2 Haziran 2019 Pazar

ÇOK GÜZEL ŞEYLER..


            Türkiye’mizde askerliğin neredeyse sıfırlanma noktasına getirilmekte olduğu, düşündürücü olmaktan öte, provokatif bağlamda endişe vericidir de. Çünkü aynı paralelde hak edilmiş bir belediye Başkanlığı mazbatasının, verilmişken haklı sahibinden geri alınması, büyük bir kargaşa yaratıyorsa, sanki ana milli mesele buymuş gibi sıfırlanan milli askerliğin bir milli misak sorunu olduğu da arada Şeytanca boğuntuya getiriliyor demektir.

            Hele diğer yanda tam da elimizden diğer Ege adalarımız gibi sessizce kaymakta olan Kıbrıs, yeni bir 1974 şartları statüsü oluşturmaktadır. Ve bir de Akdeniz Gaz sultasının paylaşımı nedeniyle hakkımız olan yeraltı kaynaklarımız, bağırta bağırta elimizden alınıyorken, bizi ordusuz da bırakacak olan Şeytanlığın, seçim rüzgârına kapılmış milletçe ıskalanmakta olduğu ise yürekleri hoplatıyor.

            USA liderliğindeki emperyalist Batı, milli haklarımızı dahi yeni; ama daha da keskin bir SEVR mentaliyle bize çok görürken, Osmanlı’dan kalma yarı sömürgeliğimizi bile tama dönüştürme gayreti içine giriyor. Biz ise Erdoğan heyulası yapay bir Devletçilikle, büyüklük uykusunda çok güzel rüyalar görmeye devam ediyoruz.

            Bu arada USA, Batı liderliğini yeniden pekiştirmek amacıyla, korkulan Türkiye’yi, daha önceden sinsice hazırladığı işgal planı çerçevesinde kilit noktalarımıza oturttuğu elemanlarıyla yavaş yavaş kıvama getirerek büyük şovu için sonuçta, ülkemize nihai darbeyi vurmaya hazırlanıyor. Düşüncesi, ne hikmetse son günlerde ön planda sunularak böyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor.

            Ne var ki bu bir uçuk senaryodur aslında. USA bunu, nüfusunun yüzde 66 sının Türkçe konuştuğu bir Dünyada olsa olsa ancak hayal edebilir. Çünkü Türkiye gibi 82 milyonluk Asya/Avrasya tabanlı bir Dünya Devletinin, manevra nitelikli oldubitti işgali, Amerikan menşeli uçuk Savaş filmlerinde bile yer alamaz. Çünkü bu ancak güldürü filmine veya sonu bütün iştirakçiler için acıklı bitecek, yeni bir devler savaşı trajedisine dönüşebilir neticede.

            Oysa böylesi bir abartı, aslında açık ara yine kazanması gereken bir İmamoğlu, şayet yine asosyal bir keten pereye getirilipte seçimi kaybederse, endişeli ve de sindirilmiş muhalefetin fazla ses çıkarmaması amacını taşıyan yeni bir taktik olduğunu da akla getiriyor.

            Biz nasıl olsa yeni bir Belediye seçimi arifesinde ‘illaki çok güzel şeyler(!)’ yapmayı umut etmekle uğraşıyoruz. Elbet birileri için çok güzel şeylerin olacağı kesindir. Lakin içimizdeki ve dışımızdaki ÖTEKİLER hiç de bizimle aynı görüşte değiller. İşte bunu da unutmamak lazımdır. Aman dikkat edelim de bu ‘çok güzel şeyler’ yeni bir Taksim Parkı dalametresine dönüşmesin…


            Oysa bu tarz yorumların dilaltı edilip, derin bir uykuda olan İnkılap okunun, cilalanıp, parlatılarak yeniden aktif yaşama dönüştürülmesi gerekti. Yani bütün güzel şeylerin en tepe noktasında bunun olması elzemdi. Türk Milleti İnkılap rüzgârıyla yelkenlerini şişirerek önce yarım kalan Cumhuriyet Devrimini noktalamalıydı. Bundan daha güzel ve çok daha muhteşem bir şey olabilir miydi acaba Türk Ulusu için. İşte USA ve yardakçıların bir takım hayalleri varsa, bu da bizim en güzel hayalimiz olmalıydı hiç olmazsa.

            Son 17 yılda sağı solu budanan Anayasamız, yeni bir milli heyecan, şevk ve dinamizmle, 1924 Anayasası kıvamında lakin güncel tamamlamamalarıyla revize edilip milli bekanın emrine tahsis edilmelidir. Çünkü İnkılap ruhu olmazsa hiçbir Devrim de olamaz. Ya da mevcut devrim 1938 den sonra olduğu gibi uykuya dalar. Cumhuriyet Devriminin yarıda kalmasının tek nedeni, İnkılap ruhunun, Atatürk’le birlikte aramızdan ayrılmasıydı.

            Daha da hazini, bir başka ifadeyle, bu da mı başımıza gelecekti cinsindendir. Yoksa ülkemiz, ordusu sinsi bir planla tasfiye edilerek USA ve yardakçılarına silahsız teslim mi edilmektedir. Çünkü karşımızdaki güçlerin bundan başka da bir çare ve kozları yoktur. Yani güçleri tarihte hep olduğu üzere Türk Ulusunun karşısında, ancak entrikaya ve yeni Bizans oyunlarına yeter.

