6 Kasım 2020 Cuma

SESSİZ DERİNLİK..

    


         AB bileşeni ve USA ile yapılan sözlü kavgalar aslında Türk Ulusunu uyutmaya yönelik kayıkçı kavgalarıdır. Yoksa bunların gerçek olduğuna mı inanılıyordu. Emperyalist hiç bugünkü yapay demokrasi cumhuriyeti Devleti ve başındaki tek adam koltuğunda oturan kişiden hele de Dünyanın bugünkü durumunda hiç vazgeçer mi?

 

            Aslında Erdoğan’dan bekledikleri, eş başkanlık misyonu itibarıyla, Atatürk muhtevası ile birlikte altı oklu Cumhuriyet müktesebatını, derdest edip kendilerine teslim etmesidir. Türkiye’mizin eyalet devletler paradoksu ortaya çıktıktan sonra da nasılsa görevini yapmış ve adresini bulmuş bir havalenin içi boşalmış ambalajı gibi kendisi beraberinde tüm kumpanyasının da bir kenara atılması, elbette emsal diğerleri gibi sorunsuz olacaktır. Tabii evlerinde yaptıkları pazarlık bizim çarşıya uyarsa!

 

            Dahası da 20 yıllık İktidarın, bütün uluslararası hukuk jargonuyla da Devlet suçu olarak kabul görülen yasal ihlallerini, terörist aklamalarını, hazine soygunlarını bolca icra eden AKP kadrosunun bütün icra organı, bizatihi emperyalist eliyle farklı uluslararası mahkemelerde çeşitli cezalara çarptırılacak ve böylelikle de kendilerinden kurtulmak emperyalist içinde kitaba uygun olurken, üstelikte bu komployu hazırlayan emperyalist çete, demokratik(!) insan haklarını koruma gerekçesiyle Dünya kamuoyu önünde bir de aklanacaktır.

 

            Şayet bu yazdıklarıma belge isteniyorsa; bu defa Pandemi dolayısıyla yine yasaklar listesine alınan Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının, kılıfına uydurulmuş bir Devlet statükosu çerçevesinde, halkından yoksun, sessiz ve usulen yapılması, İktidarın, ülkemizin meşru laik Cumhuriyet müktesebatını yıkmaya odaklı faaliyetlerinin, tartışmasız en isabetli belgesidir.

 

            Ayrıca usulen yapılan anma töreninde Erdoğan’ın Mustafa Kemal hitabını terk edip yüce mevtamıza Atatürk hitabını kullanması, tarafından zorunlu bir tekzip yoksa bir nedamet göstergesi olarak mı algılanmalıdır, bunu da yorumlarınıza bırakıyorum. Bağlamında, ellerine listeler verilen gençlerin, seçilmiş eyalet (sömürge) Devletçilerini Anıtkabir’e sokup Reislerini alkışlatmalarını da belge olarak saymamak nasıl mümkün olabilir.  

 

            Merkezi üssü Seferihisar olan bölgede hep birlikte son Depremi yaşadık. Eşime dedim ki bak kim öldü, kim kaldı kimsenin umurunda değil. Herkes kendi canının telaşında çünkü. Yani hayat devam ediyor Dünya’nın birbirinden farklı bölgelerinde. Yalnız bir farkla ki; Güneşimizin enerjisi bir anda soğrulup, bizim sistemin gezegenleriyle hep birlikte karadeliğine (veya mahşere) canlı, cansız emildiğimizde – ki içine düşmüyoruz, emiliyoruz aslında- işte o zaman bütün Dünya insanlarının birbirlerine anlık da olsa, zorunlu empati kuracakları da kaçınılmaz ortak kaderleri olacaktır.

 

            Eşim de bunun üstüne bir şey söylemedi. Öylesine birlikte dalıp oturduk bir süre. Ve dışarıdan görülmeyen ortak hayatımızı bir süreliğine de olsa empatiyle irdeleyip durduk sadece. Yani ne İktidar ne muhalefet ne de Korona vardı artık mentalimizde. Sanki o anın bitiş sessizliğini birlikte yaşadık sessizce; ama olanca derinliğinde. Kurşun adres sormaz derler, çünkü bir maganda kurşunu günahsız bir körpe canı da alır götürür bazen.

 

            Lakin Süpernova halden bile anlamaz, genç, yaşlı, çocuk, hasta, sağlam hiç kimsenin durumuna bakmaz, tek celsede günahkâr veya değil bütün insanlığı infaz eder karadeliğine süpürür. CC faktörü (cennet, cehennem) de umurunda değildir. Çünkü içine çektiği canlı, cansız bütün erimiş materiyi evrenin bir uzak zaman diliminde herhangi bir mekâna, kara maddeye (tanrı maddesi) dönüştürerek boşaltır. Bunu yaparken de sanki evrenin bir çöp işleri sorumlusu gibi davranır.

 

            Bir zamanların insanları, evleri, arabaları, paraları, pulları ve tüm saltanatları şimdi tanrı maddesine dönüşmüş ve bu eriyik için artık yepyeni bir hayat başlamıştır. Artık bu nasıl bir hayattır. Bundan sonra kim, kimdir ne tekrar ne olacaktır hiç bilinmez.

