16 Ocak 2021 Cumartesi

DİKTA MI, DİTATÖR MÜ..

 


            Alman Devleti kurulmadıkça, sömürge siyasetine de hak kazanamaz düşüncesine sahip bir Hitler’in Devletçilik anlayışı, aslında sömürgeciliğe aracısız bir kafadan dalıştı. Her bakımdan güçlü bir Devlet kurulabilirse şayet sömürgecilikte de söz sahibi olunacaktı Hitlere göre o halde.

 

Sömürgecilik Hitler anlayışının giriş kapısıydı yani hedefiydi aslında. Düşünüyorum da Hitler diktası, kendi diktatörlüğünün ne kadar vazgeçilmez bir silahı olmuşsa, sapla samanı ayıramayanların diktatör (!) dedikleri yüce Atatürk’e de yapılan, ne denli uyuşmaz ve eşyanın asla tabiatına uymayan bir atıftı Yarabbi!

 

Hitler, yokluk içindeki ülkesinin şartları içinde kendi diktatörlüğünü tırnaklarıyla kazırken, Atatürk sömürge yapılmaya çalışılan vatanını emperyalistlere karşı savunup muzaffer Komutan olunca, milletinin kendisine bahşettiği ölümüne kadar tek adamlığı – ki Halife ve/veya Padişah ya da her ne olmak isterse – elinin tersiyle itip, özgün Türk Milleti için laik, halkçı ve bağımsız bir Cumhuriyet kurmaktan yana olmuş ve gerekli olan devrimleriyle de bunu başarmıştı sadece.

 

Aynı bağlamda Hitler ise yokluk içinde büyüdüğü bir toprağı başka topraklarla büyütüp, gasp (sömürgecilik) yoluyla zenginleşmeyi kurguluyordu aslında. Oysa Atatürk her şeyini kaybederek, Hitler gibilerin sömürgesi olma durumuna düşmüş bir Cihan İmparatorluğunu, tırnaklarıyla bile olsa bu makûs durumdan kurtarabilmenin çarelerini araştırıyordu.

 

Lenin’in de söylediği gibi bir Diktatör ülkesini iç kavgaya düşürmeden yok olmaz. Ya da Hitler gibi Dünya ile kavgalı olur ve neticede Dünya tarafından tarihten silinir. Görüldüğü üzere her iki şıkta; milletini bölmek, ayrıştırmak yerine büyük Türk Ulusu kimliği altında birleştiren, herkese savaş açmak yerine ‘yurtta sulh Cihanda sulh’ sözünü ebedileştiren, can düşmanlarının bile aradan geçen yaklaşık 100 yıla rağmen, bugün dahi özlem ve saygınlığını hak eden, şimdi artık Tengri huzmelerinde uyuyan rahmetli Atatürk’ümüzle hiç uyuşmaz.

 

Öyleyse bırakalım diktatörlüğü filan; ama Hitlerle Atatürk arasında gerçekte geceyle gündüz farkı olduğunu söyleyelim en azından. Bak sen! Meğer ki Atatürk nasıl bir diktatörmüş! Hadi canım geçiniz! Lakin laf aramızda keşke biraz da olsaymış hani. Çünkü kendisi gibi bir doğrucu Davut, kim bilir ne kafalar temizlerdi de bugün bu dertlerimiz olmazdı.

 

             Ötesinde de Yakup Cemil olayında olduğu gibi, Mustafa Kemal’in Harbiye Nazırı olması için Saraya isyan eden Yakup Cemil’in sonuçta asılması nedeniyle kendi anılarını Falih Rıfkı’ya (Atay) anlatan Mustafa Kemal; ‘şayet adam muvaffak olsaydı, benim bu görevi kabul edebileceğimi düşüne bilirmiydin’ diye sorması, herhalde Atatürk diktatörlüğünün (!) de çarpıcı bir göstergesi olmaz mı? İşte bu doğrultudaki bütün emsaller ve argümanlar adam gibi bir Devlet Lideriyle, bir sefih ve narsist Diktatör arasındaki dipsiz uçurumu yeterince ortaya koyar sanırım. Bilmem daha da fazlasına gerek var mı?

 

            Trumph yandaşlarıyla Amerikan Kongre Binası doldu boşaldı. Böylece bir emme basma olayı daha arşive geçti. Ne var ki USA derin Devleti sonuçta radikal Trumph’ı da tasfiye ederek eski Amerikan rüyası masalını, Biden’in yeni Demokrasi cilasıyla parlatarak dünyanın gözünü tekrar boyamaya kalktı muhtemelen. Bakalım göreceğiz. Yakında yine yapay boya düşer ve eski astar çıkar ortaya nasılsa. Ve malumdur, alışmadık kıç don tutmaz lafını eskiler boşuna söylememişlerdir.

 

            Öyle veya böyle biz yine anımsayalım ki Türkiye Cumhuriyeti, USA topografyasının hele de Pensilvanya Sultanlığına bağlı bir sömürge diktatoryası asla değildir, istese de olamaz esasen. Bu özlemi taşıyanlar hatta her gece rüyasını bile görenler olabilir. Bırakalım onlar rüyalarını görmeye devam etsinler. Diğer yanda ekonomi masası gibi mufassal ve halkı aydınlatıcı sunumlar, birliktelikler genel muhalefetin sadece kurucu CHP kanadı tarafından yapılmaya çalışılıyor. Kendilerini kutlarız.