            Ki bu esasen geçmiş yüzyılların da Latin geleneğidir. Sonra da bu kafalar yiğitlikten, kahramanlıktan ve insan haklarından dem vurur. Ve bütün ilkeleri kendilerine mal ederler. Ve aynı bağlamda da hep içimizden işbirlikçiler aramışlar, satın almışlar ve onları bize karşı kullanmışlardır.

            Aslında hepsini geçiniz! Çünkü biz çok iyi tanırız onları demek yeterlidir. Şimdi ayni bileşkede Erdoğan ve Trump arasında, İslam payandalı, BOP çerçeveli yeni bir ittifak mı oluşturuldu yoksa. Acaba damat efendinin acil Trump ziyareti, bu ittifakın açılış parantezi miydi?

            Öyle veya böyle, altında ya da üstünde, neresinden bakılırsa bakılsın Türk Milleti her an patlamaya hazır bir cephaneliktir. Hele de ateşle yanına bile yaklaşmaya hiç gelmez. Onun içinde yılan gibi süzülüyorlar ya içimize. Ki bunun nedeni ise Türk’ün taklidi ve kopyası olmayan özeğinde gizlidir. Aslında tarih okumasını bilenler, bunun böyle olduğunu da çok iyi bilirler. Yani biz bir kere daha hatırlatmış olalım da. Arif olan anlar belki…


            Eski tüfeklerinin yeniden AKP koltuklarına davet edilmeleri veya bunlara yeniden ikbal dağıtma ihtiyacı, elbette artık yenir yutulur tarafı kalmayan AKP imajının yarattığı kaybın asgariye indirilmesi içindir. O zaman bu eski tüfeklere, Partileriyle istedikleri şartlarda yeni antlaşmalar yapmalarının da önü açılmış oluyor demektir. Ki bu da tükürdüğünü yalayan AKP’nin son aptallığı, daha doğrusu da tükenmişlik çaresizliğidir.

            Diğer bir şık da hesap günü geldiğinde Erdoğan’ın, tek sorumlu olmamak üzere eski günahkâr yoldaşlarını tekrar yanına toplayarak, sorumluluğu paylaşmak nedenli ve onları yeniden aktive ederek dikkatleri dağıtıp, yasal paradigmanın sadece kendi üstüne odaklanmasını önleme planımıdır acaba? O zaman da bu zevatın, tufaya gelmemek, açık vermemek üzere çok dikkatli olmaları gerekecektir, kendi hesaplarına.

            O halde hepsine birden söylemek gerekirse: Efendiler! Şayet iddia ettiğiniz gibi akil olsaydınız, Binali’nin sadece menfaat yandaşlarına, İmamoğlu’nun ise gerçek ve mağdur vatandaşların tümüne, yani ağırlıklı ekseriyete hitap ettiğini de anlardınız.

            Dolayısıyla da ikilinin arasındaki fark, geceyle gündüz farkıdır. Binali’nin işi artık Allaha kaldığı için şimdilerde mehdilerle filan yanyana pozlar veriyor. Bunların da bilincinde olduğunuz düşünülerek, seçim günü bütün asosyal kozlarınızı kullanacağınız da hesaplanıyor aslında. Bakalım göreceğiz.

            Ayrıca günahsız ve hakları da tarafınızdan gasp edilmiş bir adama, hiç utanıp, sıkılmadan yaptığınız karalama ve iftira operasyonlarınızla, hasmınızın oy potansiyelini kendi aleyhinize ne kadar arttırdığınız acaba o akil kafalarınızca da kabul gördü mü veya görebilir mi?

            Velhasıl bütün bilinmeyenler hakkında sorduğumuz sorular, aslında aklımızın da varlık nedenidir. O halde ortak varlığımız için yapabileceğimiz en akılcı şey, açken önümüze konan ve menşeini bilmediğimiz bir lokmayı bile yutmadan önce, sorgulamaya devam etmek değil midir?


            Bazı kamu Bankalarının yönetim kurullarına atanan eski AKP tüfeklerine bakıldığında; okumadığı veya usulen okuyup da anlamadığı Bankalar mevzuatlı belgelere sadece imza etmek üzere o ballı pozisyonlara atandıkları anlaşılıyor. Öyle ya sonuçta ballı maaşların da bir karşılığı olacaktır hiç şüphesiz. Bütün bu atamalar, AKP iktidarının, hep kontrolü elinde tutmak amacıyla neden kilit pozisyonlara kalifiye olmayan ve sorumluluk taşıyamayacak elemanlar atadığının da şaşmaz bir göstergesidir.

            Her şeylere rağmen en samimi dileklerimle, Bayramınızı gönlünüzce ve en güzel şeylerle dolu dolu yaşamanızı diliyorum, sevgili dostlarım ve okurlarım.

                                                                       Serendip Altındal



24 Mayıs 2019 Cuma

SEÇMELİ Mİ, SEÇMEMELİ Mİ..