 

            Şimdi depreme tekrar bir U dönüşü yaparsak: Toplum üstünde depresif bir algı yaratarak yerini aldı, İzmir depremi de diğerleri gibi. Deprem sonrası İzmir halkının unutulmaz dayanışması esnasında, karşılıksız, beklentisiz sadece yüreklerini insan kurtarmaya adamış ve eğreti duran yıkıntıların arasına korkusuzca dalan kurtarıcı cengaverlerimiz, inanın tekrar yeni bir tarih yazdılar.

 

            Örnek olarak alınması gereken bütün bu doğru insan birlikteliği yanında elbette zikredilmesi gereken bozuk insan manzaraları da yok değildi. Depremzedelere yollanan çeşitli yardım malzemesinden nemalanmaya kalkanlar ve bilhassa da sıfatı müteahhit olan bazı insanlıktan nasibini alamamış ya da zamanla ipini koparmışlarla aynı ipte oynayan İktidar Bukalemunlarından, güzel düşüncelerimizi bozmamak nedeniyle müsaade edin de daha fazla söz etmeyelim.

 

            Onlar nasılsa bildiğiniz gibi şimdilik aynı yola devamdalar. Bende bütün doğru Türk toplumu gibi ana resmi üstüne gölge düşürmemek üzere, belleğime kazımak istiyorum sadece. Çünkü ifade sanatı, düşündüğümüzü ya da doğru bildiğimizi ancak karşı tarafın anlayabileceği çerçevede anlatabilme özelliğidir. Ve bu özellik kullanılırsa şayet insanlar arasında kalıcı, tutarlı bir iletişim sağlanmış olabilir ancak…

                                                                       Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

24 Ekim 2020 Cumartesi

NEDAMET..

 

            Bir İktidar Partisi, kendi bünyesine katılmak üzere davet ettiği muhalefet Partilerinin üye ve yöneticilerine, ikbal dağıtmayı da vaat ediyorsa bir değil; ama en az iki defa düşünmelidir. Çünkü kendi geleceği de olmayan ya da kendisi de artık gözden çıkarılmış olan böyle bir İktidarın, Partisine davet etmeye kalktıkları tarafından da bir tercih objesi olamayacağı kesindir.

 

            Zira insan yaratığı aslında, bilhassa da menfaati ile iltisaklı konularda göründüğünden de akıllıdır. Şayet yaşıyor olsaydı bunu size Makyavel bile teyit ederdi kuşkusuz. Bu nedenle de sonu bilhassa da kendi eliyle gelmekte olan bir İktidar Partisi, her şeye rağmen kalan itibarını yine de korumak istiyorsa, asla bu yola girmemelidir. Çünkü bu son enayiliği ile sadece kendi sonunu daha da hızlandırmış olacaktır sonuçta.

 

            Hal böyle iken Devleti yöneten veya yönettiğini sananlara bütün yokluğa rağmen %8,3 doğrultusunda zamlar verilirken, yönetemeyen diğer kesimlere yeni bütçede zam bile öngörülmüyorsa, bu durum yeni yılda millete, sadece atılacak yeni kazıkların da şifresini oluşturuyor demektir aslında.

 

Aynı bağlamda İyi Partide de son günlerin çalkantıları, CIA bileşkeli elemanların Partide cirit attığının göstergesidir. Bize göre milletinin sempati ajanlarının başında gelen Akşener’in çok dikkatli olması gerekmektedir. Şayet Partisinin emperyal beslemelerin eline geçmesini önleyemeyecekse derhal istifa etmelidir. Böylece seçmene de işaret verirken, kurtardığı prestijini ve anasının ak sütü gibi hak edeceği ikbalini de gelecek olumlu günlere saklayacaktır.

 

            Emperyalist baskıyla içine sokuldukları yapay İslam Cumhuriyeti – ki yeni Osmanlı değil, çünkü Osmanlı patentlidir- paradigmasının ne denli tutarsız olduğunu, sonunda bizim Erdoğan Sultan da anladı herhalde. Çünkü Mütedeyyinle olmayanı, farklı etnisiteler ile bir arada bütün ülkeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak vatanı kılan Türk Milletini, aynı ülkenin müktesebatını da korumaya endeksleyen bu ortak menfaatin şaşmaz doğruluğunu ve olmazsa olmazlığını, her ne kadar gönülden istemiyor olsa da nihayet kendisi de anlamış görünüyor. Nitekim bu doğruluk giderek onun ifadelerinde de durgun suya atılan bir taşın yarattığı dairesel dalgalar gibi nedamet titreşimlerine dönüşüyor.

 

            Sonuç olarak Atatürk aklının üst aklı olduğu laik Cumhuriyetin, bütün Türk Milletini bir arada tutan ve bu milletin kalplerini de bir araya perçinleyen ezici gücünün dayanılmaz ağırlığı, sadece liyakat yoksunu bir Kabile cemaatinin değil; ama o cemaatin emperyalist sahiplerinin de karşısında, aşılamaz bir elmas dağının doruğu olarak yükseliyor.

 

            Çünkü Atatürk’ün seçtiği Devlet rejiminin bir Cumhuriyet olması, esasta Ulusal bir Devletin, halkçı demokrat anayasal mecburiyetine de işaret ediyor. Bu da işin daha başından itibaren Atatürk doğrusunun, doğruların da doğrusu olduğu betiğiyle bir yaşam kültü olarak ele alındığını da tespit ve teyit ediyor. O halde biz, dış mercilerinde aslında gıpta ile baktığı böyle bir özelliğe sahipken, hala nelerin arayışına giriyor, kendilerine bile verecek akılları olmayan bir sürü çapraz adamlarla, kadınlarla, hangi çıkmaz hesaplara formül üretmekle, daha doğrusu da abesle uğraştırılıyoruz.

