18 Kasım 2011 Cuma

SAFAHAT MADALYALI UTANÇ BELGESELİ..

           Sefa pezevengi Abdülmecit 40 yıl düşünse, 88 yıllık Atatürk Cumhuriyetinde, bir gün tek başına gündeme oturacağını hayal bile edemezdi. Neymiş efendim, atamızı bırakıp dedemizi(!) anıyormuşuz. Hem de koca Osmanlı tarihinde bu kadar hamuru sağlam padişah varken. Allah Allah, işe bak sen. Anladık, birisi gündem diye uçurmayı seviyor ama bu kadar da olmaz ki, biraz daha alçaktan savur kendini rüzgâra be birader. Yoksa duvarlara, tepelere çarpıp vaktinden evvel tarumar olacaksın.
            Madem anacaktın önce İngiliz göçmeni Vahdettin babandan başlasaydın bari adamın kemikleri mezarında, efkârından amuda kalkacak. Yoksa arkadan onu da mı sıraya koydun(!). Ya da Abülmecit’in kerameti, emperyaliste biat etme döneminin başlangıcı olmasında mı yatıyor acaba? Ne dersin. Ne aile(!) evlere şenlik, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Dedeli, babalı, evlatlı birbirlerine cuk oturuyorlar vallahi.
            Sanal da olsa Türkuaz renkli acıklı bir şaka bu, yer yer de Karagöz güldürüsü gibi. Önce Cumhuriyet bayramını ketenpereye getireceksin, arkadan Osmanlı sefa bahçelerinin altın çocuğu muhteşem (!) dedeni kutlayacaksın. Biliyormusunuz, insan bu kadar aptal olamaz aslında, muhtemelen bunun da arkasında şeytani başka bir melanet gizleniyor olmalı. Adamlarda okus pokus bol, her delikten ayrı renkte yazma çıkarıyorlar doğrusu. Bu da yakında nasıl olsa rengini gösterecektir, bekleyelim ve görelim. Yoksa daha da uçarak, Türkiye Cumhuriyetini, Katanga filan mı görmeye başladılar veya meydanı gerçekten de bu kadar boş mu sanıyorlar acaba.

            Pekiyi ne yapmış bu aslan(!) dede diye, kendimizi teyit adına bir daha tarihi karıştırıyoruz. Bir de bakıyoruz ki, Osmanlı tarihinin en muhteşem harici borç yükü, sefa gecelerinin şarapçı Lordu bu muhteremin döneminde binmiş, gariban ümmetin sırtına. O ne, yoksa bu mudur bugünkü ile göbek bağı nedeni. Aha çıktı ortaya valla, işte budur. Borç hep vardı, nasıl olsa bizimki de ödenir mi demeye getiriyorsun, vatandaşına emsal mi göstermeye çalışıyorsun yoksa. Ama unuttuğun bir şey var. İnsan önce borcu yapana değil, ödeyene bakmalıdır. Çünkü yapanı değil, ödeyeni adamdan sayıyorlar. Osmanlının 300 yıllık biriken borcunu kimin ödediğine bak sen. Demek oluyor ki, bu mesele senin ve arkanda ganimet için dörtnala koşturan haramilerinin boyunu çok aşıyor.
            O halde önce Atatürk’e, İnönü’ye ve tüm İstiklal şehit ve gazilerine rahmet okumalısın. Çünkü bu işler, yani bozulanı onarmak, TBMM’nin devrilmiş onurunu yeniden ayaklarının üstüne dikmek, barışı sağlamak, Ulusun namusunu kurtarmak ve yedi düvelin indinde yok edilen saygıyı yeniden kazanmak, ancak onların hamurundan olan adamların işidir, sizlerin değil. Yol yakınken bırakın artık bu maskaralıkları ve çekin arabalarınızı yok olun. Zira işin sonunda ne arabalarınız, ne de çekeniniz kalacak gibi gözüküyor. Çünkü Türk Ulusunun tansiyonu fokurdamaya başladı artık, aman ha! Tersi boktur. Bizden anımsatması.
            Sen anlaşılan içinde olduğun Lortlar(!) kamarasında, aşağılarda ki avam kamarasında neler konuşulduğunu duymuyor, bilmiyorsun ama ben biliyorum. Sen de tebdili kıyafetle ataların(!) gibi arada sırada halk arasında – tabii korumasız ve yalakasız gerçek ortamlarda -, bir dolaşıver istersen. Ha bu arada, artık ipin ucunu kaçırdığın, fazla dağıtmaya başladığın ve de yıprandığın için, sahte dostun Johny Walker’in kendi Türkiye geleceğine yatırım bağlamında, baş danışmanın(!) spor bakanını, senin yerine hazırladığı görülüyor, haberin olsun!
                                                                                                         