            Eskiden Liselerde Fen ve Edebiyat sınıfları ayrıydı. Aslında daha o zamanlar tercihliydi bu dersler. Dolayısıyla da matematik gibi bir Fen dalının tercihli yapılması yeni bir şey değildir. Esasen Fen doğasına sahip çocukların diğerlerinden ayrılarak, derslerine odaklanabilmeleri için eşdaşlarıyla bir arada tutularak ortak konsantrasyonlarının arttırılıp, öğretmenlerinin verebileceği bilgi algılarının yükseltilmesi, ülkenin bilimsel geleceği açısından daha yararlıdır.

            Yalnız burada bütün mesele: Fenni ya da edebi nitelikli çocuklarımızın tercihlerinin karşılığını, bihakkın, olmazsa olmaz, tam bağımsız, ulusal ve çağdaş bir eğitimle alabilmelerinin önü açılarak, ülkemizin bilimsel ikbali doğrultusunda, tam donanımlı olarak geri kazanılmalarının sağlanmasıdır.

            Zira kendi ülkelerinde çağdaş, milli eğitim olanaklarından yoksun olan varlıklı çocuklarımız, nasılsa yurt dışında istedikleri eğitimleri alabilmektedirler. İstidatlı; ama varlıklı olmayan diğerleri ise, biyolojik varlıklarıyla özel olarak seçilerek, hedef atışlı dış kaynak burslarıyla bizden koparılıp, emperyalist çıkarlar doğrultusunda, sömürge kabul edilen ülkelerine karşı nasıl olsa yine kullanılacaklardır. Bugüne kadar da hep böyle olmamış mıdır? Yazıyı şişirmemek üzere, sayısız emsal vermek istemiyorum.

            Bunda ki gerekçe de; Atatürk’ün kısa ömründe bile uyguladığı ulusal eğitim ögesinin mecburiyetini, özümseyemediğimiz için, çağdaş ve Devlet burslu milli eğitimin gereklerini karşılayamadığımızdan, bugün bile hala özgür düşüncede demokrat olabilmeyi benimseyememiş olduğumuzdur. Ne yazıktır ki bunca yıl sonra bile ülkemizde, Atatürk döneminde var olan siyasetçi kalitesine rastlayamıyoruz, varsa da sayılarının yok denecek kadar az olduğunu esefle görüyoruz.

            Aslında kalkınmış, çağdaş Devletlerde olmayan veya çoktan tarih olmuş problemler bile elan bizim güncelimiz değiller mi? Bakın seçim sandığımızdan bile, bayatlığından artık çoktan kokuşmuş, Abdülhamit tarzı bir tek adam sultası fışkırıyor hala. Ve hiç utanmadan kendimize kalkınmış ülke diyoruz üstüne de. Bırakın kalkınmayı da, biz olsa olsa kaldırmaya yararız. Hoş o bile görecelidir ya!

           
            O halde sonuç olarak; vaktiyle Atatürk’ümüzün bunu da öngördüğü gibi, çocuklarımızın tam bağımsız lakin çağdaş ve milli eğitimlerini son yıllarda dört koldan müthiş soyulan acınası yurdumuzda alabilmeleri, bütün elde kalan imkânlarımız, bağımsız milli sanayi ile pekiştirilerek mutlaka ve ceman sağlanmalıdır.

            Şayet Ulusal eğitim olmazsa büyük ve kalkınmış bir Devlet asla olunamaz. Çünkü Ulusal Eğitim, hele de bahse konu olan Türk milletiyse; bağlamında güçlü ve ileri teknolojide, Dünya döndükçe de bileği bükülemeyecek saygın bir ordu-millet demektir.

            Ve bundan sonra da şayet inkıtaa uğratılan Atatürk Devrimi, yeniden temelden çatıya doğru revize edilip fundamenti yerine oturtulmazsa, mevcut bozuk düzenin ayni çizgide devam edeceği aşikârdır. Hiç kendimizi içi boş safsatalar, hezeyanlara varan boş siyasa vaatleriyle kandırmayalım. Kim bilir, belki de bir mihenk noktasından sonra başı artık daha fazla bastırılamayan Türk Milleti, bir gün AKP sultasına bile teşekkür edecektir. Geciken Devrimin tetiklenmesine aracı olduğu için. Öyle ya neden olmadan sonuç olabilir miydi?

            Yani kısaca verilen eğitimin, yazımın başlığında olduğu gibi tercihli olup olmamasından önce, tam bağımsız, çağdaş ve ulusal olmasıdır odaklanmak zorunda olduğumuz ana fikir. Yoksa Nutuk’ta, saltanat ve hilafetin kaldırıldığını söyleyen Atatürk’ün “Türk milleti isyan ederek, hâkimiyet ve Saltanatı kendi eline ve fiilen almıştır” tespitiyle de ifade ettiği olgu, yeniden tecelli edecektir.
        
             
                                                                       Serendip Altındal



20 Mayıs 2019 Pazartesi

ANA ETKEN..

            İşgal kuvvetleri gemileri arasında süzülen geminin güvertesinde, İstanbul’a dönmekte olan Mustafa Kemal’in ağzından dökülen ‘geldikleri gibi dönerler’ söylemi, aslında ilerde alacağı ‘Atatürk’ adına ve onu omurgasına kadar hak edecek sağlam karakterine de işaret ediyordu.