 

Oysa bu halkçı aydınlatmalar, açık bütçe gibi aslında sosyal bir Devletin yapmak zorunda olduğu işlerin en başında olması gerekenlerdir. Ülkemizde maalesef kuruluş yıllarından, bilhassa da Atatürk’ün vefatından sonra bu geleneğin giderek raftan kaldırılması, AKP döneminde ise tamamen yok edilmesi, bırakın ciddi bir Cumhuriyetin olmazsa olmaz sosyal Devlet geleneğini, geleneksiz ve yasasız bir Devlet bile olmayı beceremeyen bir yapay İktidarın ancak ortaya koyabileceği tek ve salt icra haline gelmiştir…

                                                                       Serendip Altındal

Kaynak:

a-      Atatürk’ün bana anlattıkları – Falih Rıfkı Atay.

b-     Kavgam – Hitler.

           

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

2 Ocak 2021 Cumartesi

DENGE BOZULMASIN..

 


            Meral Akşener hareketini, eli yüzü düzgün ve Türk vatanına hayırlı olacak bir muhalefet paragrafına yazmış ve can ı yürekten de onaylamıştık. Ne ki son günlerde kulağımıza gelen ve kendi tarafından da ifade edilen ‘yuvama dönüyorum’ başlığında oluşan soruların ikna edici cevapları; yine tarafından verilmediği taktirde ahde vefa özgünü vatandaşları tarafından kabul görmesi kesinlikle mümkün olmayacaktır.


             Soru 1. Yuvana yani MHP’ye bugünkü koşullarda geri dönmek Bahçeliyi destekleyip aynı bağlamda Cumhur ittifakına da devam edeceğin anlamını mı taşıyor?

             Soru 2. Yoksa bu geri dönüş, MHP de köklü bir yeniden yapılanma ile Başkanlığın da değişmesi bileşkesinde, bütünüyle Kemalist bir dayanışma içinde bir milli öze geri dönüşü mü dile getiriyor?


             Şayet ikinci sorunun cevabı açıklık kazanırsa, buna hiçbir milli görüş sahibi vatandaşın itirazı olamayacağı açıktır. Çünkü o takdirde olası bir CHP/MHP Hükümetinin tatminkâr, özlenen ve tam da günün sorunlarına çözüm üretebilecek bir alternatif olacağı açıktır. O zaman da bize bunu kutlamak düşer. Şener’in ağzından çıktığı söylenen bu ifade söylenti bile olsa, neden ve kimden bu haberin çıkarılmış olabileceğini öngördüğüm için, bu uyarıyı ilgili adreslere her şeye rağmen yapmak ihtiyacını hissettim.


             Bugün Türkiye’miz, birisi engellerle dolu, diğer ikisi ise açık gözüken bir üç yol kavşağındadır. Pekiyi bizi nereye ulaştırır bu yollar. İçimizdeki Amerikalıların bilhassa tercih nedeni olan birinci yol ABBD bileşkesinde bizi, eyaletler Cumhuriyeti sömürgesi olmaktan başka da bir hedefe asla götürmez.  


             Bu yola alternatif gibi duran ve arkası açık olduğu sanılan ikinci yol ise Arap Dünyası içinde yeni bir Osmanlı paradigması bağlamında teokratik Panislamist Osmanlı imajlı, aslı ise yeni bir ABD İslam sömürgesi olmaktan öte başka da bir sona çıkmaz. Bu iki yolda bizi AKP dürtüsüyle, zorunlu olarak tekli veya koalisyon Hükümetli, neticede havlu atacağımız hedeflere ulaştıracaktır sadece. Ne var ki çıkmaz gibi gözüken lakin ancak Türk gücü ve dik duruşu ile açılabilecek olan üçüncü yol ise Atatürk ilkeleriyle benimsediğimiz altı okun işaret ettiği; ama Pantürkizm olarak betimlemediğimiz Kemalist yolumuzdur.


             Ki aslında sapmak zorunda kaldığımız ve sonuna kadar içinde kalmakla da yükümlü olduğumuz bu yol emperyalist engeller ve tutucu Hükümetlerle bugüne kadar uzak tutulduğumuz, bundan sonra da içimizdeki müstevli beslemelerle dışımızdaki sömürgeci sürüngenlerin, asla sapmamızı istemedikleri tek yoldur. Ne ki işte sadece bu yol, Dünyada kimse yokken var olmuş Türk evlatlarına yakışan, güçlü ve azimli başlarını ebede kadar gururla dimdik omuzlarının üstünde taşıyabilecekleri tek yoldur. Bilmem anlaşılır oldu mu?


             Burada ‘derin Devlet’ demeyelim; ama Türk evlatlarının derin köklerine doğru bir anımsatma yapalım. Latinler Türklerin son yüzyıllarda birleşmelerini çeşitli desiselerle engelleyip onları birbirinden faklıymış sanılan budunlara ayrıştırarak hatta sonuçta kardeşi kardeşe de öldürterek, bu sayede ancak ve bin bir meşakkatle Türklerin mirasları üstünde kendi Devletlerini ve teritoryal varlıklarını oluşturabilmişlerdir. Bugünse görüldüğü üzere Türk gücü büyük Dünya güçlerini yine karşısına almıştır.