                                                                                                          Serendip Altındal





14 Kasım 2011 Pazartesi

YENİ DOĞUŞ ÜZERİNE

            İzmir Alsancakta 10 Kasım Atatürk’ü anma birlikteliğinde, bir kere daha anladım ki, Atatürk dünyada aynı yıl içinde, biri 19 Mayıs, diğeri 10 Kasım da olmak üzere, iki defa doğum günü kutlanan tek insan, tek lider ve tek devlet adamıdır.
            Bu vasıtayla 10 Kasımda Atatürk’ü anmak üzere sap gibi dikilmenin ne anlamı var diyen saman tüccarlarına, aslında teşekkür etmek gerekir. Zira her yasaklama, her aşağılama, her unutturma çabası, Atatürk’ü bir kere daha yüceltmekte ve onun kalplerimizde her 10 Kasım da yeniden doğmasına sebep olmaktadır. Bu gibi izan ve erdem yoksunlarına en güzel cevabı, bu anlamlı günde yaşlısı genci ile bir araya gelen coşkulu onbinler vermektedir esasen.
            Sömürgecinin kucağında oturan birilerinin savurduğu (!) gibi, bizler Atatürk’ü yeniden diriltmiyoruz. Çünkü birincisi, ebedi olanın dirilmeye ihtiyacı yoktur, ikincisi de, diriltmek Yaratan’ın işidir. Bizler sadece, yüce ve ebedi Atatürk’ün her 10 Kasım da gönüllerimizde yeniden doğup, yeşerdiğine tanık oluyoruz, hepsi bu. Kendi adıma her 10 Kasımda, Atatürk’ü yeniden anacağız diye büyük bir keyif duyuyorum aslında. Ve doğmakla, diriltmek çok farklı hususlardır da ayrıca.

            İşte 11.11.2011 tarihli Alsancakta ki son doğuşta, eşimle beraber bizde birlikteydik. Cumhuriyet – gelincik – mitinglerinden beri hanidir, ilk defa bu kadar onur, kıvanç ve ahde vefa coşkusunun muhteşem lezzetinin tadına ve ümmet değil BİREY oluşumuzun keyfine vardık. Pek çok vatandaş bayram izninde olmasına rağmen, yine de büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bu arada birçok batılı ve uzak doğulu yabancı misafirin de bizim coşkulu kalabalığı, gözlerinde ki ifade edilemeyen şaşkınlık, saygı ve takdirle izlediğine tanık olduk.
            Şerefiyle sorunu olmayan adamdan, tutarlı karar çıkar, inanırsınız ve de inancınızın karşılığını da alırsınız. Tıpkı Atatürk ve onun hamurundan olan insanlar gibi. Şerefi ve kişiliğiyle sorunu olanlarda ise durum farklıdır. Ağızlarından çıkanı ciddiye almazsınız, yine yanılmaz ama bunun da karşılığını alırsınız. İşte İNTİBAK konusu da böyle bir meseledir. Söz verenin sorunlu olduğuna defalarca şahit olduğumuzdan, bunu da ciddiye almamıştım zaten.
            Sadaka değil ama devletinden, kendisinden gasp edilen hakkı olan İNTİBAKINI bekleyen bir emekli olarak, yukarda ifade etmeye çalıştığım BÜYÜK DOĞUŞU, çok büyük bir keyifle yaşarken, bunları da düşünüyor ve neden, yıllarca devlete tavandan prim, ayrıca 13 yılda destek primi ödemiş bir emekli olacağıma, o yüce adam’ın döneminde bir Kuvayi Milliye neferi olamadığıma hayıflanıyor, bu pisliklerin içinde bir işe yarayamadan, giderek yok olduğuma ise kahroluyordum.
           