 

            Yeni bir yasal talimatnameyle Devletin, gerektiğinde (öngördüğünde) şirketlerin mal varlığına el koyacağı söyleniyor. Bir bakışa göre bu durum; ilk Cumhuriyet döneminde milli ekonominin yerleşebilmesi için, yabancı sermayenin ancak milli ağır sanayiimizi teşvik amacıyla ülkemizde yatırım yapmasına müsaade ediliyordu. Bu şüphesiz olması gereke ideal ve gerçekçi bir bakış açısıdır.

 

            Diğer bakışa dönersek; gerçekte liyakat yoksunu, kendi öznel menfaatlerine yönelik ve ancak kendi siyasa güçlerini destekleyecek şirket ve/veya şirket guruplarına güvence verilecekse şayet, bu da aslında kanun sahipleriyle, yurdumuzda halen olduğu gibi bundan sonra da yatırım yapacak olan yabancı şirketlerle birlikte Devletimizin soyulmaya devam edileceğinin işareti olacaktır hiç kuşkusuz.  

 

            Dikkat ediyorum da dostlar; Pandemi, patinaj ekonomisi, işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik vb. gibi problemler defaten güncelimiz olurken, stadyumlarda yüreklerini yırtarcasına takımlarını teşyi eden, fazla adrenalinlerinden kurtulan, dertlerini unutan ve aynı fırsatla milli duygularını, tek vatan görüşlerini, anavatan sevgilerini de haykıran yüzbinlerce gencimizin canhıraş avazlarının geçmişteki ritmine empati oluştururken, bugün o stadyumların boşluğunun bile ne yazık ki farkına varamadığımızı düşündüm. Ne Pandemiymiş(!) hani. İnsanın milli duyguları bile yüreğine hapsettirilen.

 

            Aynı bileşkede dikkat edilirse; Stadyumların küreselci Pandemi yaftalı yasağıyla boşaltılarak, ülkelerin en işe yarayacak gençlerinin, milli birlikteliklerinin ve bağlayıcı duygularının akamete uğratılması, bize bir şeyler anlatıyor olmalıdır artık. Hiç unutulmamalıdır ki milli duyguları akamete uğrayacak Dünya gençliğinin başında da Türk olanlar vardır. Çünkü insanlı tarihin başından itibaren bir Ulus millet olduğunun farkında olan tek millet, Türk milleti ve Türk ulusudur. Ayrıca bir açılıp bir kapanan okullarımızın bu gelgitleri de bundan sonra bütün okulların tamamen kapatılarak tek merkezden ve tek dilli bir uzak eğitime geçileceğinin de önünü açacağa benzer.

 

            Bundan sonra sıradaki ise hep birlikte dijital aşılanarak, emperyalist merkezli ve ulus Devletsiz bir Dünya’nın kontrolündeki insan kobaylarına dönüşmek mi olacaktır acaba? İyi de bizi yönetecek seçilmişler kimdir ve bu hakkı kimden almışlardır? İşte tam da bu çizelgede uykuda kalmaya devamla, önümüze atılan safsata çerezleriyle oyalanıp yaşama devam edecek veya etmeyecek olduğumuzdur asıl odaklanmak zorunda olduğumuz ana sorun. Yoksa herkes kurtulur ve tek kobay biz kalırız…

 

                                                                                   Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

15 Ekim 2020 Perşembe

AT MARTİNİ DEBRELİ..

             Dolara değer vermeyen, döviz kurunun kontrolünün kendi elinde olduğunu söyleyen Albayrak, kafalarda sadece kuşku değil; ama fütursuz bir trajikomedyen imajı da yarattı. Bu durumda da bize ‘at Martini Debreli Hasan dağlar inlesin’ demek düşerdi elbette artık. Yoksa Kayınpederli, damatlı, birikmiş Dolarlarını daha yüksek kurlarla mı değerlendirmek istiyorlar giderayak; düşüncesi de ister istemez analizin geriye kalan artısı oldu.

 

            Azeri, Ermeni çıkmazında bütün iyi niyetine rağmen komşu olarak bile masada yer alamazken, Avrupa’nın uzak ayağından gelen Fransa kadar bile söz sahibi olamadan, zorunlu olarak konu mankeni kalmak, ülkemizin payı oldu yine. Vah benim Türkiye’m! Bu kadar silik ve kişiliksiz bir Hükümetin mi olacaktı; Tam da Kemalist kanın, kurumuş damarlarında can suyun olmaya susamışken senin.

 

            Peş peşe çıkan torba yasalarla bilhassa da jeotermal ve maden ihaleleriyle ülkemiz kaynaklarının daha da zahmetsizce emperyalist paylaşıma açılması, vatandaşın kemiğine dayanmış bıçak haline gelmiştir artık. Bu durumsa aslında ölüm sancısı çeken Hükümetin, son çırpınışlarla İktidar ömrünü uzatabilmeye dayalı en son payandadır. Emperyaliste altı ve üstüyle peşkeş çekilen ülkemiz tamamen tükenmeden, bu İktidarın mevcudiyetine, bakalım vatandaş daha ne kadar dayanabilecektir.