            1919 Mayıs’ının 19’cu gününde Samsunda karaya ayak basan Mustafa Kemal, Atatürk’e devineceği muhteşem Anadolu seferine; Karadeniz’in mis gibi Karayel/Yıldız ve Poyrazının Kuzey esintilerini ciğerlerine doldurarak, tüm Türklük şuurunun bilinci ve himayesiyle, gururlu başı dimdik yukarıda olarak başlıyordu.

            Birbirini takip eden mücadeleler ve şahane zaferlerden sonra, inişli çıkışlı yollardan geçerek yakın tarihin sayfaları arasında bugünlere kadar geldik. Şimdi ise geleceğimizin üstüne kara gölgeleri inmiş olan vatan hainlerinden arınma zamanının geldiği bilincindeyiz de artık. Bu bağlamda ise olumlu işaretler artan bir yoğunlukta, gün ve gün verilmektedir.

            19 Mayıs 1919 aslında 26 Ağustos 1922 Başkumandanlık Meydan Muharebesini de başlatan Büyük Taarruzun tarihini yazmış ve Kurtuluş Zaferini de yaratan etken olmuştu. Bu nedenle 19 Mayıs Bayramı en az 19 defa haykırarak kutlanmalıdır. Bilhassa da Atatürk Gençliği tarafından tekrar tekrar. Çünkü bu tarih, yüce Atatürk irade ve azminin de doğuş günüdür aynı bağlamda…

                                                                       Serendip Altındal



9 Mayıs 2019 Perşembe

MAÇA YEDİLİSİ..


            Maça yedilisi, bazı kart falcılarına göre faciayla özdeş bir uğursuzluğa işaret eder. YSK’nın maça yedilisine, ne kadar ödediklerini bilmiyoruz; ama bir hayli ödemiş olmalılar. Yalnız tasdikli Haramilerin bu son beslemelerinin de elbette ırak olmayan bir gün, kulaklarından çekilerek teşhir sahnesine sürülecekleri kesindir.

            O zaman nerede nasıl olurlar bilemeyiz; ama eski zamanlarda da olduğu gibi suçlu iktidarların ve destekçilerinin kendi çocuklarının, babalarının nüfus adlarıyla artık ortalıkta dolaşamayacaklarını en azından öngörebilmek mümkündür. İşte böylesi gafil ve talihsiz ansızlar, bir Belediye seçimini dahi eninde sonunda suratlarına benzettiler ve Türkiye Cumhuriyetinin Devleti olmadıklarını bir kere daha göstermiş oldular.

            Yani halkın milli iradesinin içine, bugüne kadarki şaibeli mevcudiyetlerinin garantörü olan diğer şaibeli seçimlerde olduğu gibi, bir kere daha tükürüp, anayasal haklarını bir daha gasp ettiler. İyi de ne kazanacaklarını umuyorlar. Belki daha da büyük bir ekseriyetle kaybedeceklerini muhtemelen kendileri de biliyor ve bekliyorlar da. Bu arada muhalif sanatçıları ve diğerlerini de fişliyorlarmış. Tamam, da kapkara şecerelerini aklamayı, kendi yırtıklarını onarmayı nasıl düşünüyorlar acaba?

            Ne var ki İstanbul Belediyesi’nin başında oldukları süreçte yedikleri bütün herzelerin suç belgelerini karartmaya, tahrif etmeye yönelik faaliyetlerini, kendi memurlarının kontrolündeki Belediyede rahatlıkla yapabilmeleri için, yeni bir süreç ve ortam yaratmış oldular sadece. Konuya bu çerçeveden bakınca da gerekli orijinal kopyalar İnşallah alınmıştır diye düşünüyor insan ister istemez.

            Yaptıkları bütün usulsüzlükleri örtmek için bundan sonra kullanacakları tek silah, artık sadece salt provokasyonla tereyağı gibi üste çıkmaktır. Yani kendileri patlarken, muhalefeti de birlikte uçurmayı düşünecekleri kesindir. Bu durumda ise onların kavga tuzağına düşmeden, akıl yolunda kalmak olacaktır muhalefetin karşı silahı. Çünkü aklın, zorun her türlüsüne, her zaman galebe çaldığı da asla unutulmamalıdır.

            AKP’nin yeni parti angajmanı çerçevesinde hazırlık yapan içindeki kendi muhalefetine gelince; bana göre çok geç kaldılar. Çünkü Erdoğan’ı ve bünyelerindeki Erdoğancıları daha önce tasfiye etmedikleri için de çok yıprandılar, birlikte ayağa düştüler. Ayni çizgide, ayni Parti programı ve eski tüfeklerle, aynı seçmeni ikna edebilmeleri hiç de kolay olmayacaktır artık kendileri için.

            Şayet Erdoğan tabanından ayrılıp milli tabana geçerlerse bu defa da emperyalistin iktidar desteğini sağlayamayacaklardır. Tuh, bu nasıl bir paradokstur değil mi dostlar. Yani Erdoğan onları da yakmıştır aslında. Öyle ya, kol kola yürümemişler miydi FETÖ yollarında yıllarca. Bu nasıl unutulabilir ki?