            Bu erdem’in farkında olmayan, hissettiklerimizi uzak ara bile hissedemeyen, etmekte istemeyen dernekler, cemaatler, vakıflar ve sayısız sivil kurumlar vb. var ne yazık ki aziz yurdumuzda. Hoş bunlar, sömürgeci eliyle İstiklal döneminde de azımsanmayacak kadar çoğaltılmış, bugünkü gibi bedelleri de ödenerek kirli emellere angaje edilmişlerdi.
            Esasen sömürgecinin amacı, bütün bu teşkilatlarda özel yetiştirdiği – devşirdiği – elemanlarıyla (ajanlar), içine yerleştiği hedef kitlede, önce aile, arkadaş ve en yakın çevrelerde, sonra karşı cemiyetlerde, sonunda millet, ulus ve devletin olmazsa olmaz bağlayıcı kavramlarını (milli fundament), okültik hurafeler (şifreler, enigmalar, çakma tarihi belgeler vb.) vasıtalarıyla kavram karmaşası potasında eritip, toplumun inanç profilinde, direnç bozukluğu yaratmakla görevlendirilmişlerdir. Bunlar başarılı olunca da, istenen yapının kurulması için gerekli olan zemin hazırlanmış olacaktır.
            Çevrenizde özellikle bu tip, kavram karmaşası odaklı ve toplum devşirmeye uyarlanmış, yayınlar, neşriyatlar yapan TV kanalları, NET (WEB, intra, extra) siteleri, diğer medya vb. bolluğuna dikkatle bir göz atarsanız, aslında para da kazanmayan bu kaynakların suyunun nereden geldiğini ve nedenini anlamakta zorlanmazsınız. Okültik fark yaratma çabalı çalışmalar sonunda elde edilen netice, her zaman sıfıra sıfır, elde var sıfır olmuştur. Ne var ki yine de, ‘benim sıfırım, seninkini döver(!)’ anlayışı içindedir bazı vakıf ve dernekler (mesela Masonlar, Siyonistler, prensipte birbirlerinden fazla da ayrılmazlar) ne hikmettense.
            Ama tüm bunların, Türk Ulusuna verecek hiçbir mesajı olamayacağı ve ciddiye de alınmadıkları için, yine boşuna uğraş vermekte ve koşar adım kendi sonlarına doğru yaklaşmaktadırlar. Ve bu gibi dernek ve kurumların istikbalde yurdumuza neler getirebileceğini, ileri görüşüyle çok önceden teşhis ederek, bunların faaliyetine kendi döneminde izin vermeyen yüce Atatürk, bu anlamlı günde dehasıyla gözümüzde bir kere daha büyüyor ve bir kere daha haklı çıkıyor. Ve bizler Atatürk ve emsalsiz tarihinin, neden bu beslemeler tarafından silinmeye, unutturulmaya çalışıldığını bir kere daha anlamış oluyoruz. İşte Alsancakta yüce doğuşu birlikte kutlarken, bir yandan da bunları düşünüyordum ve bu yazının ana fikri oluşuyordu kafamda.

            Aşağıda göreceğiniz ve umarım cep telefonu kamerası kalitesini affedeceğiniz birkaç resmi, bizim için yine ve yeni bir unutulmaz anı olarak görüşlerinize sunuyorum.

                                                                                                                      Serendip Altındal

4 Kasım 2011 Cuma

SİMONLAR ÜZERİNE..

