılmamalıdır. Bize miras kalan Osmanlı bakiyesi yok olmakta olan yarı sömürge bir Devletin enkazından, işimize yarayacak doğruları, bütün tarihi kaynaklarda da olduğu gibi ancak, dönemin yazar ve düşünürlerinden kazanabileceğimizi de bilmek mecburiyetindeyiz.

            O dönemde sayısız Devlet görevleri almış ve Dünya tarihinde iddialı bir devri başlatmış olan kadroculuğun da başını çeken bir aydın olan Ş. Süreyya Aydemir, o dönem aydınlarının en başında ve donanımlı olanlarından biridir. Bu nedenle konu Atatürk ve Cumhuriyet dönemi olunca da bu tarihin, Ş. S. Aydemir ’siz yeterli açıklığa ulaşamayacağını düşünürüm.

            Atatürk’ün vefatından sonra yerine aday gösterilenlerin hiç birisi, fütursuzca bir oldubittiyle bu görevi taşıyabilecek ne cesarette ne de istidattaydı. Bu ülkede bunlar yaşanmışken bir de bugünkülerin saygısızlığı ve küstahlığını yaşıyor olmak, inanın sıkıntıdan dudaklarımızı uçuklatıyor. Atatürk’ten sonra en kudretli aday olan İnönü bile bu göreve istekli olmamış, lakin zorunlulukla Cumhur reisi yapılmış ve iyiki de olmuştur.

            Ve ancak bu sayede körpe Cumhuriyet, Atatürk kılavuzluğunda yeni liderini yine bulmuş ve bugünlere kadar da gelebilmişti. Hatta İnönü, Cumhur reisi olmadan önce sonuna kadar çevresine, “şimdi hepimizin vazifesi, Atatürk’ün hayatını kurtarmaya çalışmaktır” yolunda talimatlar verirken, Atatürk yatağında ecelle mücadele vermekteydi…


            Esasen Mecliste 323 Mebusun, kimseye danışmadan ve hiçbir tesir altında kalmadan verdikleri gizli oyun 322 adedinin İnönü’yü tensip ettiğine (bir rey de Celal Bayar almıştı) bakıldığında, intihabın ne kadar isabetli, milli birlikçi, adil ve akılcı olduğu bir kere daha ortaya çıkar.

            Cumhuriyetimizin hangi ellere teslim edildiğini anlayabilmek üzere şayet aşağıdaki dış basın kaynaklarından da örnekler almazsak, İkinci Adama da haksızlık ve ahde vefasızlık etmiş olurduk. Esasen de bu yazı, Yüce Atatürk’ten sonra ve en fazla milli birliğe ihtiyaç duyduğumuz günlerde, utanmadan Lozan galibi İnönü’yü de karalamaya çalışanlara ithaf edilmiştir…


§  Dış âleme gelince,  Atatürk’ün ölümünün insanlık dünyasında uyandırdığı ve eşine pek rastlanmayan umumî teessür havası malumdur. Bu teessür bazen, hatta meselâ Bulgaristan’da çıkan Slovo gazetesi Başyazarı T. Kojuharofun yazdığı gibi:
«Dünya artık eskisi kadar enteresan değildir».
Denilecek kadar içten ve derindi. Ama böyle bir hava içinde, Atatürk'ün görevini devralacak insan üzerinde de dünya efkârının ayrı bir hassasiyet göstereceği şüphesizdi. İşte bu hassasiyet dünya basınında İnönü lehine ve müspet oldu. Meselâ bu konuda çıkan pek çok yazılardan şu satırları seçelim:
Yunan Proya gazetesinden:
«Dost ve müttefik komşumuz, yeni Türkiye'nin en yüksek vazife ve şeref mevkiine Kemal Atatürk'ten sonra en mümtaz şahsiyeti ittifak kararı ile çıkararak, dünyaya gösterdiği bu nadir birlikle iftihar edebilir».
«İsmet İnönü'nün, güzel faziletlerinden biri olan katı doğruluğu ve samimiliği, icap ve mantık mahsulü olan ve artık iki memleketin vicdan ve şuurunda yerleşen Türk Yunan dostluğu için kıymetli destek olmuştur.
Entransigent (Paris) İnönü'yü böyle tarif ediyor:
«Devlet adamı olarak kendini göstermiş olan büyük bir asker. Bir büyük savaş şefi, bir büyük idare adamı.,.
Paris Soir (Paris):
«Bugün Paris ve Londra neşe içindedir. Çünkü İsmet İnönü Paris ve Londra ile daima en dostane münasebetler devam ettirmiştir».
Liberte (Paris):
«Türkiye İsmet İnönü'yü seçmekle Fransa'ya çok büyük bir siyasî kiyaset dersi göstermiştir».
Katimerini’ye (Atina) göre İnönü şudur:
«Tecrübe edilmiş bir kıymet, itiraz götürmez bir kabiliyet.,,»
Estiya (Yunan):
«İsmet İnönü'nün yüksek meziyetlerinin, kendisini Atatürk'ün halefi yapan seciyesinin, geniş ve derin malumat ve bilgisinin, umumiyetle tanınmış ve teslim edilmiş olduğunu kaydetmelidir».
Zora (Sofya):
«Askerî şef ve stratej, Lozan'da siyaset adamı ve diplomat olarak zekâ ve dirayetini göstermiş olan İnönü... İnönü'nün karakterindeki ayırt edici vasfı, dürüstlüğü ve samimiyetidir».
Vremya (Belgrat):
«İnönü Atatürk’ün devamcısıdır. Atatürk'ün programından bir nokta bile değiştirilmeyecektir».
Izvestiya (Moskova):
«İsmet İnönü Türkiye Cumhur reisliğine seçilmiştir. Bu, Türkiye'nin reislik makamının, Kemal Atatürk'e halef olmaya lâyık bir adama sahip olduğunu gösterir».
D. N. B. Ajansı (Berlin):
«Alman gazeteleri İnönü'nün Atatürk'e lâyık bir halef olduğunu müttefikan kaydetmektedirler, Almanya, İsmet İnönü'yü selâmlar. Alman matbuatı onun fevkalâde enerji ve başlıca meziyetlerini kaydetmektedir.
Ordre (Paris):
«Atatürk, Türk devriminin dehası, İnönü yapıcısıydı».
Times (Londra):
«İsmet İnönü'nün şahsında azimkâr ve tecrübeli bir asker ve devlet adamı ve yirmi senedir beraber çalıştığı millî kahramanın mukadder bir halefini görmekte olan Türk Milleti, bu intihapla bu hislerini açığa vurmuştur. İnönü, yılmaz ve kökten ıslahatçı Atatürk'ün bütün manasıyla erkânıharbiye reisliğini yapmış ve bu makamda kudretli bir idareci ve geniş bir ıslahat programının tahakkukunda, Atatürk'ün başta gelen iş ortağı ve yardımcısı olmuştur...» (a.g.e. II C S. 30-33)

                                                                             Serendip Altındal