            Eğer siyasa oyununa devam etmek istiyorlarsa, bulundukları ve AKP sayesinde iyice kaygan hale gelen zeminde, artık tamamen ayrı ve milli bir kulvar içinde laik, Kemalist zincire sıkıca tutunarak şanslarını aramak zorunda olduklarını da, bilmek mecburiyetindedirler halbuki.

            Zira ülkesinde meşru bir seçim sonucuna itirazı olan bir iktidarın, meşruluğu da kalmamıştır artık. Bugüne kadarki şöyle veya böyle kazandığı seçimlerde ki buna Başkanlık Referandumu da dâhildir; meşruluğa nasıl inansın artık bu millet ve hatta kendi seçmenleri bile. İşte bu gerekçeyle de, Yeni Partilerine eski suratlarla hazırlanan eski AKP’liler, selefleriyle birlikte taşıdıkları bu ağır yükün altında çok uzatmalı kaldılar. Oysa daha çabuk uyanmalıydılar.

            Aşağıda, Erdoğan’ın Abdülhamit seviciliğinin nedenlerine derhal empati kurabilmeniz için, Abdülhamit’in anayasaya ve meşru Devlet yönetimine hangi gözlükle baktığını tekrar hatırlayalım. Bakın, Erdoğan’ın anayasasız lığı ile Abdülhamit arasındaki simetrik özdeşliğe, daha doğrusu da hiçbir halta yaramayan, antikacılık bile olamayan ortak eskiciliğe. Oysa tarihten alınabilecek o kadar çok ders vardı ki. Lakin kim(!) alacaktı ki bu dersleri!

            §  Anayasa (Kanun-u Esasi), Abdülhamit tarafından güya yürürlükte gösterilirdi. Her yıl «Devlet Salnâmesinin. Yani resmi Devlet Yıllığının başında ve 1876'da Sadaret makamına yazılan fermanla beraber (7 zilhicce. 1293) 1876 Anayasasının metni mutlaka yayınlanırdı. 103 maddelik bu Anayasa böylece resmen yürürlükte sayılırdı. Ama bu resmi yayın dışında bundan bahsetmek yasaktı. Suçtu. Kanun-u Esasi sözü ağıza alınamazdı. Taraftarları yakalanır, sürülür, zindana atılırdı. 'Bu Anayasanın yapıcısı Mithat Paşa ise, zaten onun vaktiyle yürürlüğe girdiğini, ilk mebussan Meclisinin açıldığını göremeden yakalanmış, Arabistan'ın Taif kalesine sürülmüş ve bir süre sonra orada boğdurulmuştu. (İkinci Adam- C 1, S. 34- Ş. S. Aydemir)

O halde şimdi gelin, bir elimizi aklımızı taşıyan başımıza, diğerini de ruhumuzu besleyen kalbimize bastırıp, samimi olarak itiraf edelim. Demek ki en güvenli yol, Atatürk yoludur. Bütün uluslar ve iktidarları için. Yalnız MHP ve AKP ikilisinde olduğu gibi yapayı değil, özeği itibarıyla gerçek Atatürk yoludur andığımız, adını ettiğimiz.


Çünkü AKP, MHP gibi Partilerden Devlet değil, olsa olsa aşiret veya dernek çıkar ancak.  Esasen tarihte böyle somut bir örnek de yoktur. Ayrıca bunların bugüne kadar ortaya koydukları, bundan sonra da koymaya devam edeceklerinin de açık göstergesi değil midir?


Başka bir âlem olan HDP ise Türkmen den kürtmen(!) yaratmaya kalkan dış koordinatlı bir partidir. Ki böylesi bir paradigmayı parayla bile çakma Latin tarihçilerine yazdıramazsınız. Çünkü onlar bile bunun tarihte yeri olmayan bir safsata olduğunu bilirler. Eski MHP ise artık bitmiştir. Şimdi tabana da hitap eden bir yenisi vardır. Bu saydıklarımdan başka milli tabana hitap etmeyen bir parti varsa lütfen söyleyin de, benim de haberim olsun Sayın okurlar…


                                                            Serendip Altındal





2 Mayıs 2019 Perşembe

VASAL..


            USA’da yakın bir gelecekte Roma/Bizans gibi Türk’e vasal olursa hiç şaşırmamak gerekecektir. Zira Trump’ın Türkiye’yi ziyaret edeceği söylemleri boşuna değil ve akılda ister istemez bunu da çağrıştırıyor doğrusu. Latinler tarafından çok daha öncelerinden beri İonyalı Türkler olarak anılarak Ortodoks itikatlarına rağmen dıştalandıklarını düşünen Grekler, aslında Latin Avrupalı Hristiyanları hiç sevmezler.

            Esasen bu husus sonunda Roma İmparatorluğunu Doğu ve Batı olarak iki bölgeye ayırmış, Rum veya Grek tarafı olan Doğu Roma, Kilise desteğini de kuşanarak Bizans olarak betimlenmiştir. İşte Bizans ve dolayısıyla da Batı Roma, Etrüsk Türk İmparatorluğu uygarlık mirası üzerinde inşa edilince, süreç içerisinde Latinler, Türklerden aşırdıkları tarihi, uygarlığının Türk aidiyetini dıştalayarak sahiplenmişlerdi.