             Aşağıda kitabından bir alıntı okuyacağınız Hanife Avcı’nın, bizde, Atatürkçülüğü yanlış anladığı, ya da hiç anlayamadığı intibaı oluştu. Şayet anlamış olabilseydi, Atatürk’ün bir Atatürkçülük ‘doğması’ yaratmadığını aslında biliyor olması gerekirdi. Her ne kadar Atatürk’e bizatihi bir atıfta bulunmuyorsa da, Atatürk gibi seküler ve idealist, ileri görüşlü, ilimle yatıp, ilimle kalkan bir insandan, Atatürkçülük olarak algılanan(!), bürokratik kalıplar kümesi halinde ki, doğmatik kurallar zincirinin, aslında Atatürk’ten neşet etmediğini, bunun devlet çiftliğine demir atmış bürokratların, sıkışınca ama Atatürk’e atfen yanlış kullandıkları can kurtarma simidi olduğunu da, açıkça ifade etmesi gerekirdi.
            Söyledikleri herhalde düşündükleri değil, belki yanlış da değil ama yanlış anlaşılmaya çok müsait bir ifade kurgusu kullanmış demek istiyorum. Yazar olmadığını söylerken, keşke Atatürk’e bir paragraf açmadan önce, dışarıdan yardım alabilseydi. Zira Atatürk’le ilgili kitaplaşan her ifade, yazarı büyük bir manevi yükün altına sokar. Çünkü Atatürkçülük salt bir ‘kavram(!)’ değil, Türk Ulusu’nun var olabilme nedenidir.
            Diyebilmeliydi ki, gerçek Atatürkçülük, Atatürk’ün, başta özgürlük ve bağımsızlık olmak üzere, bütün dünyevi görüş, düşünce ve bir millet olabilme prensiplerinin, Türk Ulusuna bir vasiyet olarak intikal eden, toplu bir yansımasıdır ve içinde doğmaya asla yer yoktur.
            Ve çok iyi inandığını da ilave ederek, şayet Atatürk bugün yaşasaydı, o zaman doğru olan ama bugün revize edilmesi gereken bazı uygulamaların parametrelerini, bizatihen ilk önce kendisi, tıpkı o zaman yaptığı gibi, günün sosyo-ekonomik ve demokratik şartlarına en uygun ve en çağdaş konuma getirirdi, diyebilmeliydi. Esasen Cumhuriyeti seçmekle de, insan erdem’ine en yakışan ve en saygın devlet yapısını, daha o zaman benimsemişti, ifadesine de imza atabilmeliydi.

            Eski çağların Osmanlı ümmetinden, Atatürk’ün kurduğu, çağdaş Türk Ulusu Cumhuriyetine dönüşen bir devletin, kendisini de BİREY kabul eden himayesinde, yıllarca görev almış bir Hanife Avcının, birçok gizli devlet sırlarını da açıklayan kitabında, gerçek Atatürkçülüğü de biliyor olduğunu okumak isterdik doğrusu. Ne var ki, kitabından birçok gizli kalmış devlet ayıbını öğrenmiş olsak da, bu izlenimleri aldığımızı söyleyemiyoruz.
            Her şeyden önce, kendi asal’ının bilincinde(!) bir Türk aydını kimliğiyle habitatını yorumlaması, devletin çarpıklığının nedenlerini, önce milli kulvarda araştırması gerekirken, hiçbir ortak paydası olmadığı ve kendilerini de mental olarak, aslında hiç tanımadığı halde, Avrupalı, Amerikalı vb. aydın kimliğinde olduğunu sanıyor ve o perspektiften Türk Devlet yapısını irdelemeyi tercih ediyor.
            Kim diyor ki, Avrupalı ya da Amerikalı kurulmuş aydın, parası ödenmiş teknokrat, gerçek aydındır diye. Onlarda da bizdekilerin formatından, sayılamayacak kadar çok yarı aydın vardır. Şayet emperyalist düvelde, kimliğiyle parasal menfaatleri yer değiştirmiş yarı aydınlar, mebzul miktarda olmasaydı, hiç dünya böyle şirazesinden çıkabilirmiydi. Çok daha da kötü günler bizleri bekliyor. Erdem sapkınlığı çoğaldıkça dünya da sapıtmaya devam edecektir. Yakın bir gelecekte kendi başlarını yiyecek ve hep birlikte de zaman’ın kara deliğinde yok olup göçeceklerdir.
            Özellikle de bu gibilerin çifte standartlı demokratik(!) özgürlük(!) anlayışı, hem de şimdilerde Ortadoğu baharında, bu kadar tavan yapmışken. Bir istihbaratçı olarak, bari örnek aldığı dış kaynaklı aydınların konumlarına nasıl geldiklerinin ve de bizimkileri nasıl devşirmeye başladıklarının geçmişini de bir araştırıverseydi.