             Bu durumda ise Türk evladı ne yapacağını yani nasıl ve neden öz birliğine sahip olmak zorunda olduğunu yine çok iyi bilecek ve gerekeni de yapacaktır şüphesiz. Yalnız asla unutulmaması ya da yadsınmaması gereken, acilen çözülmesi gereken bu sorunun yavaş ve milli özünü asla temsil etmeyen bir Cumhur ittifakı ve otokratın liyakatsiz yandaş kadrosuyla, hitlervari yapılamayacağının hesabını da elbette özenle yapmış olacaktır.


             Ve bu denge esasına dayalı hassas birlikteliğe uyum sağlayamayacağı anlaşılan herhangi bir muhalefet Partisi de derhal birlik dışı bırakılacaktır. Bu arada en yakın komşusu olan Rus’a Türk’ten, Türk’e de Rus’tan fayda vardır esasen. Ve biz şimdi ön Asyalıyız o halde ne işimiz vardır Atlantik ötesindeki ve asla bize uymayan abuk arayışlarda.


             Rusya, Çin ve tarihimizin de bir parçası olan Hindistan ile yeni İpekyolu projesinde tam birlik sağlanırken, yenisi ve daha gelişmişi tarafımızdan yapılmadıkça en gelişmiş ve kendisini defalarca ispat etmiş bir savunu silahımız olacak S-400 vs. kararlarının da sadece bizi bağladığı ve bağlayacağı herkese kabul ettirilmelidir.


             Kendi milli silah bileşkeli ağır sanayimiz ve milli tarım mevzuatlarında ise Atatürk’ün yaptığı gibi kimseye zerre taviz verilmemelidir. Bilinmelidir ki ancak bu yolun, hür doğmuş ve hür yaşamak zorunda olan Türk evladının Milli bağımsızlığını pekiştirecek tek çözüm yolu olduğu ve olacağı da biran bile akıldan çıkarılmamalıdır…

                                                                                                                                                                                                                                                                       Serendip Altındal

 Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

19 Aralık 2020 Cumartesi

HAKLIYSAN ÖZGÜRSÜN..

 


            Her şeyden önce bilinmesi gereken; emeğin asla satılık olmadığıdır. Çünkü yaradılış itibarıyla insan olduğumuz için emeğimizi istesek de satamayız. Emeğimizi ancak kiraya verebiliriz. Yani maaş veya ücret dediğimiz, aslında bir hizmet karşılığında aldığımız bedeldir. Çünkü doğuştan özgür olan bir insanı tamamen sahiplenebilecek bir değer veya değerler manzumesi evrende bile mevcut değildir.

 

            Hatta bir insanın canını almak için kiralanmış bir tetikçi bile kiralanmıştır aslında. Oysa ona para veren her ne kadar onun sahibi de olduğunu düşünüyor olsa da. Bu yüzen de ‘keser döner sapı da döner’ derler ya zaten. Şayet insan satılabilir mal olsaydı, esasen o zaman insan olmaktan da çıkardı. Balık nasıl balıksa, kuş nasıl kuşsa insan da insandır, başka şey değil. Ve bu da bir varoluş meselesidir aslında.

 

            Öyleyse demek oluyor ki insan veya başka bir can taşıyan, mal olmadığı için değerini ödediğini sananın malı olabilsin. Böylece sonu Dünya savaşlarına kadar uzanan insan objeli her karmaşa, her kaos gerçekte bu bilincin, insan olduğunu iddia eden tür mentalinde, bir azınlığa biat ederek bir türlü yerleşememesi nedeniyle, sahiplenmek zorunda kaldığımız evrensel ahmaklığımız, izahı olmayan bu bencilliğimiz nedeniyle değil midir? Yani biatkârla biat ettiren arasında hiç bencillik farkı olabilir mi? Yani hangisinin daha fazla bencil olduğunu sorgulayabilir miyiz gerçekte.

 

            Eski Çağlarda köleler ve köleciler hem de yasal olarak vardı. Sonrasında ise radikal sınıf ayrımcılığı, Spartaküsler yarattı ve yenileri de peş peşe arkadan geldiler. Kölelik ve kölecilik tarihin çöplüğünde küllen yok oldu. Bugünse ‘hepsi bana’ diyen ve ben merkezci asosyal yaşam tarzlarını gittiği yere kadar yürütme taraftarı olan liberal vampir = emperyalistin kendi ülkesinde ve/veya sömürge ülkelerindeki mazlumların kanını emmek üzere bundan sonra artık sadece yapay zekâlı dijital aletler – insansı robotlar- kullanmak zorunda kaldıkları da tartışılamaz açıklıkla ortaya çıkmıştır.

 

            İnsanoğlu varlığını sürdürebilmek için adalete ihtiyaç duyan ve bunu da her şekilde sonuçta toplumsal selameti bağlamında kendi kontrolüne alabilen tek varlıktır. Ve bu nedenle de sonsuz alemin insan eli değmiş her mekânında, adalet mahkemelerinin ışığı her daim yanacaktır. ‘Bunu Allah bilir’ diyen müminlere karşın, ‘matematiksel verilerle elde edilen istatistikler doğrultusunda bu gerçek ortaya çıkmıştır’ ibaresiyle cevap veren bilimsellere göre de ana gerçek budur.