            Aslında Latinlerin bütün uygarlık varlığı, Roma ve sonrası olduğu ve yüz binyıllarca öncesinden beri Avrupa’nın da insan tarihini oluşturan eski aryan Türklerin tarihiyle mukayese bile edilemeyecek bir kısa geçmişe sahip oldukları için de, bu kimlik saplantıları kendilerine çok görülmemelidir. İşte bu tarihi gerçeklikten ötürü de sonunda yine Türklerin kucaklarına oturacaklardı, nitekim öyle de olmuştur.

            Önce Cenova, Venedik Cumhuriyetleri Roma’sı sonra da sırasıyla Bizans, Türk Devletlerine (Selçuklu, Osmanlı ve bazı Türk Beylikleri) Anadolu’da yaşayabilmek için vasal olmuş yani vergi (haraç) ödemiştir. Hatta gâvur İzmir yerine gâvur Ege denmesi; bugün Ege’nin, Türk’ten bile fazla Türkleşerek, çoğu da Müslüman bile olmuş eski dönemlerin Hristiyan Haçlı kalıntılarının da Avrupa’ya geri dönmeyerek, tercihli olarak yaşadıkları bölge olduğundan, daha doğru olacaktır.

            Söylemek istediğim; Latin tarihinin Türk tarihi yanında zikre değerde bile olamayacağı hatta bu çok kısa tarihin bile Türk tarihiyle özdeş olduğudur. O halde kavga nedendir. Bizimle alıp veremedikleri nedir. Bunu da sevgili okura bırakalım.

            Biraz dolanarak biz yine günümüze dönersek: İşte beline doladığı Bahçeli peştemalını da yapay İslam senaryosuna bulaştırıp birlikte sürükleyerek, zoraki saltanatını uzatmaya kalkan Erdoğan’ın bilmediği ve aklına dahi getiremeyecek olduklarıdır, esas ilgimizi çekmesi gerekenler.

            Tanrının kılıcı Muhteşem Cengiz Han ile başlayan ve Moğol Türklerinin, törelerini terk ederek İslam tasavvufu içinde kimlik değiştirmiş bir tabirle de kâfirleşmiş Selçukluları ve bu başkalaşımdan nasibini almış diğer Türkmen boylarını cezalandırmak için, Güney Asya’dan itibaren Rumeli, Anadolu ve Mezopotamya’yı da içine alan bir alanda yaptığı büyük yürüyüşle, bütün bölgeyi vasal kılıp haraca bağlamasıdır, ilgi konularımızdan biri.

            Bir diğeri de; kaybolan Türk töresini tekrar yerine oturtmak için sonrasında Timur (Timurlenk) İlhanlıları da Cengiz’le aynı rotayı takip ederek Asya bozkırlarından aşağı inip Osmanlıların ve diğer İslam Devletlerinin başına tokmak olmuştur. Öyle ki; Bayezid’i Ankara savaşında perişan edip esir alan ve Anadolu’yu ilhak eden Timur, şayet isteseydi, Osmanlı Devleti daha başlangıç döneminde tarihten silinebilirdi. Oysa Timur uyarısını yapıp, Osmanlıyı vasal kılarak tekrar bozkırlarına geri dönmeyi tercih etmişti.

            Şimdi Türk yolundan sapan Erdoğan’da Dünya nüfusunun % 66’sı Türkçe konuşan ve bozkırların çocukları olan yukarı Asya ve Avrasya öz Türkleriyle yeni bir ceza talimine çıkabilir ve yeniden Türk yoluna dönmesi için sertçe uyarılabilir. Bu nedenle Erdoğan daha yolunun başındayken ayağını denk atmalı, emperyalistin terörist İslam ayağını terk etmeli ve gerçekte Ehli Beyti de içeren Türk töresi ve erdemine geri dönmelidir. Yoksa aynı kafayla, Türk varlığını asla temsil edemez ve tabansız kalır.

            İşte Trump, Erdoğan’ın bir şekilde bu analizi yakalayıp gerçek Türk yoluna avdet etmesinden mi endişe duymaktadır.  Ve bu nedenle mi onu yeniden kafaya almak üzere makamında ziyaret edecektir. Bununla da kaçınılmaz vasallığını geciktirmek üzere zamana mı oynamak istemektedir. Hani dikkatle analiz edilmesi gereken süzme konulardır bunlar. Biz bir paragraf açalım da, arkası da gelir nasıl olsa…

                                                                       Serendip Altındal



24 Nisan 2019 Çarşamba

KIZGIN DEMİR..


            Ajan provokatörlerin mihmandarlığında, eski çağlarda olsa; kızgın demirle dağlanacak, gözlerine mil çekilecek veya derileri yüzülüp içlerine saman doldurularak açık Pazar yerlerinde teşhir edilecek bir takım vatan haini şaki piçlerinin, Kılıçdaroğlu’na darp gerekçeli uzanan elleri, acaba ne yapmayı, neyi amaçlamaya kalkmışlardı.