            Üstünde çok gürültü koparılan bu kitapta, aslında devlet içinde – artık mektep çocuklarının bile farkında olduğu – cemaat yapılanmasının fazla abartılması, yazarın tutuklanmasının nedeni değil de, daha ziyade ileri bürokratları içine alan, mafya-devlet ilişkilerini(!) açıklaması, ana neden gibi geliyor bana.
                                                                                             
§   En önemli yanılgılarımızdan bir tanesi de her derde deva diye kabul ettiğimiz Atatürkçülüktü; ne olduğu bilinmeyen, içinin ne ile doldurulacağı belli olmayan bir kavram. Kendi keyfi fikirlerimizi veya günün koşullarına göre devletin uygun bulduğu uygulamaları Atatürkçülük adına savunuyoruz. Oysa aklın ve bilimin egemen olduğu bir yerde asla dogmalara yer yoktur. Hiçbir fikir tartışmadan muaf değildir ve ebedi olarak değişmeden kalamaz. Eğer Atatürkçülük denen kurallar değiştirilemez, mutlak doğrular olarak kabul edilecekse, bu tür bir kabulün akıl ve bilim ile açıklaması yapılamaz. Değiştirilemez, mutlak doğruların var olduğu iddiasının kendisi de dogmatik bir yaklaşımdır ve temel laiklik anlayışına aykırıdır. Uygulamaya konulacak her düzenleme, getirilecek her kural, yapılacak her işlem, uygulamalarda uyulacak tüm ilke ve yöntemler mutlaka akıl ve bilimin ışığında değerlendirilmeli, bu ölçütlere göre incelenmeli, tahlil edilmeli ve bu ölçütlere uyduğu oranda hayata geçirilmelidir. Akla aykırı olan, ilme de aykırıdır. 
(Haliçte Yaşayan Simonlar – Hanife Avcı)

                                                                                                                                                 Serendip Altındal


16 Ekim 2011 Pazar

SERDENGEÇTİYİZ AMA YARDAN DEĞİL..

           Yine sükûtu hayal ve yine bir hüsran akşamı. İnönü stadında ki vefakâr taraftarlar başları eğik kırgın ve hüsranlı evlerinin yolunu tuttular. Öncelikle de siz, Portekizli, İspanyol, ancak kendilerine bir zamanlar futbol oynamışlardı dedirtebilen(!) doymuş sahtekârlar, başkanınızın yerinde olsam bavullarınızı ellerinize tutuşturup çoktan sizi analarınıza postalamıştım. Siz futbol filan oynamıyorsunuz, kimseyi kandırmayın. Siz bundan sonra olsa olsa kumsalda guguç oynarsınız. Bana sorarsanız da, gece kulüplerinde kusmuğunun içinde sızmış madamlar gibisiniz evlatlar, haberiniz olsun.

            Her zora geldiğinizde ikide bir yerlere uzanmak için de futbol sahalarına hiç ihtiyacınız yok, akşamları takıldığınız mekânlarda sabahlayın bari nasıl olsa artık paraya da ihtiyacınız yoktur. Bunları söyledik diye sakın bizi de ‘her maç kazanılır’ mantığı fanatiği sanmayın. Biz sadece ‘hiç bir mücadele kaybedilmez’ mantalitesi taşıyoruz. Tabii ki her müsabaka da kazanan hep bir taraftır. Ne var ki, skor her zaman gerçeği yansıtmaz. Terinizin – harpte kan – son damlasına kadar şerefinizle mücadele edebilmişseniz, gerçekte gönüllerin kazananı olmuşsunuzdur. Asıl mağlubiyet, rakibine ya da düşmanına, hiçbir direnç göstermeden havlu atan teslimiyettir.


            Bilenler için, yolun başında alınan işaret, sonunda da yanıltmaz insanı. Doygun ve yorgun adamlarla bu işler olmaz. Önce ruh, yani takım ruhu lazımdır efendiler. İçinizde en yüreğiyle oynayan, tam da böyle maçların ve sorumluluk sahibi kişilik adamı Ernst gibi bir komando kenarda oturuyor, bizim baletler sahada bale yapıyor, nedendir bilinmez. Hocanızın da bunu bildiğini pek sanmıyorum. Ne var ki dürüst ve iyi niyetli bir insana benziyor. Ama sadece iyi niyetle bu işler yürümez. Biraz da yaptığı işi bilmek lazımdır. Hocanın en azından takımda ki yabancı futbolcuları bilhassa uyarıp, karşı takımda ki yabancıların maç boyunca sahada, nasıl basmadık bir karış toprak bırakmadıklarını, kendilerine sormalarını istemesi gerekirdi.