 

Bu nedenle de ruhları ebediyen karanlığa mahkûm olmuş eşkıyaların masumlardan gasp ettikleri ganimetleri ise kendileri mekân değiştirdikten sonra, sadece arkada bıraktıkları ihtiyaç sahibi mümin veya gayrı müminlerin arasında paylaşılmaya yarayacak ve böylelikle de hak yine yerde kalmamış ve doğru adreslerini bulmuş olacaktır. Öyleyse bunu da arada bir düşünmesi, zarar değil bilakis sadece fayda sağlar insanoğluna.

 

            O halde bize de bu durumda sormak düşer ki: Allah her şeye kadir ve tek çözüm üretense; o halde Allah’ın ya da tanrının, her şeyi yaratırken ilk önce de kendisini yaratmış olması gerekmez miydi? Pekiyi keyfiyet bu olunca da kendisini yaratan veya bu kararı kendisine verdiren ana sebep neydi acaba?

 

Yoksa o da bir öntanrıdan mı icazet almıştı? İyi de o öntanrı acep kimden vesayet almıştı, falan filan vs. vb. Anlayacağımız bu alemde insanoğlu var oldukça kendisiyle birlikte nesilden nesle intikal ederek var olacak bir hikâyedir; daha doğrusu da sadece insanoğlunun aklını kurcalayacak uzatmalı bir mittir bu konu aslında…

 

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

8 Aralık 2020 Salı

PANAYIR TİYATROSU..

 


Katar katar satılanlar acaba gerçekte kimlere satıldı? Yoksa emperyalist stratejistler, arka planda hasılatı toplayıcı olarak Katarı da bizi soymak için aracı yaptılar da birlikte bizi mi uyutuyorlar! Ne dersiniz?

 

Esas alınırsa bugün Türkiye’mizin içsel en büyük sorunu, pili boşalan ve artık değişimi kaçınılmaz hala gelen AKP İktidarıdır. Gerçekte daha da büyük sorunumuz ise çektiği bütün sıkıntılara rağmen milletimizi ölmeden süründürmek bileşkesinde, sanki muhaliflermiş görüntüsüyle hala desteklemeyi; bu İktidar aslında kendilerine çalıştığı nedeniyle amaç edinen, emperyalist kaynaklardır.  

 

Hepsinden kurtulmanın tek çaresi ise Kemalizm pelerinimizi, daha fazla beklemeden yine sırtımıza almaktan geçer. Bugün Kemalizm’i en iyi benimsemiş ve uygulama geçirmiş olan Devletlerin başında Çin vardır. İkinci sıradaki Rusya ise özüne dönük biraz daha revizyon gerektiren bir Kemalizm’e sahiptir. Sadece bu iki Devlete bile bakmak aslında patent sahibi olarak önce bizde uygulanması gereken Kemalizm’in, uygulanamamasının bize verdiği acılı kayıpları, artık kurumaya başlayan damarlarımızda bile hissedebiliyoruz.

 

Hele de vatandaşlarına maske bile dağıtamayan bu İktidarın, başka ülkelerin Pandemi sorunlarına da -kendi sorunlarımız ortada büyüyerek sırıtıyorken- yardım ediyoruz söylemleri, İktidarda kalabilmeleri için emperyalistin ne denli baskılarına katlanarak ne trajikomik durumlara düştüklerinin de ayrı bir göstergesi midir? Ee hal bu olunca da şüphesiz, doğruları açıkça ifade edebilecekleri beklenmemelidir. Çünkü biraderlerin arkasında, çoğunlukla destekçileri olan cahil, cühelaların önceki toplamından çok daha az seçmeni kaldı artık. Muhtemelen onu da kaybetmek istemiyorlardır anlaşılan.

 

Yani İktidar öyle zor bir durumdaki tüm muhaliflerin yazar, çizer ve sosyal medya aracılığıyla kendilerine karşı kullandığı ifadeleri, tek adamlarının ağzından, kelimelerine bile dokunamadan ki daha etkili olabilecek ifade becerisine esasen sahip de olmadıklarından, muhalefete karşı kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu durumsa kendilerine daha da fazla güldürüyor içeridekileri ve dışarıdakileri.

 

Ne diyelim, Allah bir zahmet ütüleyiversin de encamlarını, belki de önce tek adamlarından kurtulup, kurucu anayasaya ve Meclisin sinesine geri dönerek, kendilerine çeki düzen verirler. Çünkü kendi Cumhuriyet’inin kurucu anayasasına aykırı düşen bir Cumhurbaşkanına da Cumhurbaşkanı denemez. Bu durumda olan bir Devlete legal bir Devlet bile denemez. O halde ülkemiz ne olduğu belirsiz çok daha beter bir durumla karşı karşıyadır.

 

Böylesi bir durumda ise bu faciaya onay verenler 80 milyonu karşılarına alarak, bizatihen kendileri çok daha feci durumları karşılamak zorunda kalacaklardır. İşte bu felaket durumunda akılları biraz başlarına gelir de belki de vatana hayırlı evlatlara dönüşerek günahlarını da affettirirler. Olmaz, olmaz demeyin sakın.