            Ülkemizi bölmek için fırsat kollayan emperyalist eşkıyanın müdahalesini kılıfına uydurmak için bir iç savaşı mı tetikleyebileceklerini umuyorlardı acaba? Ulan bunu daha çok beklersiniz, kanı kokuşmuş şerefsizler. Ulan Türk’ün eli Türk’e kalkar mı, bre gafiller. Hayal kurmaya devam edin bakalım. Nereye kadar. Yalnız hiç unutmayın ki Türk(ya)’nın öz Türkmen evladı elbette bir gün alayınızı duvarın önüne çekecektir yine. Hiç kuşkunuz olmasın.

            Belki vaktiyle olduğu gibi derileriniz yüzülüp içinize saman doldurulup, nesli tükenmiş hayvanlar gibi teşhir edilmeyeceksiniz; ama nasılsa uygun bir şekilde topunuz yine layığınızı bulacaksınız hiç merak etmeyin. Vatansız, ulus, millet, birlik, dirlik kısaca DEVLET mefhumu olmayan hergeleler! İşte bu tablo, ülkenin yönetimini böylesi vahim bir iç kavganın ve total çöküşün eşiğine taşıyan Bahçeli, Erdoğan ve AKP’sinin yakında Türk Ulusuna birlikte ödeyeceği ağır faturayı, tartışmasız ikiyle çarpmaktadır.

            Bağlamında asla unutulmasın ki vaktiyle DP sona ererken, İstiklal gazisi İnönü’ye atılan yumruğun bile faturası, baş patronları tarafından darağacında ödenmişti.  Ve düşüncesizce sarf edilen  ‘Türkiye İttifakı’ söylemi aslında Erdoğan’ın ‘İktidarımızı sağlamlaştırın’ çağrısının üstü örtülü ifadesidir. Ulan her şeyiniz fiyasko hala akıllanamadınız. Ne eğreti adamlarınız be yazıklar olsun. Eh artık bundan sonra yapılacak yorum da akıl ehli vatandaşımın olsun.

            Hele Akar’ın basın beyanında ki ‘Biz Kılıçdaroğlu’nun saldırıya uğramasını tasvip mi ediyoruz’ mealindeki açık ifadesi, derhal açıklanmaya gereksinim duyar.

            Şöyle ki: Elbette statün gereği tasvip edemezsin. Çünkü o makamda bundan sonra oturmaman gerekir. Lakin kendi tasvirinle gerçekten tasvip etmediğine de bir türlü ikna olamadı ne hikmetse bu ülkenin akil vatandaşı. Hele de galiz saldırıyı gaz sıkışmasıyla eşleyen ise, acep nerede(!) oturmaya gereksinim duyar. 

            Bir de Perinçeğin 23 Nisan'ı balon Bayramına dönüştürmesi, aslında sadece erdem duyarsızlığı değil; ama dünyada anlam ve taşıdığı yüksek değerler itibarıyla bir başka emsali daha olmayan uluslararası ve nesillerin geleceği olan çocuk kavramı üstüne, tarihsel sulh ve empati birlikteliğini idrakten yoksun bir akla sahip olduğunun da göstergesidir. Bir tarafını kaparken iki tarafını birden açıyorsun, ne anlaşılmaz adamsın be birader...

                                                                       Serendip Altındal




19 Nisan 2019 Cuma

UZATMALI ÇİLE..


Yerel seçimlerde beklenildiği gibi tipik AKP klasiği ile bitti. Durum malum, e hal böyle olunca da artık son çare, sapı dönen AKP keseri ve Cumhur ittifakı şablonunu terk ederek milli cephede kendisine daha fazla yer açmaya çalışmak ve milliyetçi zincirinin bir ucundan sıkıca tutmak olacaktır herhalde.

             İşte epikürist aklını kullanmayı çok iyi bilen Erdoğan’ın bundan sonraki vizyonunun artık bu olduğunu, sizi bilmem; ama ben adım gibi biliyorum. Ve işte o zaman da kara kara düşünmesi gereken Bahçeli olacaktır. Çünkü ona artık ne iktidar ne de muhalefette yer olmadığını, kendisi de çok iyi idrak ediyordur da ondan.

            Aslında İmamoğlu’nun seçim sonrası YSK’ya verdiği ’82 milyonun gözü, kulağı üstünüzde ve tarihi bir sorumluluk taşıyorsunuz’ mealindeki mesajı, gayet açık ve netti.  2019 yılının mahalli seçimlerinden sonra bir seçim galibinin şu beyanına bakınca; aşağıda ki alıntıyı neden koymak zorunda kaldığıma empati oluşturmak belki daha kolaylaşır.

            Demek ki aradaki 50 yıla rağmen, bilinçli halk kitleleriyle elele, tarihte artık külleri bile kalmayan eskimiş feodal düzeni yok edecek bir Devrim bileşkesinde bir arpa boyu bile yol alamamışız. Yani seçmen kitlelerinde artık varsıl hale gelen iradi uyanış ve bütün iyi niyete rağmen.