 

            Kılıçdaroğlu’nun erken seçim talebinde Bahçeliyi muhatap alması, aslında boşuna değildir. Lakin asla unutulmamalıdır ki Erdoğan’ı köşeye sıkıştıran Bahçeli de bu bağlamda asla güvenilecek bir partner değildir. Yağmasa da gürleyen, yorgun ve artık sona dayanmış bir Erdoğan’a oynamak, bu konuyu daha çabuk sona ulaştıracaktır belki yine de.

 

            Milletin ümüğünü daha da sıkarak ölüm orucundaki vatandaşın son kokmasının bile vergisini alıp onu da yoldaşlarıyla paylaşan İktidar Partisi, bu işi acaba daha ne zamana kadar kotarabileceğini zannediyor. 23 yılını seçim vadesi olarak gösterirken, acaba o vakte kadar nefes alabileceğinin de hesabını yapmış mıdır sizce de.

 

            Hala Erdoğan, Bahçeli, AKP filan deyip de sosyal karikatüre malzeme yaratmayın. Hepsi bir yana lakin görünen odur ki; yarı sömürge ülkelerinin tüm AKP’lerini besleyen Bilderberg’cilerin, ceplerine hapsolmuş, günceldeki o pamuk elleri, hep birlikte ve yakında sonlarını getirecek bitiş düdüğü çalıncaya kadar da kurtulamayacak artık o ceplerinden. Yani bugüne kadar hep kazandın, kazandın bundan sonra ise artık öde, öde dur…

 

                                                                                   Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

5 Ekim 2020 Pazartesi

DÜŞÜNSEL COVID GERÇEĞİ..

 


            5 Milyar yaşındaki yaşlı Dünyamızın tekrar ana baba günlerine yaklaşıldığı güncelde; İstiklal döneminde bile olmadığı kadar milliyetçi ve Kemalist olmak zorunda olduğumuzu anlıyoruz. Çünkü emperyalist savaş oyunlarına artık yeterince ulusal moral ve askeri gücü kalmayan emperyalist, şimdilerde sosyal afet senaryolarından – mesela yapay pandemiler gibi – medet ummaya çalışıyor. Yetmedi, son günlerde bir de Doktor yaftalı felaket misyonerlerini ortaya saldı.

 

            Ve bu felaket çığırtkanlarıyla salgının sosyal şiddetini de arttırarak, moral çöküntüsünü de hızlandırmaya dümen tuttu. Oysa Batı ülkeleri de salgından yeteri kadar nasiplerini aldıkları halde onların tıp görevlileri işi bizdekiler kadar abartmıyorlar. Zira bugüne kadar hiçbir hastalığın, akıllı insan mitokondrisine boyun eğdiremediği gibi bundan sonra da yapay veya doğal hiçbir mikrobik organizmanın, uzun vadede insan doğasıyla baş edemeyeceğini de çok iyi biliyorlar.

 

            Çünkü insan doğası eninde sonunda bağışıklık sistemini, zararlı mikro organizmayı bir kere tanıdıktan sonra mutlaka, gerekli mutasyonla doğasına zarar verdirmeyecek hale nasılsa getiriyor. Yani en sahipsiz ülkelerde bile hastalık kendi seyrine bırakılsa dahi insanlar, daha öncekilerle yaşayabildikleri gibi nasıl olsa yenisiyle de kısa veya daha uzun bir vadede yaşayabilecek hale yine geleceklerdir. Yeter ki doğal adaptasyonun(mutasyon) ilk safhalarında, koruyucu tedbirler ihmal edilmeyerek hastalığa yakalanılmasın.

 

Olasılıkla aşı bile bulunamasa insan genomu her zamanki gibi kendi serumunu da üretecektir neticede yine. Ayrıca bırakın mikropları ve şimdiden kendimizi hazırlayalım ki bir gün kaçınılmaz olacak Atom harbinden sonra bile gerekli mutasyonu geliştiren insan prototipleri, radyasyonlu bir Dünyada bile yaşamlarını sürdürmeye devam edebileceklerdir.

 

Neden Kemalizm diyorsak:

  1. Bize kıvanç verirken, emperyaliste saç baş yolduran ve Osmanlı döneminde yasaklanan Namık Kemal’in ‘Vatan yahut Silistre’si, bugünse Savaşçı gibi milli diziler yayından oldubittiyle kaldırırken, yerlerine asosyal ve toplum etiğine, örf ve adetlerimize uymayan dizilerin yer alıyor olması.
  2. Halkın büyük tutkusu olan maçlar bile seyircisiz oynanırken, ne hikmetse(!) AVM ler milletin kucak kucağa alışveriş yaptığı merkezler olmaya devam ediyorlar.
  3. Maçlar seyircisiz oynanıyor ve özellikle de BJK, FB, GS gibi büyük kulüplerimiz iflasın eşiğine getirilirken, bu kulüplerin yönetimlerine yerleşip onların kontrollerini ellerine geçiremeyen İktidar yandaşlarının, bilhassa da metropollerin semt takımlarından Başakşehir, Fatih/Karagümrük – neden Fatih? Fatihin hiç futbol takımı olmadı ki yoksa AKP semti olduğu için mi acaba- vs. gibi yeni rant şampiyonları yaratma gayretleri açıkça görülüyor.
  4.  Aralık Ayına kadar konan ve sonrasında ne kadar temdit alacağı da belli olmayan Corona yaftalı yapay epidemi yasağı çerçevesinde başta 29 Ekim, 10 Kasım gibi milli ve en güzide anı günlerimiz bile yasaklanırken, bütün toplu rant merkezleri olan AVM ler, Özel Hastaneler, pay aldıkları büyük Sanayi kurumları ve diğer bilumum yandaş rant karargâhları, fosur fosur para basmaya devam ediyorlar.