 

Ayrıca esnaf ve bilhassa da küçük işletme sahiplerinin Pandemi gerekçeli özellikle de kredi borçları nedeniyle yaşadıkları icra sorunlarına kısaca değinmek gerekirse. Bu kardeşlerimiz özellikle de büyük iş adamlarının aynı sıkıntıları fazla kayıplar vermeden geçirmelerinin esas nedeninin, zor günler için fon ayırmaları ve bu paraları asla amaçları dışında kullanmamalarında yattığına empati oluşturmalıdırlar.

 

Yani bütün serbest meslek sahipleri işletmelerinin zor günleri için faizli fon hesapları açmalı ve bu tasarruflarını imkânları nispetinde de büyütmelidirler. Ve bu hesapların sadece zor günler için ayrıldığını da asla unutmamalıdırlar. Şayet böyle sıkıntılar yaşamak istemiyorlarsa.

 

Adam Çin’e, yeni İpek Yolu çerçevesinde dümbür düdük, malı mülkü dolu bir ticaret treni kaldırıyor, birkaç kilometre sonra da durdurup treni gara geri çekiyor. Tıpkı Ege de kara sularımızda gaz arayan gemimizi bile limana geri çektikleri gibi. Yani sömürge Devleti Hükümeti oldukları için, tükürdüklerini yalayıp havlu atarak, iflas ettiklerini adeta bütün dünyaya ilan ediyorlar. Bu durum hangi Devlette bundan sonra saygınlık bırakır ki? Ve bunun için kimlerden ültimatom aldıklarını açıklamaya, her zaman ki gibi yine yürekleri yetmiyor. Anlayacağınız bütün Dünya tefe koyup çalıyor bunları.

 

Velhasıl ne alakaysa; müstevli mevcudiyetleri gerekçesiyle, sahiplerinden aldıkları ültimatomlar üzerine, 7X24 seanslı ve içinde AKP dublörlü tek adam trajikomedyasının oynandığı bir panayır tiyatrosuna evirdiklerini düşünüyor olsalar herhalde, koca Türkiye Cumhuriyeti’ni. Ne var ki Kılıçdaroğlu’nun rakibini ezen akılcı bir sükunetle ve dosdoğru tespitlerle Mecliste verdiği tek adam muhalefetini ise takdirle izlerken, hakkını da vermemiz gerektiğinin adil olacağını düşünüyorum…

 

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

25 Kasım 2020 Çarşamba

VARLIK ACISI..

  


           Mafyayı kullanarak muhalefeti sindirme operasyonu, aslında Bahçeliden Erdoğan’a atılan en büyük ortak kazığıydı. Çünkü Erdoğan Başkanlığındaki İktidarın, muhalefetinden kurtulmak için Mafyaya itibar etmesi veya etmek zorunda bırakılması, aslında bir İktidar Başkanına bundan fazla da itibar kaybettiremezdi.

 

            Bahçeliye gelince; artık siyasi ömrünü daha da çabuk sonlandırmak pahasına, İktidar ortağını bile yerin dibine batıran bir manevrayla Mafya desteğine el atmayı, bir siyasi gaflet veya depresyonel bir Alzheimer başlangıcı olarak da kabul etmenin dışında yoksa Erdoğan İktidarını tamamen açık düşürmeye yönelik bir çalım olarak mı kabul etmemiz gerekir. Bu ise tarafımdan okurlara açık bir sorudur. Herkes kendine göre yorumlayabilir şüphesiz.

 

            Çünkü böylesine uçuk, yasa ve siyaset dışı itibarsızlaştırma çabalarını uygulama geçirmek şayet siyasetçide bir depresyona işaret ediyorsa, vakit geçirmeden bu durumdaki siyasilerin bundan böyle siyaset dışı bırakılmaları, acilen yasallaştırılmalıdır. Çünkü toplumlarına verebilecekleri hasar şiddetinin öngörülebilmesi imkânsızlaşır. Dolayısıyla da bu durum, Cumhurbaşkanlarının bile bundan böyle Mafya reislerinden seçilebileceğinin, anayasa maddesi olarak teklif edilebileceğini de akla getirecektir kuşkusuz.

 

            İşte tam da bu noktada Çakıcı düdüğünü üfleyerek ondan medet uman Bahçeliye aslında düşen görev; muhalefetin CHP kanadında da bulunan ve hala Kürt sorunundan bahseden emperyalist göbek bağlılarına da seslenerek, Türkiye de asla bir Kürt sorunu olmadığını, Kürt denen insanların kendilerinin de bildiği, bizatihen her vesilede onlardan, kulaklarımla da işittiğim gibi aslında birçoğumuzdan da saf ve katkısız Oğuz boylarından (Begdüz Aşireti) öz Türkmenler olduklarını söylemesi gerekirdi. Tabii gerçekte temsil ettiği yapay milliyetçilik değilse!

 

            Veya bu söylediklerimize farklı bir duyargayla bakıp, milli derin Devletin sanrısal ajanı(!) Bahçeliye, Erdoğan’ı tutsak yapıp, mevcut İktidarın anti millî paradokslarını kontrol altında tutmak ve yerli kapitalist sınıflarının da desteklediği milli bir endekste, Avrupa ile iş birliği çerçevesine bir dayanışma desteği mi sağlamaya çalışılıyor acaba? Düşüncesine de el atalım isterseniz. Nitekim Erdoğan’ın yeni AB senaryosu veya görüşü bu düşünceye ışık tutmaktadır. Yoksa ne oldu da Avrupa Birliğine desteksiz sallarken ani bir U dönüşle, o Birliğe birden kucak açtı.