§ 12 Mart darbesinden on gün önce: “Günümüzün koşullarında bir kurtuluş sıçraması, ancak örgütlü ve bilinçli halk kitleleri eliyle gerçekleştirilebilir.” (Devrim, sayı 71, 2 Mart 1971 – Doğan Avcıoğlu)

12 Marttan dört gün sonra Avcıoğlu şunları yazar: “Türkiye’mizin içine düşürüldüğü anti Kemalist bataklıktan çıkarılması ve çağdaş uygarlık düzeyine kapitalist ve feodal yapıları kıracak bir devrimci şahlanışı gerektirir.” (Devrim, sayı 73, 16 Mart 1971 - Doğan Avcıoğlu)

         Bir de Ticani’nin tepe yaptığı şu dönemde, biraz da sufizm tasavvufuna girmeden olmaz. Hele din sahtekârlığının veba gibi yayıldığı elemli günlerde, gel de şimdi aşağıdaki doğruları yüceltme.

Şair Ahmedî, ibadet için meyhanenin camiden çok daha uygun
bir yer olduğunu belirtiyor:
Eğer yer ve gök Allahınsa, neden burada ibadet etmemeli. Sevenler için ibadet yeri meyhanedir. Oraya içi temiz olanlar gider. Meyhanede ne sahtekârlık vardır ne yalan. Allahı aşağılamak istemeyenler meyhaneye gitmelidir. Çünkü ne kadar sahtekâr, kâfir ve imansız varsa hepsi şeriatın çatısı altında toplanmıştır.

        
         Atatürk’ten sonra feri sönmüş bir nazar boncuğu gibi yakamızda sallanıp duran klasik ataletimizi elimizin tersiyle bir yana itelim ve Cumhur otokratına diyelim ki; Bahçelinin ipiyle sakın gösterdiği kuyuya inme. Zira o seni, işler sarpa sarınca hemen terk edecektir. Çünkü senin gibi sabıka kaydıyla kabarık dosyası yoktur bu nedenle de tuzu kurudur. Anlayacağın ikinizden oluşan cumhur ittifakının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur ve kalmamıştır da. Hele de elini verdiğin ittifakçın, Bahçeli gibi başka da gailesi olmayan bir ikbal tutkunu ise.


            Mahalli seçimlerde tarih oldu ve bütün avantajlarınıza rağmen yine de kaybeden taraftasınız. Sonunuz yaklaşıyor artık ve gün sayıyorsunuz hep birlikte bilesiniz. Her yanından su almaya başlayan AKP gemisini batmadan, atlayıp kurtulacak olan uyanık taifeler arasında sadece Bahçeli en temiz ve şaibesiz bir sicile sahiptir aranızda muhtemel ve tek güvencesi de budur aslında. Geride kalanlarınızı tanrının bile terk edeceği, su götürmez ve hakça bir realite olacaktır.


            Okulun birinde bir Atatürk yarışması, milli eğitim tarafından yasaklanıyor. İcraatın sahibi şakilerin isimleri, cisimleri kendilerinin olsun. Bize lazım değil. Suçlu da aramıyoruz, çünkü iflah olmazlar için zahmete değmez. Lakin bu Milli Eğitim Müdürünün milli olmadığını iddia etmek hakkımızı da elbette ve en azından mahfuz tutuyoruz.


             Bize gelince, sonunda Seferihisarlı da olduk. Göç modasına uyup mekân değiştirmedik. Bizimkisi sadece zorunlu olan bir göçerlikti aslında. Mekânımızla birlikte vatan toprağımızda, sadece çevremiz değişti. Vatan, millet fark bile etmedi; ama bizim için bir hayli şey değişti dostlar. Ne diyelim, hayırlı olur İnşallah.



            Bu arada İmamoğlu’na helal olsun demek gerekiyor. Mızıkçıların tekrarlayan sayımlarını defalarca usanmadan birlikte sayıp, oylarına tekrar sahip çıktığı için kendisini de defalarca kutlamak lazım. Cumhurbaşkanı seçimlerinde kazandığı oyları bile eliyle Erdoğan’a teslim eden İnce de, İmamoğlu’nun sebatından, yüksek iradesinden bir şeyler öğrenmiştir İnşallah. 


            Bazıları için asosyal varlık değerleri kırmızıçizgiye varmıştır. Bu da ‘Bak yolcu yürümekte olduğun yolun sonu çıkmazdır’ uyarısıdır aslında, yanlış yolda yürüyen yolcuya. Yolcu bu uyarıyı ciddiye alır veya almaz, Valla paşa gönlü bilir. Biz hatırlatalım da.


            Anıtkabirde ziyaretçi yurttaşlara karşı artan fevri ve kaba davranışlar yoksa kaybedilen mahalli seçimlerin bir rövanşı olarak mı algılanmalıdır acaba? Esasen Damat Efendinin Trump sultasında, konu mankeni olarak, hiç vakit kaybetmeden teslimiyetçi el açışları ve münferit ödünlerin beklenen tezahürleri, elbette Anıtkabir davranışlarına da yansıyacaktı.


            Ne ki bu tezahürler, arkadan daha da radikal dozajda artarak gelecek olan emperyalist anti Atatürkçülüğün de habercisiydiler sanki. Yani bir süre daha uzatmalı çileye devamdayız sevgili dostlar. Yani biraz daha ‘çile bülbülüm çile’ anlayacağınız…


                                                                       Serendip Altındal