            Sonuç; yine laf ı güzaf, bu devamlı hüsran BJK’lı vefakâr taraftarın kaderi olmaya ve artık da kabak tadı vermeye başladı. Unutmayın ki BJK’ nın emsalsiz taraftarı sevdiğini öperken, gerekirse de ısırdığında etini kemiğinden sıyırabilir.

            Sizlere, ilk resmi lig – İstanbul ligi 1924 – şampiyonu BJK futbol takımının kaptanı ve divan kurul üyesi Cavit Altındal’ın oğlu ve hocaları Baba Hakkı’nın genç takım futbolcularından birisi kimliğimle tekrar sesleniyorum:


            Şerefli rahmetlilerinin ruhu ve Atatürk imzalı Cumhuriyet profilinin sahibi BJK’lı kimliğinin huzuruna, ruhsuz ve kişiliksiz futbolcuları çıkarmaya asla hakkınız yoktur efendiler. Zira BJK duruşu buna alışık değildir ve bu durum kendi onuruna edilen en ağır küfürle özdeştir. BJK’lı yenilen takımını alkışlamayı da bilir. Bunun da sayısız örneğini vermiştir. Ne var ki skorda yenilse de sahada kazanan olmuştur, özüyle alkışladığı takımlar her zaman. İyi ki babalarımız ve özellikle de rahmeti hocamız Baba Hakkı bu günleri görmedi. Bu aymazların başına neler gelirdi acaba, tahmin etmem hiç zor değil.

            Şayet BJK etiğini kaldıramayacaksanız, rezil olmadan yol yakınken de en iyisi bırakın biraderler. En azından itibarınız size kalmış olur ve bu da sizin adınıza bir kazançtır.

            Her şeye rağmen burada bir parantez açıyor ve bütün BJK’lı duruşuna sahip taraftarlara, ayrıca da taraflısı, tarafsızıyla yurdumun tüm ahde vefa sahibi vatandaşlarına selam, sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

                                                                                              Serendip Altındal


           
             

23 Eylül 2011 Cuma

TEK YOL VAR..

            Siz bana göre muhalif, ben size göre muhalif olabiliriz. Farklı renkler de favorimiz olabilir. Çok ayrı zevklerimizin de olacağı kesindir. Hatta ağzımızla kuş tutsak bile, birbirimize yetersiz de kalabiliriz. Ne ki, daha önce tanımadığımız bir insanla ilk tanıştığımızda, kim olduğu, nasıl göründüğü veya hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı iç bütünlüğünün (birey kimliğinin), sadece dışına akseden formatıdır bizi ilk ilgilendiren. Zira aklın yolu her zaman birdir.
            Sonra giderek ve kişiyi daha da iyi tanıdıkça, zamanla yeni veriler birbirini bütünleyerek kafamızda ki imajını şekillendirmeye başlar. Böylece, o kişi ve kişiliği hakkında artık bir karar verebilme hakkı – daha dorusu yetisi, çünkü hakkı adalet teslim eder -, bizde kendiliğinden oluşmaya başlar. Normal olan da budur. Bu durum ise, insan olarak hiç birimizin yadsıyamayacağı ortak paydamızdır esasen. Bir de daha ilk tanışmada o kişi hakkında karar verme opsiyonuna(!), ya da yargısız infaz hakkına(!) sahip olanlar vardır ki, öyleleri hakkımızda çok müspet kararlar vermiş olsalar dahi, Allah onlardan cümlemizi korusun demekle yetinelim şimdilik.
           