 

            Saf milletim sorulduğunda, ayağımızı yorganımıza göre uzatıyoruz demiyor mu? Gel de ölme ya da ‘yoksa siz kapınızın önündeki paspasın altında mı uyuyorsunuz’ diye sorma şimdi. Yahu yorgan mı kaldı da artık, altına girip uyuyalım. Pompeo denen ve daha ziyade açık/kapalı panayırlarda kadın/erkek – ekseriyetle de kadın – seyircilerin yükselen adrenalin seviyelerini düşürmeye yarayan, şikeli Amerikan güreşçisi kılıklı adamın, olduğundan fazla ciddiye alınması, gölge boksuna bile zemin hazırlamıyor aslında. Bu nedenle de ‘Türkiye de sadece Patrik efendiyi ziyaret etmiş-miş..’ konusunu bahse dahi yeterli bulmuyorum.

 

            Sekiz yıllık bir beyin fırtınasından sonra Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ekonomik antlaşması RCEP’in nihayet yürürlüğe girmesi, AB ve USA emperyalizminin karşısında Doğunun ekonomi Devlerini bir araya getirerek acısız varlık sahibi bir Dünya yaratmak üzere Yeni Dünyanın hiç şüphesiz ki en güvenilir ve ihtiyaç hissettiği yeni bir denge unsuru olacaktır. Öyleyse hepimize hayırlı olsun! Ne var ki birileri hala AB ve USA ekonomilerinde menfaat aramakta olsunlar. Lakin Alman General zibidisi yakında postallarıyla bizim Meclise de girmeye kalkarsa anlarsınız.

 

            Sizin de dikkatinizi çekiyordur mutlaka. Yerli TV dizilerindeki abartılı, yapay ihtişamlı görseller, zenginlik ve aşırı dozajda savurganlık kokan sahneler, asla bugünün Türk insanının gerçek yaşantısını temsil etmiyor ki buna gerçek zenginler de dahildir. Çünkü bu tarz yaşamdan yani servetlerini, ayın sonunu getiremeyen insanlarımızın gözlerinin içine sokarak yürütülen yaşam tarzından, gerçek zenginler bilhassa çekinirler. Çünkü gerçek zengin, çeşitli; ama yasal para tuzaklarıyla soyup soğana çevirdiği vatandaşların karşısında, parasal ihtişama itibar ederek, çoğunu çulsuz bıraktığı müşterilerini, mudilerini bir de provoke etmekten çekinecek kadar da akıllıdır elbette.

 

            Bunu anlamak için, çevrenizdeki veya tanıdığınız sorunsuz zenginlerin çevresel yaşamlarını bir araştırın, ne kadar mütevazi yaşadıklarına inanamazsınız. Hatta sosyal medyada bile haklarında hiçbir dedikodu bulamazsınız. Oysa Sosyal Medyada bolca bahse konu olanlarsa gerçek zenginlerin yanında asla zikredilmeyecek çulsuzlar, sahtekâr çerezler, reklamperestler veya sınıfta kalmış siyasilerdir…

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

16 Kasım 2020 Pazartesi

 


            Yapay ve çok tartışılır tek adam güdümlü Cumhurbaşkanlığı sisteminin asla Türk ulusunun geleceği olmayacağı, ulusça da denendikten sonra artık bizatihen yasa koyucular tarafından da açık olarak idrak edilmiştir. Ve başta AKP iktidar lobisinin tamamına yakın bütün üyelerinin de bu bilinç doğrultusunda idari önlem almak zorunda kalacaklarının önü açılmıştır.

 

            Özetle de bu demek oluyor ki Cumhurbaşkanlığı sisteminin ve TBMM dokunulmazlığının yeni bir anayasal revizyonla tekrar temel doğrusuna getirilmesi ve Erdoğan’ın artık kenara çekilme vaktinin de gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ise AKP artık Erdoğan pozisyonuyla yola devem edemeyecek ve en azından kalan demeyelim; ama zorunlu yapacağı bir iç revizyonla yeni bir İktidar ivmesi yakalayarak, hiç olmazsa yeni bir koalisyon şansı elde edebilme umudunu öngörüyor olsa gerektir.

 

            Yani AKP bünyesinde bundan sonra Erdoğan ’sız bir yeniden yapılanma artık elzem ve de görünür olmuştur. Parti üyeleri bu yadsınamaz gerçeği ne kadar anlayabilmişlerdir bilemeyiz. Lakin aksi halde AKP Partisi de tarihimizde yok olmuş İktidar Partileri arasındaki yerini derhal almış olacaktır. Bu akıbeti kader haline getirmemelerinin tek şartı ise tek adam otokrasisinden acilen kurtulmak olacaktır. Hatta bunu yapmakla da ülkenin önünü açmak ve kaybolan itibarını yeniden kazandırmak gibi çok önemli bir realiteye öncülük ederken aynı zamanda yeni bir siyasi ikbal elde edebilme umudu yakalamış olacaklardır.