İşte bütün bunlar ve benzeri uygulamalar bir araya getirildiğinde. Alıştıra alıştıra Eyaletler Devletine dönüştürülerek, emperyalist bağımlısı bir sömürge haline getirilmekte olan sevgili Türkiye’mizde Kemalizm’in tartışılamaz önem ve değeri, bir kere daha her şeyin üstünde yer alıyor.  

 

            Bu yazıma neden olan asıl olaya gelirsek:

Geçen gün bir kozmetik dükkânında şampuan almak için sıra beklediğimde, suratımı örten maskemle ve önümdeki hanıma da en az bir metre mesafe bıraktığım halde, kadının birden yana sıçradığını gördüm, kafamda başka düşünceler olduğu için herhalde sıra değişti diyerek, tekrar onun arkasına geçtiğimde kadın, hiçte hoş olmayan bir ürküntüyle tekrar sol tarafa sıçradı. Belki de panik-atağı vardı. Ancak o zaman uyandım ve bir hayli de alınmış olarak tepkimi koydum. Orta yaşlardaki bu kadına; ‘tamam kardeş siz oradan ben buradan devam edeyim o zaman’ dedim.

            Kadın özür dileyerek sağlık görevlisi olduğunu çok ürkütücü olaylara şahit olduğu için böyle tedirgin olduğunu falan söyledi. O halde, benim gibi nizami, bakımlı ve her türlü tedbiri almış olgun birisi sizi bu kadar ürkütüyorsa, bilhassa da gençlerin neredeyse çıplak dolaştığı caddelere sizin hiç çıkmamanız gerekir dedim. Kafanızı biraz boşaltın, hep kötü senaryoları düşünmeyin, fazla abartmayın, kendi tedbirinizi alın yeterli olur. Böylece hem kendinizi hem de canı burnundaki vatandaşlarınızı fazla rahatsız etmemiş olursunuz diye de ilave etmek zorunda kaldım.

 

Öyle ya, biz tedbirimizi aldıktan sonra, evrensel doğa matematiği da gerisini halledecektir nasılsa. Ayrıca hiç unutmayalım ki üst akla sahip insan doğası sınır tanımaz ve Dünyanın her yerinde de aynıdır...

 

                                                                                   Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

25 Eylül 2020 Cuma

SIMSIKI SARILIN, AKLINIZ VARSA..

            Siyaset dilini, kendi söylem ve istemleri doğrultusunda gören ve kabul edenlerin algoritması haline getirenlere, hiçbir siyasa diliyle bir şeyler anlatamaz, öğretemezsiniz. O halde bilhassa da dış siyasette, kendi doğrularınızı ifade eden, kendi siyasa dilinizi kullanmak zorunda kalmışsınız demektir. Bilmem anlaşılır oldu mu? O zamanda sizin haklı ifadeniz, buna rağmen karşı tarafça kabul edilmiyor olabilir.

 

İşte bu olduğunda da savaş olarak adlandırılacak sert tartışmalara hazır olduğunuza da karşı tarafı ikna etmek zorunda kalmışsınızdır bir de. Bu ise kurusıkı atmaların, sallamaların ötesinde ciddi bir husus demek olmuştur artık. Yani anlayacağınız, anlaşamayacağınız kesinlik kazanınca, onların duymak istedikleri siyasa dili, hiçbir anlam ifade etmeyecektir sizin için artık. Ki böyle de olmalıdır esasen.

 

Yoksa sizi kimse ciddiye almaz ve haklı bir konumdaki itilafınız dahi masaya bile yatırılmadan sizin aleyhinize, daha başlamadan sonuçlanır. Yani hep kaybedenler kulübünde yaşamaya mahkûm edilmiş olursunuz. Ya da dik duruşunuz, daha vahim sonuçlar oluşmadan ciddiye alınır ve taraflarca ister istemez antlaşma masasına oturulur. Cumhuriyet tarihimizde de böyle olmadı mı? Yani haklı yumruğumuzu hasmın suratına indirmeden sonuç alabilmiş miydik? Öyleyse şimdi de bilmeliyiz ki karşımızdakiler ancak ikna edici tutarlı tepkiden, ne demek istendiğini anlayacak yapıda, aymaz ve emperyalist oportünistlerdir.

 

            Bu kritik günlerde en kritik konuşmalarından birini yapmış olan ve doğru olarak Atatürk’le de söze başlayan Akşener’in konuşmasında, beklenenlerin dışında bilhassa duymak istediğim ve bir gün hasta Dünyanın tek devası olacak Kemalizm sözünü, ne yazık ki kendisinden değil; ama ‘Kemalizm’i tanıdıktan sonra artık Kemalist’im’ diyebilme erdemliliğini ve yürekliliğini, hazırunun gözünün içine baka baka vurgulayan Çin Büyük Elçisinden duydum. İnanın bu Zat, hiç beklemediğim bir zamanlamayla, artık benim de büyük favorim oldu.