            Konu VATANSA ve gıyabımızda MİSAK I MİLLİMİZ tartışılıyorsa(!), bütün milliyetçi katmanların, hangi parti, cemiyet ve ilke aidiyetinde olurlarsa olsunlar, tek ve ortak milli payda da, yüzde yüz uyum içinde olmaları gerekmektedir. Tıpkı mukaddes Kurtuluş Savaşı günlerinde olduğu gibi, yalnız durum bugün daha da farklı ve aldatıcıdır. Çünkü düşman o düşman değildir, çok daha sinsi, kalleş ve art niyetlidir. Ve bugün yurdumuzu, önce kendi devşirmesi oligarklara teslim edip, sonra köpeklerini üstümüze yollarken ve yurdumuz da, yaratılan kurgu teröre teslim edilmiş ve bir iç kavgaya doğru sürüklenirken, tüm sivil, asker milliyetçi yiğitlerimizi, sanal gerekçelerle de sundurmalara kapattırmıştır. Ve en önemlisi, bu iki dönem arasında çok benzerlik olduğu halde, bugün bir Mustafa Kemal’imiz ve o mentalda dava adamlarımız yoktur. Yalnız yine atladıkları ve hesaba katmadıkları, Türk Ulusunun ‘ZOR GÜNLERİN MİLLETİ’ kimliğidir.
            Bugün yeni küreselci formasyonu ile karşımıza çıkan eski düşman, ülkemizi aklınca, güçsüz ve korumasız bırakarak, yavaş yavaş işgal ederken, görünürde belden aşağı yöntemlerle ve arkadan dolanarak, dost kisvesi altında ama kalleşçe dostluğumuza oynamaktadır. Maalesef de bu işgali silah atmadan gerçekleştirmektedir. Çünkü çok iyi bilmektedir ki şayet bunu hemen – vaktinden önce – silahla yapmaya kalksa, bütün Türk Milletini karşısında bulur ve hayalleri daha başlamadan biterdi.
            İyi niyetli ve saf, herkesi kendisi gibi bilen vatandaşımızı iğfal eden de, bu kalleşçe aldatmacadır aslında. Silahı kendi adına, Osmanlı döneminden beri her fırsatta sömürgeci maşası olmuş, şimdi de liderlerini Dolara boğduğu PKK yaftalı bazı(!) Kürt oldukları bile tartışılan, sırtlan sürülerine attırtmaktadır. Olayın farkında olmayan bu aymazlar da, sözde kendi muhtariyetleri adına attıklarını sandıkları silahı, aslında Ermeni ve Yahudi adına atıp, boşu boşuna telef olduklarının ne hikmetse(!) hala farkında değillerdir.
            İşte bu nedenlerden dolayı, yukarda ki insan tariflerimize giren, yargısız infaz yapanlarla ki, şayet bunlar milli ortak paydayı, bizimle birlikte bünyelerinde hisseden TC vatandaşları iseler, onlarla bile mutlaka yüzde yüz bir mutabakat sağlanmalıdır.
            Buraya koyabileceğimiz bütün belgesel alıntılardan ve aziz Atamızın sanki bugünler için biçilmiş hitabelerinden sarfınazar ederek, kendimize sadece diyelim ki; gelin 90 yıl önce benzer ama daha da ağır şartlarda inleyen aziz rahmetlilerimizin his dünyasına, zihinlerimizde bir empati köprüsü oluşturalım. Hep birlikte o köprülerden, onların günlerine ulaşalım ve o insanlarımızla el tutuşalım. Bu bile bize yetecektir. Kimbilir, belki de huşu ile titreyerek kendimize geliriz.

            Öyle ya da böyle, sırtında bizi taşıyan milli fundament, aziz Kurtuluş şehitlerimiz ve diğer rahmetlilerimizin taciz ettiğimiz ruhlarıyla galeyana gelip, şiddetle silkinerek ve 10 kuvvetlerinde bir milli zelzeleye dönüşerek, hepimizi yutmadan evvel, bir an önce bir şeyler yapmak zorundayız.
         Hadi bakalım o zaman göreve. Başlarken de ilk önce yapılması gereken, içimizde ki devşirmelerden ve yerli Coniler’den(!) bir an evvel kurtulmaktır. Çünkü Kuvayi Milliye ruhu önce bunu şart koşar. Bakalım yüreciklerimizde, binlerce yıllık ilk bağımsız devlet kurma kültürünün sahibi, özgür başı hep yukarda, adam gibi adam yüce Türk’ün kan mirasından neler kalmış. Hep birlikte bir daha görelim ve yedi düvele de hep birlikte bir daha gösterelim.

                                                                        Serendip Altındal