 

            Çünkü USA da ki İktidar değişikliğinden sonra yaşanacak yakın günler, ne anlatmaya çalıştığımı açıkça ortaya çıkaracaktır. Burada Biden, Pompeo vs. isimleri önemli değil; ama önemli olan USA yönetiminin bundan sonra arkasına alacağı ve tek güvencesi olan, Okyanustan esen çok uluslu sermaye rüzgârıyla, son yolculuğunu nereye kadar ve nasıl götürebilecek olduğudur, bizim için esas alınması gereken ana unsur. Bu bağlamda da başımıza hakkıyla getirmeyi umduğumuz İktidarın yapı elementleri, çok daha dikkatli ve itinalı seçilmek zorundadırlar. Zira yaşadığımız son deprem bile iskân binasından önce Devlet binasının, amacına uygun ve çok doğru yapılmış olmasının önemini, artık hepimize öğretmiş olmalıdır. Çünkü doğru bir Devletin binaları da her zaman doğrudur.

 

            Emperyalist dünyada eğitilerek yetiştirilen Türk kimlikli ajanlar şimdiden bu noktada hayli tescilli iç siyasamıza, yeni umutlar gibi sürülmeye başladılar yine. Öyle ya USA yönetim değişikliği nasıl belli olacaktı yoksa. Oysa daha seleflerinin bıraktıkları pislikler henüz temizlenemeden, yenileri siyasaya yedirebilmek için siyasi statükonun çerçeve rötuşlarının da yapılması gerekecektir hiç şüphesiz. Dolayısıyla ileride yeni Hükümeti kurmak üzere bu elemanların muhalefet partilerine ve para piyasamıza amaca uygun kalıplarla monte edilmeleri gerekmektedir yeniden. Ki yarı sömürge de böyle olunur ve böyle kalınır. Ne yaparsınız, körle yatan şaşı kalkar, yani 50’lerden bu yana devamlı yatıp kalktığımız Amerikan klasiği de budur işte. Bu yüzden de zaten artık geleceğimize bile şaşı bakmıyor muyuz?

 

            Bu şaşılığın düzeltilebilmesi ise doğrudan, başta CHP olmak üzere bütün muhalefet Partilerinin, laik ve bağımsız milli, yani Kemalist prensipte, yeniden parti içi revizyonlarını yapmalarını elzem kılan yeminli bir aksiyon birliğini gerektirir. Üzerimizdeki sinsi emperyalist menfaat oyunları ise ancak bu sayede akamete uğratılabilir. Yoksa önümüzdeki yeni siyasi iktidar da sadece yine milletini uyutacak ve eskileriyle yeniden tekrarın tekrarını yaşatacaktır. Ve tekrardan kokuşma, ihlal ve rüşvet suçları birbirini takip etmeye başlayacaktır.

 

Sözün özü dersek; İKTİDARA SOYUNAN BÜTÜN PARTİLER, İLK ÖNCE İÇLERİNDEKİ ANTİ MİLLİ KOKARCALARINDAN KURTULMAK ZORUNDADIRLAR. Çünkü aynı acıyı tekrar yiyecek millet değildir artık Türk milleti.

 

Devletin hele de bir sağlık Bakanının işi, bütün vatandaşlarının hasta olacağını söylemek değil, aksine bütün vatandaşlarının sağlığını nasıl koruyacağını, ikna edici bir ilmi çerçevede ortaya koymak olmalıdır. Yoksa diğerleri tarafından kahredilerek, akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle tımarhanelere kapatılmış, aslında dışardakilerin çoğundan daha akıllı olan içerdeki gariplerin söyleyeceği en son söz bile değildir. ‘Ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir’ mealindeki ve maalesef bir Sağlık Bakanının ağzından dökülen bu sözler…

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

6 Kasım 2020 Cuma

SESSİZ DERİNLİK..

    


         AB bileşeni ve USA ile yapılan sözlü kavgalar aslında Türk Ulusunu uyutmaya yönelik kayıkçı kavgalarıdır. Yoksa bunların gerçek olduğuna mı inanılıyordu. Emperyalist hiç bugünkü yapay demokrasi cumhuriyeti Devleti ve başındaki tek adam koltuğunda oturan kişiden hele de Dünyanın bugünkü durumunda hiç vazgeçer mi?

 

            Aslında Erdoğan’dan bekledikleri, eş başkanlık misyonu itibarıyla, Atatürk muhtevası ile birlikte altı oklu Cumhuriyet müktesebatını, derdest edip kendilerine teslim etmesidir. Türkiye’mizin eyalet devletler paradoksu ortaya çıktıktan sonra da nasılsa görevini yapmış ve adresini bulmuş bir havalenin içi boşalmış ambalajı gibi kendisi beraberinde tüm kumpanyasının da bir kenara atılması, elbette emsal diğerleri gibi sorunsuz olacaktır. Tabii evlerinde yaptıkları pazarlık bizim çarşıya uyarsa!

 

            Dahası da 20 yıllık İktidarın, bütün uluslararası hukuk jargonuyla da Devlet suçu olarak kabul görülen yasal ihlallerini, terörist aklamalarını, hazine soygunlarını bolca icra eden AKP kadrosunun bütün icra organı, bizatihi emperyalist eliyle farklı uluslararası mahkemelerde çeşitli cezalara çarptırılacak ve böylelikle de kendilerinden kurtulmak emperyalist içinde kitaba uygun olurken, üstelikte bu komployu hazırlayan emperyalist çete, demokratik(!) insan haklarını koruma gerekçesiyle Dünya kamuoyu önünde bir de aklanacaktır.