 

            Çünkü dün olduğu gibi bugün, hatta yarın da Kemalizm’e sımsıkı sarılmazsak, emperyalistin yeni Türkiye Cumhuriyeti sömürgesi olmaktan öteye asla geçemeyiz. Anlaşılıyor ki Akşener de diğer muhalefet erbabı gibi Batıyı arkasına alabilme umuduyla veya Batıyla flört yapma alışkanlığıyla, belki de Batı’nın ısrarla dıştaladığı Kemalizm’e bilhassa değinmek istemedi. Lakin asla unutmayalım ki hepimiz Kemalist olmadan, değil bağımsız Sanayi ülkesi ve bir Sosyal Devlet olabilmek, küçük Asya gibi bir mekânda, tarlamızı bile sulayamayız.

 

            Neden mi? O halde ilk Cumhuriyet dönemine derhal empati oluşturalım. Bakın, bugün mazlum Devletlerden olmayı Atatürk ve Kemalizm sayesinde çoktan arkamızda bırakmış koca bir Türkiye Cumhuriyeti olarak, başımıza arda arda gelen ya da getirilen liyakatsiz ve ben merkezci siyasiler sayesinde, ne yazık ki hala Batı gözüyle, gelişmesini tamamlayamamış bir yarı sömürge ülkesi olarak anılıyoruz.

 

            Demek ki Kemalizm tamamlanamamış veya bilhassa ülkemizde yarım bırakılarak ters döndürülmüş demektir. O halde, hele de yeni bir başlangıç yapacaklarını vaat eden Kılıçdaroğlu, Akşener gibi Parti Liderleri, Kemalizm’i sadece çevre temizliği veya hatır için değil; ama tek kurtarıcı esas olarak görmek ve bütün şahsiyetleriyle ona sarılmak ve aynı bağlamda sözlerine bile inadına Kemalizm’le başlayıp onunla bitirmek zorundadırlar. Ki bizde ciddiyetlerine inanalım ve onlara el uzatalım.

 

            Pandemi dönemine kadar takdirli evlatlarının okul başarılarıyla öğünen genç anne ve babalar, Pandemi ile başlayan ve adı öğrenim olan içeriği belirsiz, uzak eğitim yaftalı bir Internet oyunu ile çocuklarının, kafalarının iyice karıştırılıp aldıkları eğitimi de artık ciddiye almayarak okul ve eğitimden uzaklaşan başarısız kimliklere giderek dönüştüklerine de esefle şahit olmaktadırlar. İşte tam da bu noktada ve bıçak kemiğe dayanmadan, ilk Cumhuriyet döneminin yoksulluk günlerinde bile Köy Enstitüleriyle hızlandırılmış, dinamik bir milli eğitim mucizesini de gerçekleştirebilen Kemalizm, özellikle de muhalefet liderleri vasıtasıyla yine imdada çağırılmalıdır.

 

            Yoksa ne olur biliyor musunuz? Siyasa oyununu Batı şemsiyesi altında bir menfaat yarışına döndürmüş olanların hazin akıbeti sizi de bulur ve daha yolunuzun başında bu sahteciliği defalarca denemiş ve yok olmuş ve olacak olan diğerleri gibi sizde tarih sahnesinden acilen ıskarta edilirsiniz. Ayrıca Devletinize ve yüce Türk milletine vereceğinizin zararın da bedelini asla ödeyemezsiniz…

                                                                      

Serendip Altındal

 Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

18 Eylül 2020 Cuma

TARİHE SADAKAT..

 

            Akdeniz’de son günlerdeki geri ileri sismik manevralar kafaları karıştırırken yine de bazı akılcı gerçekler gözümüze çarpmıyor değil hani. Havada uçuşan kelebekler gibi kısa ömürlü olan bu gerçekleri incitmeden sis bulutlarından sıyırıp masamıza yatırdığımızda;

1)      Akıldışı bir stres ile bizim Dışişleri siyasasının tarumar edildiği bu günlerde iki taraf içinde tatminkâr bir sonuç açıkça görünmüyor.

2)      USA Balkan kanadımızda üsler açarak Yunan fırsatını, Ön Asya ve Avrasya bileşkesinde kendince bir menfaat çizelgesine yazıyor olabilir. Bu da bizi fazla bağlamaz aslında. Zira USA’nın üsler açmaktan ziyade onları nasıl işlevli kılacağı meselesinin tatminkâr bir yanı yoktur, bu üslerden medet umanlar için. Bilmem açık anlatabildik mi?

3)      Daha ziyade Musevi İş adamlarının çikolata, bisküvi, kozmetik, abur cubur vs. vb. anti milli sanayi ürünlerinin cenneti haline gelen Türkiye aslında, ülkemizde kendi işçiliğimiz ve kaynaklarımızla imal ettiğimiz ürünlerin toplam hasılatından fazla tutan marka ve patent ücretini, Dolarla ödeyerek dış borçlarımızı katladığımız bir İsrail serbest Pazarı haline gelmiştir.

Yani İsrail’de bizlerden sağlanan kazanç ağır endüstri ve silah sanayiine, bağımsız kalkınma amacına dönük kullanılırken, maalesef bizim emeğimiz ve milli kaynaklarımız kendi ülkemizde milli sanayiimizi engelleyerek geciktiren, bizi uyutan ve prensipte başkalarına menfaat sağlayan bir yapay ticari meşgaleye dönüştürülmüştür.

4)      USA ve AB emperyalist menfaat ortaklığı, aptal değildir ki Akdeniz krizini gereğinden fazla uzatarak, pandemiden bile ağır bir derde duçar olup kendi yarınlarını karartarak, bunun da masrafını kendi ceplerinden ödemek zorunda kalsınlar.

Sonuç: Neresinden bakılırsa bakılsın, ana kıta sahanlığı ve karasuları hakları, Lozan Antlaşmasının 12-15 maddelerinden bile açıkça anlaşılan Türkiye’nin, çevresel adaları, karasuları, su ve toprak altı madenleri üzerindeki hakları itirazsız teslim edilmek zorundadır.

Ayrıca Vatanımız ön Asya’dır, yani Doğu kapısıdır. Hele de Türk’ün toprağı olunca, burada Bizans oyunları, sahipsiz Beyrut’ta olduğu gibi sökmez artık. Şayet böyle olmasaydı, önce 1071 de Alparslan, 1453 de ise Fatih ile tanışamazdı bu Dünya. Atatürk ise hepsinin üstünde emsalsiz bir ders ve damak tadı bırakamazdı bu Dünyaya.

           

            İşte ortak akılla da yürünmesi gereken yol, varılması gereken hedef budur. Yani ortak akıl aslında üst akıldır o da esasen her zaman doğruya işaret eder. Siz karşı tarafın, haklı Türkiye karşısında, kabadayı makyajıyla atıp tutmasına sakın kulak asmayın. Eski oyunu oynuyorlar aslında her zamanki gibi. Yani önce tehdit et, tabii bunun Türk’e tesir etmeyeceğini Coni Volkır ve avenesi de iyi bilir aslında, hiç kuşku duymayın. İkinci silahları provokasyondur. Ki önce biz vuralım da onlar uluslararası kamuoyunu arkalarına alabilsinler, anlayacağınız.

 

            Bir noktayı daha hatırlatırsak belki daha açık ve sempatik olur konumuz. Rahmetli Atatürk oturduğu yerde ve evlatları olan Mehmetlerinin burnunu bile kanatmadan kazanabileceği bütün hakların da zaferi olurdu bu, şayet işin başında kendisi olabilseydi. Bakalım Ak biraderler ondaki zekânın ve Devlet adamlığının katresini ortaya koyabilecekler mi?

 

            İstanbul’un tarihi güzelliğinin, AKP eliyle, yeşilinden yoksun beton duvarlarla çevrili siluetine, AKP Hükümetinin, milli sanayi ve toprak bereketini yok eden 20 yıllık makus icraatları bileşkesinde bakınca, sömürgeci direktifleri doğrultusunda nasıl bir Türkiye tasarımında oldukları derhal anlaşılıyor. Yani beton konutları çeşitli yörelerden gelen göçmenlerle doldurulmuş, demografisi altüst edilmiş, yabancı yardımlara muhtaç hale getirilmiş, bir sömürge İslam Cumhuriyeti Eyaletler Türkiye’sinin resmidir bu.

 

            THK’nın, Atatürk ve diğer milli Türk kurumlarının neden işgal ediliyor ve/veya elimine ediliyor olması ise yukarıdaki resmin yanında artık laf ı güzaf olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Öyle ya bize sömürge gözüyle bakan Batı Aleminin, yeni Newyork’laştırdığı İstanbul’umuzun yanında başka söze de gerek kalıyor mu artık dostlar!

 

            Tarihe sadakat akılcılık ise tarihi yaşatmakta, tarihsel esaslara ve doğrulara sadık kalmakla ancak gerçekleşir. Atatürk ismini, yok olma potasından, o kocaman yürekli adamın çelik parmaklarıyla söküp aldığı milletinin kendisine verdiği ve bu soyadını da anasının ak sütü gibi hak ettiği gerçeği ise tarihe sadakatin ayrılmaz bir parçasıdır. O halde tarihi gerçeklere aykırı ve tarihe sadakati beslemeyen konularda popülasyonu aramak, her halde trajikomedyen ikbal düşkünleri için, daha akılcı ve menfaate yönelik olacaktır…

                                                                      

Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim

 

7 Eylül 2020 Pazartesi

BAVUL TAŞIMAK ZOR İŞTİR..

 

            Kâinatta değişmeyen tek bir şey vardır o da değişim veya devinimdir. Bu da esasen her şeyin gelip geçici olduğunu tek kelime anlamıyla da ifade etmez mi? Yani uluslar, Devletler, inançlar ve kısaca olmazsa olmaz kabul edilen ve yakın çağlara kadar çok köklü olan bilinçler, dinler ve bilim dalları bile bugün izafi değerlere dönüşüp yerlerini çağdaş dediğimiz ve ne zamana kadar doğru olacaklarını bilemediğimiz bilinçlere bırakmamışlar mıdır?

 

Tıpkı hiçbir şeyi umursamayan, Dünyaya metelik vermeyen uçarı bir gençliğin, günü gelince, lastik külotla dolaşmaya veya yatağa çakılmaya mecbur olan bir yaşlılığa dönüştüğü gibi. Veya o noktada yardıma gelecek tanrıyı bile boşuna beklediğini anlayan öncesinin mütedeyyin insanının, çektiği acıların kahrından bütün inançlarına ve yaşadığı hayata bile lanetler okuyarak ateiste dönüştüğü gibi.

 

Aslında böylesi ikbal düşkünlerine bu dünyada yapılabilecek en büyük iyilik, saatleri çalınca onlara ayna tutup ‘bak görüyor musun, kimseyi adam yerine koymayan, hırs ve duygusuzluğun taşlaştırdığı suratın ne hale geldi. Ne mazlum ve çaresiz bir insana dönüştün’ demek olacaktır. Ki gençlere de uzak, yakın her türlü eğitimden daha kalıcı ve öğretici olsun. İşte burada hep birlikte bir kere daha anlıyoruz. Ki bütün zamanların en gerçek eğitimi ve bütün ilimlerin atası tarih dersidir. O halde rahmet isteyen tarih hocalarımıza, gelin birlikte rahmet okuyalım.

 

Yalnız bu arada bizim için önemli ve geleceğimiz bağlamında da çok umut verici olanı, tarih dizesi içinde kadim Türk ulusunun Dünya uygarlık tarihinde başat pozisyonunu bazen büyüyüp bazen de küçülerek; ama hiçbir şekilde asla terk etmediğidir. Ağzı olan konuşacaktır elbette lakin bilin ki bu bağlamda her söz artık söyleyenlerin de sonunda kabul etmek zorunda kalacağı laf ı güzaf olacaktır.

 

            Ağız torba değildir ki dikip büzesiniz. O halde bazıları da elbette ‘dindar ve kindar’ nesiller gibi gafları da diğer emsal saçmalıkların yanı sıra aynı hevesle havaya savuracaklardır şüphesiz. Bunu da arada düşünmeden konuşan, bilmediğini dahi her fırsatta, bilinçsizliğine uygun bir formatta zırvalayan ve lakin bu alemde tek başına olduğunu da bilen insan bilinmezinin çaresizlik ve korku kompleksine yorumlamak da hatalı olmaz aslında. Çünkü bu gibi insanların, dini imanı bütün olan bir kimsenin asla kindar olamayacağını bilmeleri de beklenmemelidir işin özünde. Ya da bunlar belki de dinsiz ve ateistleri dindar bir maskeyle sinsice ve hayasızca temsil ederken, dindar olanları da sömürüyorlardır, kim bilir?

 

            Milli ve tam bağımsız Sanayiden bahsederken unutmayın ki söyleyeceğiniz her yanlış söz ve yaratacağınız her ters algı, rahmetli yüce Atatürk’ün kemiklerini sızlatacaktır. Çünkü hemen Kurtuluş Savaşının ve Lozan’ın ardından Türk milli sanayiini uçurarak ve o yokluk günlerinde Türkiye’mizi, kendi başına kalkınabilen birkaç Devletin en tepesine oturtarak, Türk mucizesi lafını Dünyaya ezberleten tek liderdi rahmetli Atatürk. Bugün ithalat ekonomisine milli sanayi diyenlerin tümüne ithaf edelim o halde bunu da. Kuşkusuz bu yazıyı herkesin erişebileceği belgesel rakamlarla da tamamlayabilirdim. Okuduğunu bile anlayamayanları ya da anlamak istemeyenleri fazla sıkmamak için bunu kendime saklıyorum.

 

            Herkesçe malum emperyalist kardeşlerle, onların bavul taşıyıcısı Yunanistan’ın bugünlerde tek iştigal ettiği konu, Lozan antlaşması ile de görmeyen gözler ve duymayan kulaklar için daha da anlaşılır hale gelmiş olan kıta sahanlığı ve karasularımız üstünde olan yasal haklarımızı, bir şekilde egale edebilmek için, ilk tetiği çeken olmamızı sağlamak üzere bizi provoke etmeye çalışmaktır. Sabır, sükûn ve kararlı yüreklilik, gerektiğinde hiçbir savaştan kaçınmayacak ve gerçek varlığını o zaman ortaya koyacak olan Türk Ulusunun esasen her zaman yanında taşıdığı, ilk ve son noktaya kadar da karşı empatiyle kullandığı ögeleri olmuştur hep.

 

            Pandemi borç rezervasyonundan ellerinde kalan 300 Milyar Doları halka dağıtmayı söyleyen ve bunun için Kongreden yetki isteyen Trump, Başkanlığını bir dönem daha uzatabilmek için daha ne yapsındı ki. Acaba Başkanlığının temdidine ondan bile fazla ihtiyacı olan ve vatandaşına Pandemi vaatlerini bile tutamayan bizim Erdoğan, bundan nasıl bir öğreti çıkarabilirdi ki.

 

Hele de hazinede ne o kadar parası ne de olsa bile mislini kazanmadan karşılıksız halka dağıtmayı aklından bile geçirmeyecek fıtrata sahip bir Hükümet lideri için bu olacak şey mi şimdi hiç? Bizde nelerden bahsediyor, alakasız kimliklerde nasıl empatiler oluşturmaya çalışıyoruz hani. Ya da Tevrat’ı rahleye koyup Kuranla tedrisata başlayanlara tempo tutuyoruz dostlar, hadi canım geçiniz…

 

                                                                                   Serendip Altındal

 

Özün Kişiliğinin Aynasıdır...

serendipaltindal.blogspot.com

serendipaltindal@gmail.com

Video Kanalım & Şiirlerim