 

            Şayet bu yazdıklarıma belge isteniyorsa; bu defa Pandemi dolayısıyla yine yasaklar listesine alınan Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının, kılıfına uydurulmuş bir Devlet statükosu çerçevesinde, halkından yoksun, sessiz ve usulen yapılması, İktidarın, ülkemizin meşru laik Cumhuriyet müktesebatını yıkmaya odaklı faaliyetlerinin, tartışmasız en isabetli belgesidir.

 

            Ayrıca usulen yapılan anma töreninde Erdoğan’ın Mustafa Kemal hitabını terk edip yüce mevtamıza Atatürk hitabını kullanması, tarafından zorunlu bir tekzip yoksa bir nedamet göstergesi olarak mı algılanmalıdır, bunu da yorumlarınıza bırakıyorum. Bağlamında, ellerine listeler verilen gençlerin, seçilmiş eyalet (sömürge) Devletçilerini Anıtkabir’e sokup Reislerini alkışlatmalarını da belge olarak saymamak nasıl mümkün olabilir.  

 

            Merkezi üssü Seferihisar olan bölgede hep birlikte son Depremi yaşadık. Eşime dedim ki bak kim öldü, kim kaldı kimsenin umurunda değil. Herkes kendi canının telaşında çünkü. Yani hayat devam ediyor Dünya’nın birbirinden farklı bölgelerinde. Yalnız bir farkla ki; Güneşimizin enerjisi bir anda soğrulup, bizim sistemin gezegenleriyle hep birlikte karadeliğine (veya mahşere) canlı, cansız emildiğimizde – ki içine düşmüyoruz, emiliyoruz aslında- işte o zaman bütün Dünya insanlarının birbirlerine anlık da olsa, zorunlu empati kuracakları da kaçınılmaz ortak kaderleri olacaktır.

 

            Eşim de bunun üstüne bir şey söylemedi. Öylesine birlikte dalıp oturduk bir süre. Ve dışarıdan görülmeyen ortak hayatımızı bir süreliğine de olsa empatiyle irdeleyip durduk sadece. Yani ne İktidar ne muhalefet ne de Korona vardı artık mentalimizde. Sanki o anın bitiş sessizliğini birlikte yaşadık sessizce; ama olanca derinliğinde. Kurşun adres sormaz derler, çünkü bir maganda kurşunu günahsız bir körpe canı da alır götürür bazen.

 

            Lakin Süpernova halden bile anlamaz, genç, yaşlı, çocuk, hasta, sağlam hiç kimsenin durumuna bakmaz, tek celsede günahkâr veya değil bütün insanlığı infaz eder karadeliğine süpürür. CC faktörü (cennet, cehennem) de umurunda değildir. Çünkü içine çektiği canlı, cansız bütün erimiş materiyi evrenin bir uzak zaman diliminde herhangi bir mekâna, kara maddeye (tanrı maddesi) dönüştürerek boşaltır. Bunu yaparken de sanki evrenin bir çöp işleri sorumlusu gibi davranır.

 

            Bir zamanların insanları, evleri, arabaları, paraları, pulları ve tüm saltanatları şimdi tanrı maddesine dönüşmüş ve bu eriyik için artık yepyeni bir hayat başlamıştır. Artık bu nasıl bir hayattır. Bundan sonra kim, kimdir ne tekrar ne olacaktır hiç bilinmez.

 

            Şimdi depreme tekrar bir U dönüşü yaparsak: Toplum üstünde depresif bir algı yaratarak yerini aldı, İzmir depremi de diğerleri gibi. Deprem sonrası İzmir halkının unutulmaz dayanışması esnasında, karşılıksız, beklentisiz sadece yüreklerini insan kurtarmaya adamış ve eğreti duran yıkıntıların arasına korkusuzca dalan kurtarıcı cengaverlerimiz, inanın tekrar yeni bir tarih yazdılar.

 

            Örnek olarak alınması gereken bütün bu doğru insan birlikteliği yanında elbette zikredilmesi gereken bozuk insan manzaraları da yok değildi. Depremzedelere yollanan çeşitli yardım malzemesinden nemalanmaya kalkanlar ve bilhassa da sıfatı müteahhit olan bazı insanlıktan nasibini alamamış ya da zamanla ipini koparmışlarla aynı ipte oynayan İktidar Bukalemunlarından, güzel düşüncelerimizi bozmamak nedeniyle müsaade edin de daha fazla söz etmeyelim.

 

            Onlar nasılsa bildiğiniz gibi şimdilik aynı yola devamdalar. Bende bütün doğru Türk toplumu gibi ana resmi üstüne gölge düşürmemek üzere, belleğime kazımak istiyorum sadece. Çünkü ifade sanatı, düşündüğümüzü ya da doğru bildiğimizi ancak karşı tarafın anlayabileceği çerçevede anlatabilme özelliğidir. Ve bu özellik kullanılırsa şayet insanlar arasında kalıcı, tutarlı bir iletişim sağlanmış olabilir ancak…

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim